Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

İnce Bir Beden, Zinde Bir Bünye Zengin İşi Değil!

2016-10-02 02:45:04

Nişantaşı'nda şık bir ofis. >> Dr. Nurhayat Gül'ün ofisindeyiz. Nurhayat, uzun yıllar acil hekimliği yaptıktan sonra beslenme konusuna odaklanmış. Sağlıklı, zinde, kaliteli bir yaşamın sırrının beslenmeden geçtiğini düşünüyor. Kişiye özel beslenme programlarıyla sağlıklı ve sürdürülebilir biçimde ideal kilonuza ulaşmanıza yardımcı oluyor. >> T24'te yazıları yayınlanıyor. Sosyal ağları da etkin biçimde kullanarak insanlarla sağlıklı beslenmenin püf noktalarını paylaşıyor. Ben tanığıyım yakın arkadaşlarımda yarattığı mucizeye. 

Nurhayat Gül'ü Reportare'ye konuk etmemizin amacı elbette magazinel bir "diyet röportajı" yapmak değil. "Beslenme, üzerinde düşünmemiz gereken bir konu" diyor Nurhayat Gül. Genellikle hafif bir tebessümle bakılan bir konuya oldukça politik bir yaklaşımı var. Bizi hasta etmekle kalmayıp dünyamızı yok oluşa sürükleyen bir beslenme anlayışının pompalanmasına şiddetle karşı çıkıyor ve bizleri beslenirken düşünmeye davet ediyor...
Dikkatli okumalar... 
Röportaj: Sinan Dirlik
Fotoğraflar: Özgür Sarıoğlu

Sinan: Valla ne yalan söyleyeyim, gelirken böyle zayıflamak isteyen, organik morganik takılan kokoş hanımların, beylerin geldiği şık bir mekân tahayyül ediyordum, yanılmamışım! (Gülüşmeler) Gerçekten çok şık bir ofis burası. Beyaz yakalılar arasında bir “diyetisyenle zayıflama furyası” var. Gerçi sen bir diyetisyen değilsin?
Nurhayat Gül: Evet, beslenmeyle ilgilenen bir tıp doktoruyum. 15 yıl devlette çalıştıktan sonra istifa ettim. Uzun yıllar acil servis hekimliği yaptım. Tabii acil işi belirli bir dönem yaptıktan sonra insanı psikolojik olarak da çok fazla yoran bir meslek… Bir süre sonra bütün acilciler daha sakin şeyler aramaya başlıyor. O arayış içerisinde beslenme konusu karşıma çıktı. Bir ara zayıflama konusunda çalışan bir doktorla çalıştım ve hoşuma gitti bu alan. Her şeyden önce hâlâ doktorluk yapabileceğin bir alan bu… Kilo, beslenme ve hastalık ilişkisi düşünüldüğünde aslında bana sorarsan benim yaptığım iş koruyucu hekimlik işi. Sistemdeki en büyük eksiklerden biri de bence koruyucu hekimlik. Hastalık ortaya çıktıktan sonra onunla mücadele etmeyi hepimiz biliyoruz, bunun için eğitiliyoruz zaten ama aslında tıbbın şu an görmezden gelinen bir parçası koruyucu hekimlik. 
Sinan: Eh normal, koruyucu hekimlik ilaç sektörü açısından “kârlı” bir alan değil. Sen bir hastalan hele, biz tedavisine bakarız. Ama hastalandıktan sonra tedavinin her zaman mümkün olmadığını da biliyoruz.
Nurhayat Gül:  Evet %100 tedavinin olduğu hastalık az. Ama hastalıkların çoğu beslenmeyle, yaşam tarzıyla ilgili ve önlenebilir hastalıklar. Diyetler genellikle sorunları kronik hale getirmekten başka bir işe yaramıyor. İnsanlara sürekli “falanca diyetle şu kadar zamanda şu kadar kilo ver” deniyor fakat herkes biliyor ki, o kilolar geçici olarak verilse bile birkaç ay içerisinde gerisingeriye alınıyor. Herkesin metabolizması farklı olduğu için tek tip bir diyet yok ve mucize olarak önerilen o diyetler de herkes tarafından uygulanamaz. Fakat bu arada evrensel olarak kabul gören, herkesin beslenmesinde mutlaka yer alması gereken besinler de var. 
