Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Köy Enstitüleri Modern Türkiye'nin Geleceğiydi, Korktular!

2016-10-02 02:45:59

Arifiye Köy Enstitüsü'nün ilk mezunlarından 90'lık çınar Muhsin Civelek baktı ki aslında Köy Enstitüleri hakkında kimsenin bir şey bildiği yok, oturdu kendi anılarını kaleme aldı: "Arifiye Köy Enstitülü Bir Sağlık Memurunun Anıları"...  Çoğumuz 17 Nisan 1940'da kurulan Köy Enstitülerinin sadece öğretmen yetiştirdiğini sanıyoruz oysa öyle değil.
1943'de Hasanoğlan, Akçadağ, Pulur ve Kızılcullu'da; 1944'de ise Gölköy, Çifteler ve Arifiye Köy Enstitülerinde birer sağlık bölümü açılmış ve buralardan 1951'e kadar 1599 sağlık memuru yetişmiş. Sağlık Bakanlığı'nın 1925-1946 arasında, 21 yılda sadece 905 sağlık memuru yetiştirdiği düşünülürse, Köy Enstitülerinin önemi ve işlevi daha iyi anlaşılacak sanırım... 
Kuruluşunun 76. yılında, Köy Enstitülerini, ilk mezunlarından birinin, Muhsin Civelek'in ağzından dinleyelim istedik. Datça'daki evinde, ılık bir bahar sabahında, fonda Debussy, kahvemizi yudumlayarak lezzetli bir sohbet gerçekleştirdik Muhsin amca ile... 89 yaşında olduğuna bakmayın, pırıl pırıl bir hafıza ve akıcı anlatımıyla son derece etkileyici bir insan Muhsin amca. Sohbet ilerledikçe anlayacağınız gibi, ödünsüz ve kararlı bir Cumhuriyetçi. 
Okuyucuya biraz daha fikir versin diye röportajın sonunda küçük bir okuma listesi de ekledik. Artık biliyorsunuz, kırmızı linklerimizde de röportajdan fazlası var...
Keyifli okumalar...

Röportaj ve Fotoğraflar: Sinan Dirlik

Sinan: Muhsin amca, Hasan Ali Yücel zamanında açılan Köy Enstitüleri’nin ilk mezunlarından birisiniz. O dönemi anlatan “Arifiye Köy Enstitülü Bir Sağlık Memurunun Anıları” adını taşıyan çok etkileyici bir de kitabınız var. 
Muhsin Civelek: Valla bunu ben 85 yaşından sonra yazdım. Toplantılarda konuşuyoruz böyle, işte Köy Enstitüleri’nden yetişenler var öğretmen oldular, doktor oldular, avukat oldular diye. Dediler ki yahu sen bunları anlatıyorsun ama çok az kişi kaldınız, şunları yaz da ne olduğunu görsün, bilsin insanlar. Tabii 40 yaşımdayken yazsaydım daha teşkilatlı yazabilirdim bunu. Şimdi çoğu şeyi unutuyorum tabii ama yine de ufak bir katkı da olsa yazayım dedim. Kitabımı alıp üzerine bir şeyler yazanlar da oldu sağ olsunlar. İstanbul’dan bir profesör arayıp “Ben iki kitap yazdım Köy Enstitüleri’ne ait ama sağlık kolu olduğunu bilmiyordum; sen neden bu kadar geç yazdın bu kitabı.” dedi. 
Sinan: Valla ben de bilmiyordum ne yalan söyleyeyim? Sadece öğretmen yetiştirdi diye biliyordum. 
Muhsin Civelek: Herkes öyle zannediyor. Bak, yıllar sonra çocuklarımı benim bu yetiştiğim okula götürdüm gezdirmeye. Tabii o zaman artık öğretmen okulu olmuş, Köy Enstitüsü falan kalmamış artık. Gittik, kapıdaki görevli “Müdür Bey’den izin almanız lazım gezmek için.” dedi. Müdüre çıktım, “Ben buradan mezunum, izninizle çocuklarımı gezdirmek istiyorum.” dedim. “Nerede öğretmensiniz?” diye sordu müdür. “Ben öğretmen değil, sağlık memuruyum.” deyince müdür “O zaman yanlış geldiniz beyim; burada sadece öğretmen yetişti, sağlık memuru hiç yetişmedi.” dedi. Bastım kahkahayı, “Yahu ben nereden yetiştim o halde?” dedim. Çok şaşırdı müdür. “Müdür Bey, buraya öğretmen okulu yazmışsınız ama buranın eskiden adı neydi biliyor musunuz? Burası Köy Enstitüsü idi. Köy Enstitüsü neydi biliyor musunuz? Manasını biliyor musunuz? Köy Enstitüsünün vazifesi sadece öğretmen yetiştirmek değil, Cumhuriyet politikalarına uygun biçimde bütün personeli yetiştirmekti.” diye uzun uzun anlattım. Düşünün artık, benim mezun olduğum okulun müdürü bile bilmiyordu bunları. 
Sinan: Günümüzde Köy Enstitüleri çoğu insan tarafından bilinmiyor. Neydi, ne yapardı, ne işe yarardı bu Köy Enstitüleri?
Muhsin Civelek: Cumhuriyetin kuruluş felsefesine dayanır Köy Enstitüleri. Biliyorsunuz, Cumhuriyet’i ayakta tutan üç ana unsur vardır: bağımsızlık, aydınlanma ve laiklik. Bunlar Cumhuriyetin fil ayaklarıdır. Aydınlanma; insanların topyekûn kalkınmasını hedefler. Bir üstyapı kurumu olan eğitimin tek başına kalkınmaya etkisi yoktur. İşte Köy Enstitüleri bu noktada devreye girer. Kültürü, sağlığı, tarımı, ekonomiyi içeren bir eğitim anlayışına sahipti Köy Enstitüleri. Yani öyle bilmem hangi padişahın hikâyesiyle değil, hayatın içerisinde ve hayatın gereksinimleri doğrultusunda şekillenen bir eğitim programına sahipti. John Dewey gibi ABD’nin meşhur eğitimcileri, İsmail Hakkı Tonguç gibi Asya’nın en önemli eğitimcileri köyleri gezerek, gözlemler yaparak, tartışarak bir karara varıyorlar. Örneğin John Dewey “Bir okul ancak yanında bir atölye kurulursa iyi bir okul olur.” diyor. Hakikaten de köyleri dolaştıklarında bakıyorlar ki insanların çoğu ilkokulu bitirmiş ama okumayı unutmuş. Şöyle bir örnek verilirdi bize o zamanlar: Bir otobüs düşünün, köy yolundan inerken kaza yapıyor. Şimdi bu kazayı birisi gazetede okumuştur, ertesi gün unutur. Biri yolda görmüştür, altı ay içerisinde unutur. Ama birisi de o otobüsün içerisindedir ve ömrü billah unutmaz. Çünkü yaşamıştır. Köy Enstitüleri’nin temel felsefesi budur. Sana anlatılan, geçmişten kalan masalları, hikâyeleri değil, her şeyi yaşayarak öğreneceksin. Ben 1942 yılının Şubat ayında gittim okula. Baktım bir sürü çocuk koca koca direkleri taşıyorlar. “Bunlar hademe mi? İşçi mi?” diye sordum, “Hayır, bunlar öğrenci, okulda elektrik yok, elektrik tesisatı kurulacak, bunun için elektrik direklerini dikiyorlar.” dediler. Okulda normal müfredatı gördük fakat bize “Herkes birer meslek seçecek kendine ve burada bu mesleği öğrenecek.” dendi. Ben de inşaatçılığı seçtim mesela. Kimisi demirciliği, kimisi marangozluğu seçti. Bir yandan ders görüyoruz, bir yandan da ders dışı zamanlarda da meslek öğreniyoruz. Yazın da okuldaydık. Tatil yoktu. 
Sinan: Yatılıydı Köy Enstitüleri o halde?
Muhsin Civelek: Evet, yatılıydı. 
Sinan: Ne tür çocuklar seçiliyordu okullara?
Muhsin Civelek: Köy çocuklarını seçiyorlardı. Köyde yaşayan, orada okumak durumunda kalan çocukları. 
Sinan: Her köyün kendi Enstitüsü mü vardı?
Muhsin Civelek: Hayır, dört-beş vilayete bir Köy Enstitüsü düşüyordu. 
Sinan: Çocuklar köylerinden kalkıp buralara geliyorlardı yani? 
Muhsin Civelek: Evet! Mesela benim vilayetim Bolu’ydu. O zamanlar Düzce ilçeydi. Bir gün haber geldi, Köy Enstitüsü diye bir şey var, köylü çocukları imtihanla alınıyor diye. Kalktım gittim imtihana. İmtihan ama öyle çok sıkıcı bir şey değil, okşayıcı bir imtihan. Sonra “Kazandın, kalk okula git.” dediler. Gittik. 
Sinan: Peki bütün ihtiyaçlar devlet tarafından mı karşılanıyordu?