Sinan: Diyet deyince aklımıza hep zayıflama geliyor. Oysa aslında diyet dediğimiz şey genel olarak beslenme programı değil mi?  
Nurhayat Gül: Evet, akla yanlış biçimde doğrudan zayıflama geldiği için ben de diyet ifadesini kullanmayı tercih etmiyorum. Çünkü meselemiz kilo vermek değil sadece. Türkiye’de koruyucu hekimlik alanı boş kaldığı, koruyucu hekimlik genellikle hekim olmayan kişilere kaldığı için bu boşluğu diyetisyenler doldurmaya çalışıyor. Onların da çoğu “sağlıklı diyet adı altında ama çoğunlukla tam tersine, hiç de sağlıklı olmayan zayıflama sistemleri sunuyorlar. Bazen daha da kötüsü, hekimlikle, sağlıkla hiç alakası olmayan insanlar ortaya sağlık gurusu olarak çıkıveriyorlar. 
Sinan: Türkiye’de aile hekimliği diye bir sistem de var. Aslında koruyucu hekimlik ihtiyacı, bu aile hekimliği sistemiyle karşılanamıyor mu?
Nurhayat Gül: Maalesef olamıyor bu dediğin. Devlet anca aşı yapıyor, koruyucu hekimlik olarak devletin yapabildiği şey sadece aşılama. 
Sinan: Ama aile hekimlerinin koruyucu hekimlik üzerine yoğunlaşmaları gerekmiyor mu aslında? 
Nurhayat Gül: Buna maalesef fırsat yok. Sistem tedavi üzerine dönüyor. 
Sinan: Senin şu beyaz yakalılara dönelim. Bir sağlıklı beslenme ve diyet furyası var. Zayıflama amaçlı diyetlerin dışında bir de sağlıklı beslenme arayışlarının yükseldiğini görüyorum.
Nurhayat Gül: Evet, yükseliyor çok şükür. Çok mutluyum ben
Sinan: Fakat bu da netameli bir konu değil mi? Bir “organik ürün” furyası var ama o da tırnak içerisinde organik. Asıl mesele “güvenli gıdaya” ulaşabilmek. Nedir “güvenli gıda” Nurhayat? Her sağlıklı gıda güvenilir mi? 
Nurhayat Gül: Çok boyutlu bir konu bu. Gıda güvenliğinden ne anlıyoruz? Her şeyden önce hijyen elbette. Gıda mühendisleri bu açıdan kontrol ediyorlar bunu. Ama “sağlıklı” olmak için “hijyen” yeterli bir koşul değil. Bir gıda “hijyen” koşullarına uygun biçimde hazırlanıyor olabilir ama bu, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Dünya nüfusu hızla artarken, buna paralel olarak açlık tehlikesi de artıyor. Biliyorsun, çok popüler bir konu var: “gluten”. Buğdayın genetiği değiştirildi. 1970’lere kadar çaprazlanıp en iyi tohum elde edilmeye çalışılıyordu buğdayda. Şimdiyse çok daha farklı yöntemler kullanılıyor. Radyasyon, gen değiştirme yöntemleriyle ideal tohumu bulmak adına aslında sağlıklı olmayan yöntemlere başvuruluyor. Geleneksel yöntemde, yani iki tohumun çaprazlanmasında sorun yok. Ama yeni yöntemler? İşte bu çok tartışmalı. Tahıl, insanlığın doyurulması için en büyük kalemlerden biri. 
Sinan Dirlik: Son dönemde çok fazla karşılaşıyorum, “glutensiz ürünler” diye bir şey girdi hayatımıza. 