Muhsin Civelek: Evet, devlet karşılıyordu tabii ama kendin de yetiştiriyor, üretiyordun. Sebzeni meyveni yetiştireceksin. İhtiyaç duyduğun birimlerin inşaatını, bakımını yapacaksın. O sırada doğuda muazzam bir deprem yaşandı. Erzincan depremi. 40 bin kişi falan vefat etti. İş Eğitimi öğretmenimiz bu depremi anlatmıştı bize. “Bunlar kerpiç duvar, en hafif depremde un gibi olur, can kaybı olur. Ama tuğla örersek binalar sağlam olur. Görüyoruz 1000 sene, 2000 sene ayakta olan tuğla binaları. Siz de köyünüze döndüğünüzde bunu anlatacaksınız. Artık kerpiç, toprak evler yaptırmayacaksınız. Bunlar yerine siz şimdi tuğla yapmayı öğrenecek, köyünüze gittiğinizde insanlara tuğla yapmayı öğretip, bundan sonra bunu kullanmaları gerektiğini anlatacaksınız” demişti.  12 yaşındaydık, tuğla çamuru karıp, tuğla kesiyorduk. Planı verirlerdi bize, bir usta gelip gösterirdi, ardından tuğla duvar örerdik. Görürdün, uygulardın, beynine nakşederdin.
Sinan: Bir yandan da yoğun bir kültür sanat eğitimi vardı sanırım?
Muhsin civelek: Muhakkak! Cumartesi geceleri şiirler okunurdu. Bütün klasikler mutlaka okunmak zorundaydı. En az 15-20 klasiği bitirmek mecburiyetindeydin. Ortaokuldan sonra da kollara ayrılıyorduk. Duvara bir ilan astılar, sağlık koluna girmek isteyenler filan gün imtihana gelsinler, diye. O zamanlar salgın hastalıklar kol geziyordu. Köye bir hastalık girdi mi, bütün köy kırılırdı. Tifo, tifüs yaygın. Hele çiçek hastalığı! Alıp götürüyor insanları! Ben de babama sordum, “Öğretmen mi olayım yoksa sağlık memuru mu olayım?” diye. “Annen hastalandı, iğne vuracak kimse yok. Bu sanattır, meslektir. İyisi mi sen sağlığı seç.” dedi. Bunun üzerine girdim imtihana. Kazanamayanlar yine öğretmen oldular, ben kazanmışım. En acil ihtiyaç öğretmen ve sağlıkçıydı o zamanlar. Okul bitti, beni köye gönderdiler. Daha üç aylık bile değilim, maaşımı almamışım düşün. Köy çiçekten kırılıyor. Günde iki-üç kişi ölüyor, eğitmen bile ölmüş çiçekten. Doktor yok, kazada bir tane pratisyen hekim var. Onun da önüne öküz arabasında ölmek üzere olan on tane hasta geliyor zaten. Kurtulacak halleri yok, çünkü ilaç da yok. Aşılama yapıyoruz sürekli. Korkuyoruz tabii bir yandan, biz de hastalanmayalım diye. Hiç unutmam; vali, sağlık müdürü, hükümet tabibi gelmişlerdi benim köye. Ama girmediler tabii korkudan, köyün beş kilometre yakınından telefon edip “Muhsin Bey nasıl hastalık durumu?” diye sordular. “Bugün cenazemiz yok.” dedim. 
Sinan: Siz tedavi ediyorsunuz bu arada tabii? 
Muhsin Civelek: Yok canım ne tedavisi, aşı yapıyorum sürekli. Ama kontrolünü yapamıyorsun, aşı tuttu mu tutmadı mı bağışıklık sağladı mı diye… Tutsun tutmasın devamlı aşı yapıyorsun işte… 
Sinan: Kaç yılda sağlıkçı oldunuz?
Muhsin Civelek: Yazları da eğitim görerek beş sene. Ortaokulda imtihana girdik işte. Lisede kültür derslerinin haricinde sağlık dersleri… 
Sinan: Öğretmenler nasıldı peki? Onlar da Köy Enstitüsünden mi yoksa başka yerlerden mi geliyorlardı? 
Muhsin Civelek: (Gülüyor) Daha öğretmen yoktu ki? Bize doktorlar öğretmenlik yaptı. İşte anatomi, fizyoloji, mikrobiyoloji falan gördük. 
Sinan: Sonra da devlet sizi ya öğretmen, ya sağlıkçı, görevli olarak bir yerlere gönderiyordu? 
Muhsin Civelek: Evet, sonra da falan köyde şu hastalık var, git, bak; filan köyde şu var git bak… Gidersin, bakarsın, neyse yapılacak olan yaparsın. Doktor yok çünkü. Millet senin gözünün içine bakıyor. 
Sinan: Köy Enstitüleri Sovyetler’den esinlenmiş gibi görünüyor? Çok benziyor Sovyet eğitim sistemine.
Muhsin Civelek: Onu bilmiyorum ama Mao Çin Devrimi sırasında Atatürk’ten feyz aldı. O tarihlerde Çin’de bir bölgeye tifo, kolera, çiçek girdi mi en aşağı bir milyon insan gidiyor. Nüfus çok büyük! Mao “Gidin, bakın Kemal ne yapıyor?” demiş, “Türkiye’de Köy Enstitüsü diye bir şey açtı, orada sağlık kısmı da var, böyle böyle” diye anlatmışlar. “Hemen üniversitelere paydos! Üç-dört sene anatomi okuyacak da ondan sonra fayda sağlayacağız. Kemal’in yaptığını yapın.” demiş Mao. “Yalınayak doktorlar” derlerdi onlara gazetelerde. Yaptılar ve önlediler. Biz de önledik. Sıtma da tifo da kalmadı. Hangi köy varsa, Hakkari’yse Hakkari, gidildi, önlendi bu hastalıklar. Çin de aynı örneği aldı. 
Sinan: Galiba Sovyet modeli bu Muhsin Amca? Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı?” diye bir kitabını okumuştum. Aynı bizim Köy Enstitüleri gibi bir okul sistemi. Öğrenciler inşaattan tarıma her alanda çalışarak öğreniyorlar her şeyi. Hem zaten bu Köy Enstitüleri “Komünizm propagandası yapılıyor.” diye kapatılmamış mıydı? 
Muhsin Civelek: Sana bir şey söyleyeyim mi? 1960’a kadar Komünizmi falan bilen yoktu bizim memlekette. O kadar ki, Nâzım, Vâlâ Nureddin ile birlikte Rusya’ya giderken Düzce’den geçiyorlar. Yeşil Kıraathane’de paraları yiyorlar. Nasıl olsa Sosyalizm’de para mara ihtiyacı olmayacak. “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” kitabında anlatılır. Gidiyorlar Moskova’ya ekmek alacaklar, alıp çıkıyorlar, para mara vermeden. Yakalarına yapışılınca anlıyorlar Sosyalizm de olsa para geçiyor hâlâ! 1960’dan sonra kitaplar serbestleşince bir sürü şeyler geldi beraberinde. Ancak ondan sonra anladılar bunun ekonomik bir sistem olduğunu. O zamana kadar Komünizm deyince kadınlı kızlı hikâyelerden başka bir şey bilmezdi bizim millet. 
Sinan: Öyle hikâyeler vardı değil mi?
Muhsin Civelek: Tabi ya… Komünist deyince, aile evlilik mefhumu yok, kapıda bir anahtar, bakıyorsun, boşsa açacaksın gireceksin, orada karı koca olacaksınız artık! Böyle hikâyeler anlatılırdı bize hep. 
Sinan: “Kapıda şapka asılıysa eve girmeyeceksin” hikâyelerini ben bile dinledim. 
Muhsin Civelek: Doğru. Çok vardır bizde bu şekilde, böyle serserice insanların hayatını karartan hikâyeler de adamlar da...  Mesela ufacık bir bahçe yapmak istersin, bir eğitim bahçesi. “Vermeyiz” der köylü ya da ağa her neyse… Gider şikâyet eder, “komünist var bizim burada.” diye. Ee? Ne yapmış, ne demiş de komünistlik yapmış? Ben yedek subayken bir öğretmen vardı, bu geldi başına. Beş sene içeride yattı bunun için. 
Sinan: Hiç yoktan?
Muhsin Civelek: Kendisi de bilmiyor niye yattığını! Onu şikâyet edenler de içeri atanlar da bilmiyor komünistin ne olduğunu.
Sinan: Köy enstitüleri aslında çok iyi bir projeyken, “komünist yetiştiriyorlar” diye kapattılar Menderes zamanında galiba değil mi?
Muhsin Civelek: Evet, 54’te kapandı.
Sinan: Sadece 14 sene. Çok kısa bir süre?
Muhsin Civelek: Zaten 25 senede, lise düzeyinde okumamış yazmamış insan kalmayacaktı. Plan buydu. Her köye bir okul, her okula bir öğretmen! 25 senenin sonunda da üniversite kısmı başlayacaktı.  
Sinan: Sadece 14 sene uygulanmasına rağmen Köy Enstitüleri Cumhuriyet tarihinde bir efsaneye dönüştü. 