Nurhayat Gül: Evet çok dikkatli olunması gereken, tuzak konulardan biri bu. Piyasada çok sayıda glutensiz ürün var artık. Gluten içeriği artan buğday insanları hasta ediyor. Gluten enteropatisi, Çölyak gibi insanların kendilerini kötü hissettikleri hastalıklar artıyor. 
Sinan: Glutenden kaçma eğilimi doğuyor haliyle?
Nurhayat Gül: Evet ama bu kez de hayvansal gıdaya yönelmek başka sorunlara yol açıyor. Her şeyden önce hayvansal gıda üretiminin artması sürdürülebilir bir dünya için ekonomik değil. 1 kalorilik et üretmek için 10 kalorilik tahıl kullanılıyor. Açlık sınırındaki bir dünyadan söz ediyorsak, nüfus bu kadar artıyor ve bu kadar insanı doyurmak problem haline geliyorsa, ya daha geniş alanlarda glutensiz tahıl ekeceğiz ya da tahılın verimini artıracağız. Tarım alanları açmak için ormanları yok etmekle, azalan tarım alanlarında tahıl rekoltesini artırmak arasında sıkışmış durumdayız. Daha fazla gıda üretimi için ormanları yok ettiğimizde bu kez küresel ısınma tehdidi çıkıyor karşımıza. Tahıl üretimini artıralım derken yakıt amaçlı kullanılan petrolün tüketimi de artıyor. E hayvansal gıda tüketiminin artması da başka sorunlar getiriyor. Aynı anda hem gıda üretimini artırmak hem de sağlıklı gıda üretimi yapmak zorundayız. Bireysel olarak beslenme tercihlerimizi yaparken de durum böyle. Sağlıklı ve sürdürülebilir, akılcı bir beslenmeye kafa yormalıyız hep birlikte.
Sinan: Beslenmeyle ilgilenen bir hekim olarak çözümü nerede görüyorsun. Diyeceksin ki ben çözümü bilsem zaten?
Nurhayat Gül: Önceleri yoktu fakat artık bir fikrim var. Kesinlikle bitki temelli, bitki ağırlıklı, içerisinde minimal düzeyde hayvansal gıda bulunan bir beslenme anlayışının benimsenmesinin bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Hayvansal gıdada da kesinlikle temiz kaynaklara yönelinmeli. Dolaşan tavuk mesela… Eski günlerdeki gibi. Aslında hayvansal gıdayı minimal düzeyde tükettiğimizde, dünyanın mevcut kaynakları tüm insanlığı rahatlıkla besleyebilecek.
Sinan: Sanırım alışveriş alışkanlıklarımızı da gözden geçirmemiz gerekiyor. Alışveriş yaparken gözümüz dönüyor, önce poşete, sonra dolaba, sonra da çöp kutusuna gidiyor satın aldığımız bir çok ürün. 
Nurhayat Gül: Evet. Tipik bilinçsiz tüketici davranışı! Ne alışveriş yaparken ne de yemek yerken bilinçli ve farkında bir davranış sergilemiyoruz çoğu zaman. “Farkında yemek” diye bir şey var mesela! Ne yediğinden çok, nasıl yediğin, yerken nasıl hissettiğin çok önemli… Kimse buna odaklanmıyor.
Yemeğin Tabağına Gelene Kadar Geçirdiği Sürecin Farkına Var ve Takdir Et!
Sinan: Ne demek farkında yemek?