Muhsin Civelek: Hâlâ yazıyorlar. Diyorlar ki “Köy Enstitüleri olsaydı bunları görmezdik.”. Doğru. Bize öğrettikleri bir şey var. Eski örf ve adetlere ait bilgilerine değil; gözünle gördüğün, ya da okuduğun şeylere inanacaksın. Yoksa bir sürü masallar, insanları kandırmalar. Rasyonel düşünce sahibi olsun insanlar, neyin ne olduğunu bilsinler.
Sinan: Kapanmasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu?
Muhsin Civelek: Almanya gibi bir ülke olurdu!
Sinan: Peki Muhsin Amca, bu kadar iyi bir eğitim ve kalkınma projesine son verilirken insanlar hiç itiraz etmedi mi? “Niye kapatıyorsunuz? Yazıktır, günahtır!” demediler mi? 
Muhsin Civelek: Şimdi çok derin bir iş bu. Önce menfi propaganda başladı. Bir Ağrı mebusu vardı, şimdi adını hatırlayamadım. 40-50 tane köyü vardı. Muş’ta köylülere tütün yaptırır, parasını o alırdı. Köylü de ihtiyacı olduğu zaman buna gider, bu da köylüye beş lira, on lira verirdi. Tekel’den tütünün parasını toplu alır, köylüye böyle üç-beş öderdi. Okuma yazma yok tabii köylüde. Köylüye gelen mektubu bile bu okuyor. Köye öğretmen gelince, öğretmen okumaya başlamış mektupları. Tabii kredisi düşüyor bizimkinin böyle olunca. Kimse gelmiyor artık kendisine. Öğretmen, “tütünleri neden buna veriyorsunuz ki? Gidin kendiniz teslim edin, kendiniz alın parasını.” diyor köylüye. Şimdi bunun gibi ağa-mebuslar Menderes’e baskı yaptılar. Köy Enstitüleri’ni kapatırsan 20 bin, 30 bin oy garanti dediler. Bu kadar basit aslında bu iş! Köy Enstitüleri’nin üzerine bir de Toprak Reformu gelince alevlendi.  Köylüye “hepinizi işçi yapacaklar, komünistlik yapacaklar” diye propaganda yapıldı. Ama kimse bilmiyor ki komünizmin ne olduğunu? Kandırdılar insanları. 
Sinan: Hasan Ali Yücel’in projesiydi Köy Enstitüleri. Hatırlıyor musunuz? Nasıl bir adamdı?
Muhsin Civelek: Hatırlamaz mıyım. Bak bir şey diyeyim mi sana? Bunların hepsi Kuva-i Milliyeci’ydi. Bu apayrı bir kandır. Onlar kendilerini millete, vatana hasretmişlerdi. 
Sinan: İdealistlerdi yani?
Muhsin Civelek: Hay yaşa! En güzel sözü söyledin. İdealistlerdi. Gezerler dolaşırlar, yaparlar ederler, oluyor mu diye kontrol ederlerdi. Sürekli memleketi dolaşıp nerede eksik var, ne yapmak lazım diye uğraşırlardı. Bak ne anlatacağım: İstanbul Sağlık Müdürlüğü’nde çalışıyordum. Ankara’daki müdürler bir ihtiyaç olduğunda Sağlık Müdürü’nün başı kalabalık olduğundan, onu meşgul etmemek için bana gelirlerdi, o yüzden çoğuyla tanışırdım. Bir gün biri telefon açtı bana, “Muhsin Bey falan yere gittim, dispanserin tabelası yok. Kadınlar insanlara soruyorlar dispanseri bulmak için. Oraya bir tabelaya yazdırıver, bir-iki yere ok işareti yaptır sana zahmet. Kartal’daki sağlık memurunun yazısı güzeldir, rica et de o yazıversin, sen de çaktırıver…”. Bak şimdi burada kaç ince husus var. Memurunu tanıyor adam. Hangi memurun ne özelliği var biliyor. İşte sistem budur. Bunlar Kuva-i Milliyeci! Devleti düşünüyorlar. Faydalı iş yapmak derdindeler. Bugünküler gibi değiller. Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç! Bunlar, işin en iyisi nasıl yapılır, bu işler Avrupa’da Amerika’da nasıl yapılıyor, biz nasıl başarılı oluruz derdindeler. Hangi müteahhitten ne kadar kaparım derdinde değiller. 
Sinan: Peki 1950’ye kadar böyle güzel bir sistem vardı. Aydınlanmacı bir yapı vardı da millet ne oldu da o Kuva-i Milliyeci ruhu bir tarafa bırakıp Menderes’lerin peşinden gitti Muhsin Amca?  
Muhsin Civelek: Bak, köylüye soruyorsun, “Bunları niye seviyorsun?” diye, “Müslüman!” diyor… Bu yetiyor işte! Atatürk’ün bir lafı vardır, kaç tane devlet yıkıldıysa, nedenlerinden birisi de dindir der. 50 tane tarikat var! Bir sürü kaideler uydurdular. Dini böldüler.
Sinan: İyi güzel de, bu adamları da sonuçta Cumhuriyet yetiştirdi? Acaba aslında dediğiniz kadar iyi mi yetiştirmedi? 
Muhsin Civelek: Adam yüksek tahsil yapmış, doktor olmuş, rasyonel düşünce dediğimiz düşünceye sahip. Şimdi o adam geliyor, üfürükçüye gönderiyor hastayı. Bak, bunu yapan doktor! Şimdi bu eğitimden değil beyefendi. Yaptığın işin sorumluluğunu kavrayamamaktan! Senin işin bu, hasta sana güvenmiş gelmiş. Buna bir çare bulacaksın değil mi? Ama bu sorumluluğu kafasına sokamamışlar. 
Sinan: Niye acaba? Bu adamları da yetiştiren Cumhuriyet? Fark ne?
Muhsin Civelek: Onu filozoflar bilirler. Ben o kadarını bilemem. Bak, bize öğretilen bu: Bir şeyi gözünle görmeden, kendin tecrübe etmeden kabul etmeyeceksin. Mantığını kullanacaksın. Bir şeyin uydurma olduğunu, iyi ya da kötü olduğunu kavrayacak yapıdasın artık. Kavrayamıyorsan geçmiş olsun!
Sinan: Köy Enstitüsü’nde hayat nasıldı? Olağan bir gün nasıl yaşanıyordu?
Muhsin Civelek: Sabah 7’de kalkar, hep beraber kahvaltı yapardık. Hava güzelse, okulun bahçesinde milli oyunlar oynardık. Bütün okul birlikte! Harmandalı, Aydın zeybeği! Bir Hasan Efe vardı, Efe kıyafetini giyer, bize o öğretirdi oyunları. Akabinde o gün ne ders varsa, kültür dersiyse kültür dersi, atölye varsa atölye yapılırdı. Demirhaneye mi marangozhaneye mi artık herkes işine göre kendi atölyesine giderdi. Sanat okulundan hocamız olurdu, o gezer bakardı yaptığımız işlere. Sonra öğlen gelir yemeğimizi yerdik. Umumiyetle okulda yenirdi yemek. Bazen civardaki çiftliğe gidip orada yediğimiz de olurdu. Sonra yine dönerdik işimizin başına. Yapacağımız inşaatlar programlıydı zaten. Hangi binalar yapılacak, ne kadar zamanda bitecek. Okulun tüm inşaat işlerini, dersliklerini, lojmanlarını yine okulun öğrencileri yapıyordu yani. 
Sinan: O halde siz hem branşınız olan sağlığı, hem de demircilikten marangozluğa inşaatı da öğrendiniz Köy Enstitüsü’nde? Bütün bu işlere eliniz yatkınlaştı yani okul sayesinde? Sistem tam teşekküllü insanlar yaratmak üzerine kurulmuştu yani?
Muhsin Civelek: Bilmem artık. Bak, Düzce’de bir kooperatif inşaatı yaptık, sen inşaattan anlıyorsun diye başına koydular beni. 40 küsur daire yapıldı. Aslında müteahhide vermiştik ama müteahhit sallayınca, bizim paralarla başka işler yapmaya başlayınca biz devraldık işi. Köy Enstitüleri’nin en sevdiğim yanı, kafana balyozla vurarak öğrettikleridir. Gidiyorsun, görüyorsun, uyguluyorsun ve öğreniyorsun! Bundan daha iyi bir öğrenme metodu yok. İkincisi de bizlere mecburi kitap okuttular. Bak, İsmet Paşa Balıkesir Savaştepe İlkokulu’na gider. Orada enstitüyü falan da dolaşır. Artık dönecek, giderken yolda bakıyorlar bir koyun sürüsü, başlarında da bir kız. Bizim okul elbisesi var üzerinde. İsmet Paşa “Yahu, öğlene geliyor, bu çocuk bir şey yiyecek mi?” diye soruyor. Yanındakiler “muhakkak kumanya falan vermişlerdir, öyle boş göndermezler okuldan.” diyorlar. Çağırıyorlar kızı, İsmet Paşa “Kızım çantanı verir misin?” diye soruyor. Bakacaklar, içinde ne kumanya var diye. Açıyorlar, içinde ekmek ve peynir var. Bir de Yunan klasiklerinden bir kitap. Paşa şöyle bir durup bakıyor, seviniyor: “Tamam bu iş.” diyor. Sonradan Bakanlar kurulunda da konuşulmuş bu konu, Paşa “Çoban kızın çantasından Yunan klasiği çıkıyorsa, bu iş oldu.” demiş. Doğruydu bu… Bize unutulması mümkün olmayan şeyler kazandırdılar. 