Nurhayat Gül: Eğer inançlı bir insansanız, “şükrederek yemek” diye bir şey var. İnancınız her ne olursa olsun, bir ürünün tabağınıza gelene kadar geçirdiği süreci takdir etmekten söz ediyoruz aslında. Nasıl oluyor bu takdir? Her şeyden önce yemeğinizi yerken sadece yemeğinizi yemelisiniz. Tabağı elinize alıp, televizyonun karşısına geçerek, internette birilerine laf yetiştirerek, gazete okuyarak, telefonda konuşarak falan değil. Her ne yiyorsan ye, ister salata, ister çikolata, ister cips ya da meyve… Elindeki her işi bırakıp keyfini çıkararak, hissederek yemekten söz ediyorum. İnsanlar farkına bile varmadan yiyorlar tabaklarındakini. Hızlıca, çiğnemeden, adeta yutarcasına… O zaman ne ne yediğinizin farkına varıyorsunuz ne de o yediğiniz şeyin tabağınıza gelene kadar nasıl bir serüven geçirdiğini düşünüyorsunuz. Bir takım boşlukları beslenmeyle doldurmaya çalışıyor insanlar. Bu da yanlış! Ha, tabii bir de şu var; doğar doğmaz ilk tattığımız zevk anne memesi, ağızdan alınan zevk. O yüzden insanlar, ellerinden yemekleri alındığında düşman bile olabiliyorlar size. 
Sinan: Aslında yeni bir şey söylememiş oluyorsun? Bizim geleneksel bir sofra kültürümüz vardır. Sofrada başka bir şeyle uğraşmazsın, tatsız konulardan söz etmezsin. Hatta çok gerekli olmadıkça konuşmazsın bile. Sadece yemeğini yersin, tadını çıkara çıkara… Şimdi çoğu evde gözler TV ekranına dönük, hatta sofraya bile oturulmaksızın yeniyor yemekler. 
Nurhayat Gül: Korkunç! O yüzden tatmin de olmuyoruz yediğimiz yemekten. Paylaşım, sohbet olmadan yenen, özenle hazırlanmış bir yemek için “eline sağlık” demeden yenen yemek insanı gerçekten tatmin etmiyor. Hepimiz çalışıyoruz, işten çıkıp eve koşturup hızlı hızlı bir şeyler hazırlayıp karnımızı doyurma telaşındayız. Oysa bunu zevkle yapmamız gerekiyor. Zaten çoğumuz bütün günü sevmediğimiz bir işi yapıyoruz. Hatta çoğumuz işimizi sevmeye bile çalışmıyoruz. Bu kadar tatsız tuzsuz bir günün sonunda özenle hazırlanmış, keyifle yenen bir yemek, kendimizi daha iyi hissettirecek aslında. Ki çoğumuz artık sağlıklı mı sağlıksız mı diye çok da düşünmeden, canının istediğini yeme eğiliminde. 
Sinan: E işten çıkmışsın, trafik var, bir an önce eve atman gerekiyor kendini. Daha alışverişini yaparken “bir an önce bir şeyler alıp eve geçeyim” kafasındasın çoğu zaman. Olabildiğince kolay hazırlanacak ürünler satın alıyoruz. Bunu yaparken de sağlıklı mı değil mi çok da umursamıyoruz. Sana gelen hastaların alışveriş alışkanlıklarına bakıyor musun? Ayırıcı bir özellikleri var mı?
Nurhayat Gül: Benim öncelikle baktığım şey, yemeleri gereken şeyleri yiyip yemedikleri. Yememeleri gereken şeylerde de ne kadarda duracaklarını bilmemeleri dikkatimi çekiyor. Bilinç eksikliği var Türkiye’de. Yediklerimiz üzerinde genel geçer şeyler dışında hiçbir fikrimiz yok. Sağlıklı yiyecek nedir? Her zevkli ve lezzetli olan sağlıksız mıdır? Üzerinde düşünmüyoruz pek. Oysa hem lezzetli, hem zevkli hem de sağlıklı yemek olabilir. Bunu her fırsatta anlatmaya çalışıyorum. Hastalarım ne tüketiyor daha çok? Paketlenmiş gıdaları tercih ettiklerini görüyorum. Bu da normal tabii, sonuçta eve giderken evde kendisinin hazırlayamayacağı şeyleri götürme çabası var. Bunu iyi bir şey zannediyor çoğu. Ailesine, çoluğuna çocuğuna kendi yapamadığı bu ürünleri alıp yedirmek doğruymuş gibi geliyor. 