Sinan: Tahminen kaç kişi geçmiştir Köy Enstitüleri’nden?
Muhsin Civelek: Valla 22 bin civarı öğretmen, 2 bin küsur da sağlıkçı yetişti. Ama öğretmen deyince bildiğin düz öğretmenden bahsetmiyorum. Köyde modern tarım, meyvecilik, sebzecilik, hayvancılık, kooperatifçilik gibi gerekli ne varsa hepsinin temel eğitimini almış öğretmenler yetiştirilmesi hedeflendi. Köy Enstitüleri o gün için değil, bugün için değil, gelecek için hazırlanmış çok iyi düşünülmüş bir projeydi. Topluma hayat verme projesiydi. İnsanlar aydınlanacak, birbirlerini aydınlatacak, herkes neyi niye yaptığını bilecek, görecek, takdir edecek. Bak Lüleburgaz’da bir köydeyim, iğne vurdurmaya falan geliyorlar bana. Karşı mahallede bir üfürükçü var ama ne üfürükçü! Taa İzmir’den, Ankara’dan insanlar geliyor. Güya çarpılmışları, büyülenmişleri falan iyileştiriyor. Her derde deva bir üfürükçü! Hiç unutmam, hanım İstanbul’dan gelmiş, mevsim de yazdı. Gece saat 3 falan kapı çaldı. Açtım baktım bu üfürükçü. 9 yaşındaki kızını almış getirmiş. Kız hasta, ateşler içerisinde. Lüleburgaz merkez 40 kilometre tabii, oradan kalkıp gitmesi hem zaman hem para. Parasına da kıyamıyor tabii. Geldi bu “Yahu Muhsin Bey, bunun ateşi düşmedi, ne yapacağız?”… Baktım, “E bir okuyup üfle, bir de muska yaz, geçer.” dedim. “Ya bırak Muhsin Bey, o işler geçim işleri.” dedi. Milleti okuyup üflüyor ama kendisi başı derde girince nereye gitmesi gerektiğini pekâla biliyor! 
Sinan: Çocuktunuz sonuçta ve ailenizin kanatları altından çıkıp Köy Enstitüsü’nde bambaşka bir hayata karıştınız. Zor olmadı mı aileden kopmak?
Muhsin Civelek: Valla tabii çocuklukta başta zorlanıyor insan. Ama sonra alıştık. Hatta bir zaman sonra bu sefer orayı özlemeye, arkadaşları aramaya başlıyorsun. Bir ay tatilimiz vardı; ailenin yanına giderdik ama özlerdik okulu. Düşünsene çalışmaya giderken şarkılar söyleye söyleye gidiyorsun hep bir ağızdan. Kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğreniyorsun. Ben bizim köyde ilkokulu bitiren ilk çocuktum. Okumak istiyordum; dedemler çalışan adam istiyorlardı, tarlaya gitsin çocuklar, torunlar! Sahip çıkan kimse yok. Köyde ilk isyan eden çocuktum. “Gidiyorum.” dedim. “Ya fabrikada çalışacağım, ya okuyacağım ama ben bu köyde duramam…”. Zaten hepi topu 40 dönüm tarlamız var, beş kardeşiz. Babam öldüğünde bana sekiz dönüm tarla düşecek. Sekiz dönümle karnımı mı doyuracağım, çocuklarımı mı büyüteceğim? O yaşta bunu bile düşündüm kendi kendime. Sonra ne oldu biliyor musun? Ben okula başladıktan sonra birkaç arkadaşımı daha götürmek istedim köyden, babaları razı olmadı. Hep bu propagandalar yüzünden. Ama ne oldu, okudum, döndüm, onlara az da olsa faydam oldu. Kardeşimi de hafız yapmak istediler. İtiraz ettim, doktor olacak dedim. Düşünsene köyde daha liseyi okuyan yok. Okudu kardeşim, doktor oldu. Fizik mütehassısı. Halamın oğlu da öğretmen oldu, sonra müsteşarlığa kadar yükseldi. Yıllar sonra o çocuklarının benimle gelmesine itiraz edenler “Sen doğru demişsin, biz anlamamışız o zaman.” dediler. Sonradan altı tane doktor çıktı köyden. Bir çok öğretmen çıktı. Kızlar okudu