Sinan: Marketler bunu empoze ediyor aslında. Çok güzel ambalajlı ürünler hepsi. İşlenmiş ya da yarı işlenmiş ürünler… 
Nurhayat Gül: Çoğu öyle. Aslında bir çoğu aşırı işlenmiş ürün :)
İşlenmiş Gıdalardan Uzak Dur!
Sinan: Yaşlandıkça bir tuhaf oluyorum ben. Epeydir ürün etiketlerini okumaya merak sardım. Minnacık puntolarla, okumayalım diye koydukları etiketler. Et ürünü satın almıyorum eve ama bakıyorum marketlerde. Mesela sucuk! Etiketlerde “ısıl işlem görmüş” ya da “fermante” ifadeleri yer alıyor. Yahu sucuk, sucuktu eskiden? Isıl işlem ne? Fermante ne? Daha da korkuncu, çok bilindik bir markanın dışında, raflardaki bütün sucukların üzerinde “sucuk benzeri ürün” yazıyor. “Sucuk benzeri” ne yahu? Herkes okumak zorunda değil, herkesin vakti de yok okumaya. Ya da ne bileyim, gözlüğü yok yanında, nasıl okusun o bit kadar yazıyı? Nasıl baş edeceğiz bununla? Kendimizi nasıl koruyacağız? Alışverişe gittiğimizde mesela, nereden başlayacağız?
Nurhayat Gül: Sinancığım ben doğanın verdiğini, doğanın verdiği haliyle üretme çabasındayım. Herkese de bunu öneriyorum. Besin sepetimin en azından %90’ını işlenmemiş ürünlerden oluşturuyorum. Bir besin ne kadar işlenmişse, besin değerinden o kadar kaybetmiş demektir. Bunu aklımızda tutacağız öncelikle.
Sinan: Katkı maddeleri de ekleniyor?
Nurhayat Gül: Evet, katkı maddeleri de konuyor. O yüzden taze ve işlenmemiş besinleri tercih etmeliyiz. İnsanlar yememeleri gereken şeyleri yiyip, asıl yemeleri gereken şeyleri yemiyorlar. Hastalıklar da bu yüzden artıyor. Kanserin bu kadar artmış olmasının tek nedeni çevre kirliliği değil. Bağışıklık sistemimiz, doğrudan dışarıdan besin yoluyla aldığımız maddelerle belirleniyor. 
Sinan: Doğru fakat beni asıl dehşete düşüren şey, yediğimi sandığım şeyin artık aslında yediğimi sandığım şey olmaması…
Nurhayat Gül: Onlar zaten yiyeceğimsi şeyler, yiyecek değiller. Karın doyurdukları doğru ama yiyecek olmayan şeyler! Ama bunu yeni yazıyorlar işte. Kim bilir ne kadar zamandır yiyoruz onları aslında. Kasap sucuğunu bile kasaplar nasıl yapıyor, onu bilmiyoruz mesela?
Sinan: Zaten kasaba kadar gelen hayvanın hangi koşullarda geldiği de ayrı mesele artık. Neyle besleniyor, ne kadar zamanda kesim aşamasına “getiriliyor”, nasıl kesiliyor her biri ayrı mesele.
Nurhayat Gül: Şu ara tavuk etine karşı hassasiyet oluşmuş durumda ama hâlâ bu kadar çok tavuk arzı varsa büyük bir kesimden de hâlâ talep var demek ki. Çoğumuz artık yemiyoruz ama yiyen yiyor. Sonuçta ucuz et ve sanki aslında ağaçta yetişiyor. Düşünmüyorlar. Bir canlı aslında o. Ama tavuk artık sadece karın doyurmaya indirgenmiş bir canlı haline getirildi. Normal gelişim süreci hızlandırılmış, ayakta duramaz hale getirilmiş bir canlı. Bu canlı bizim bildiğimiz tavuk değil.    
Sinan: Hayvanları ufacık kutuların içerisine tıkıp hareket etmelerini engelliyorlar ki kas oluşmasın. “Gezen tavuk” diye ürün satan ve bu konuda kendine çok güvendiği için tesisi kamerayla izleten bir üretici firmanın sitesine baktım, sözde gezen tavuk denilen canlılar, 100 metrekare içerisine neredeyse bin tane tıkıştırılmış, kıpırdayamaz durumda ayakta durmaya çalışıyorlardı. 
Nurhayat Gül: “Ben tavuk yemiyorum, kırmızı et yiyorum” diyenleri de pek anlamıyorum doğrusu. Aynı zihniyet üretiyor kırmızı eti de. 
Sinan: Beyaz et üreticileri ısrarla antibiyotik kullanmadıklarını söylüyorlar. Ne kadar doğru bu? Yani binlerce hayvanın bir arada olduğu tesislerde hastalıkla nasıl baş edebilirler ki başka türlü?
Nurhayat Gül: Vazgeçiyorlardır artık belki de antibiyotik kullanımından. 
Sinan: Tuhaf bir canlıdan söz ediyoruz Nurhayat? Benim kediler için alıyorum tavuğu. Tabakta satılan 2 parça göğüs 4- 5 TL. Tencereye koyuyorum, Sadece 4-5 dakika içerisinde pişmiş oluyor. Eskiden tavuğu koyardın ateşe, saatlerce kaynamadan pişmez, piştiğinde bütün ev kokar, tencerenin üzerinde sapsarı bir yağ tabakası oluşurdu. Şu an tavuk diye satılan şey kaynadığında ortaya çıkan su, bildiğin su… Üzerinde en küçük bir yağ tabakası yok.  Bu nasıl tavuk yahu?
Nurhayat Gül: Sinan'cığım endüstriyel üretim bu işte. Elma yetiştirir gibi tavuk yetiştiriyorlar. Verime odaklı, daha çok et almaya, zaiyatı azaltmaya odaklı bir üretim anlayışı. Hastalanmayı önleyecek her şeyi yapıyorlar doğal olarak olarak. 
Sinan: Tamam tavuk ekonomik değer kazanana kadar hastalanmıyor ama biz hastalanıyoruz bu sefer?
Nurhayat Gül: Gözden kaçan nokta orası işte. Bize ne olduğu şu ana kadar kimsenin umurunda değildi.
Sinan: Peki nasıl korunacağız? Daha hala alışveriş konusundayız farkındaysan. Ne yapmamız lazım? Tamam daha bilinçli tüketici davranışı sergilemeye çalışıyoruz ama yeterli değil. Bir hekim olarak sen nasıl korunuyorsun mesela? Alışveriş yaparken nelere dikkat ediyorsun?
Nurhayat Gül: Ne yazık ki ben de %100 organik ürün kullandığımı söyleyemeyeceğim. Haftada 1 gün tatilim var ve o günü de her zaman organik pazarlara giderek harcayamıyorum maalesef. Bu arada organik diye satılan ürünlerin de ne kadar organik olduğu ayrı tartışma konusu. Herkes bana bunu soruyor zaten. Evet organik olmayabilir bu ürünler ama üzerine tarım ilacı sıkılmamış olması bile yeterli benim için. 
Sinan: Buna bile razıyım diyorsun?
Nurhayat Gül: Ya kabuklu elmayı soyarak tarım ilacının etkisini minimalize ettiğini düşünebilirsin belki ama çilek gibi, yeşillikler gibi, üzerine sıkılan tarım ilacından %100 arındırılması mümkün olmayan ürünleri ne yapacağız? Yine de sıkıştığımda büyük marketlerden yeşillik aldığım oluyor. Başka şansım yok. Bitki temelli bir beslenmem olduğu için, vakit darlığında mecburen büyük marketlere girip bir an önce alıp çıktığım çok oluyor. 
Sinan: Bitki temelli besleniyorsun? Çoğu insanda bu eğilim artıyor.