sonra, doktor, öğretmen oldular. Yani sen gittiğin yere ışığı da götürüyorsun, insanlar görüyor ve değişiyorlar. Hele öğretmen olanlar! Bir kız vardı, baba ölmüş, anne bir yerlere kaçmış, kız dedeyle ninenin yanında kalmış. Senede bir bile banyo görmüyor, yarı aç yarı tok. Bir eğitmen kızı bulup bizim okula getirdi. Benden iki sene sonraydı kız. Getirdiler bunu, çuval gibi bir giysinin içerisinde, saçlar belki doğduğundan beri yıkanmamış. Aldılar büyük kızlar, temizlediler bunu. Dikiş odasında temiz giysiler dikildi. Pırıl pırıl bir kız oldu çıktı. Seneler sonra İstanbul’da bir toplantıda karşılaştık. Hatice’ydi ismi. Konuştuk. Parası olmadığı için yıllarca köyüne gitmemiş. Sonra okulda verilen küçük harçlıkları biriktirip güzel bir döpiyes ve çanta alıp köyüne gitmiş. O bitli kız, pırlanta gibi, artist gibi gitmiş köyüne. Tanımamışlar tabii önce. Sonra köyün bütün kızları biz de okumak, Köy Enstitüsü’ne gitmek istiyoruz diye isyan etmişler. Yani Köy Enstitüleri biraz da buydu. İlacı, aşıyı verdin de asıl aşı buydu. O aşı tuttu aslında. Bakma bu yaşanan şeylere.  
Sinan: Muhsin Amca “aşı tuttu” diyorsunuz ama Türkiye’de doksan senede çok fazla şey de değişti. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu değişimi? 
Muhsin Civelek: Hala daha yüzde elli itibariyle gericiler, yobazlar mevcut. Oylardan da görüyorsunuz zaten bunu. Fakat geçici bunlar! Bu milleti bu yoldan çeviremezsin. Beyni çalışan insanlar oldukça çeviremezsin. Benim umudum var. Bir yere aşı yapıldığında oradaki mikroplar ölür. Bu Cumhuriyetin aşısı, mayası sağlamdır. Bir kitap vardır, bilirsiniz: Fontamara,Ignazio Silone diye bir İtalyan yazarın kitabıdır. O kitap yasaktı mesela, komünist propagandası yapıyor diye. Kitapta, bir yerde, kahvede oturuyorlar. Biri kaşınıyor, bir bit düşürüyor masanın üstüne. Bakmışlar bite, bir tanesi demiş ki “Aaa bitin üzerinde kutsal haç var, bu İsa’nın biti.”… O sırada garson gelmiş, bakmış masanın üzerinde bit, çat diye öldürüvermiş biti. “Vay sen İsa’nın bitini öldürdün.” diye garsonun üzerine yürümüşler. Bunun gibi yani… O şeyler artık bitti. Bak mültecilere? Müslüman ülkeye gitmiyorlar, denizde boğulmayı göze alıp Avrupa’ya gitmeye çalışıyorlar. İnsanlar sadece savaştan değil taassuptan, yobazlıktan da kaçıyor. O yüzden ben iyimserim. Ha, ama daha bir 50 sene çeker millet belki, sonra imkânı yok, biter bu işler. Zaman içerisinde bir sürü insan Avrupa’ya gitti, okudu geldi. Sonra Almanya’yı gördü bu insanlar. Orada çalıştılar, çocuklarını yetiştirdiler, oraların demokrasisini, hayat tarzını gördüler. Bizim bütün lüzumsuz işlerimize gülüyorlar. Onun için bunun sonunda mutlaka iyi olacak her şey ama daha zamanı var. 
Sinan: Daha çekeceğimiz var diyorsunuz yani Muhsin Amca?
Muhsin Civelek: Var var. Yüzde yüz olması lazım. Bu doğa kanunu ya. 
Sinan: Çok teşekkür ederim. Ağzınıza sağlık.

OKU

Aşılamayan Bir Deneyim: Köy Enstitüleri Neden Kuruldu? Neden Kapatıldı? / Serbay Mansuroğlu- Birgün
İsmet İnönü ve Köy Enstitüleri/ Prof. Dr. Seçil Karal Akgün
Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bir Bakış