Nurhayat Gül: Evet ama çoğu insan salata seviyorum dese de aslında yemesi gerektiği kadar salata yemiyor. Bitkilerdeki etken maddeler kahve gibidir. 1 fincan kahve içersin uykun kaçmaz ama 5 fincan içersin kaçar. Sebzelerin yararlı etkileri de dozla bağlantılıdır. Sebzeler, yeşillikler limitsiz yenebilecek besinlerdir. Kalorisi yok ya da yok denecek kadar azdır. Ama yüksek oranda antioksidan, vitamin, mineraller ve fitobesinler barındırır. Genlerle etkileşip işlendiğinde ilk kaybolan ama aslında bizi hastalıklardan koruyan unsurlardır bunlar. Bir insanın ne kadar sağlıklı olduğunu, ne kadar uzun yaşayacağını hayatı boyunca tükettiği fitobesin miktarı belirliyor. Dünyada 5 tane bölge var, mavi bölge olarak anılıyor bu bölgeler. National Geographic araştırmasıdır bu. Dünyada 5 bölgede insanların sağlıklı biçimde 100 yaşın üzerine çıktığı belirleniyor. Bu bölgelerde beslenme bitki temelli. Tabii yaşam stilleri de benzeşiyor bu 5 bölgedeki insanların. 
İşin Sırrı Sebze Temelli Beslenmekte!
Sinan: Biraz da gen yapısı belirleyici herhalde?
Nurhayat Gül: Muhtemelen genler düşündüğümüz kadar belirleyici değil. Yaşam tarzları ve beslenme alışkanlıkları çok belirleyici. Hayvansal gıdayı çok az tüketiyorlar. Hemen hepsi bitki temelli besleniyor ve işlenmiş gıda tüketimleri çok düşük. Yaşlandıklarında sosyal ilişkilerden izole olmuyorlar. Torunlarıyla ilgileniyorlar, birlikte yemek yiyorlar, arkadaş-komşuluk ilişkilerini güçlü biçimde sürdürüyorlar. Hareketsiz bir yaşam tarzları yok. Hayli aktifler. Burada en dikkat çekici nokta tabii bitki temelli beslenme tarzı. 
Sinan: %100 vegan beslenme değil ama? Belirli miktarda hayvansal gıda alınabilir fakat beslenmeyi hayvansal gıda domine etmeyecek?
Nurhayat Gül: Hayır, etmeyecek.  %100 vegan değil fakat bitki temelli bir beslenme tarzından söz ediyoruz. Eti bir yan unsur, ara sıra tüketilen bir lezzet olarak görüyorlar. Doğrusu da bu zaten… Bizim mutfağımızın bir handikapı da aşırı yağ kullanımı. Buna alışmışız. Yağı az yemek lezzetsiz olurmuş gibi bir anlayışımız var.
Sinan: Ne o be? Hasta yemeği gibi!
Nurhayat Gül: Ha ha ha! Evet hasta yemeği gibi. Ama yağ dediğimiz şey, zeytinyağı bile olsa işlenmiş ürün. Asıl yararlı olan şey zeytinin kendisi. Şimdi bak, 1 kaşık zeytinyağı 120 kalori! Geleneksel usullerle pişirilmiş bir Türk yemeğinde, tabak başına muhtemelen 5 kaşık kadar yağ vardır. 120 kaloriden 5 kaşık, 600 kalori eder. Bak, gizli kalori bu! Aslında sadece 1 tabak yemiş oluyorsun ve sana doygunluk verecek, midende yer kaplayacak bir şey değil. Yağın kesinlikle düşürülmesi gerekiyor porsiyonlarımızda.
Sinan: Hadi yaaa? İyi de ekmeği nereye banacağım ben pardon? 
Nurhayat Gül: Aman Tanrım! Çıldırdın mı sen? Ekmek ve yağ kesinlikle bir araya getirilmeyecek! 
Sinan: Nurhayat sen beni öldürecek misin? Mis gibi salçalı yağlı, helmelenmiş bir kurufasulyeye şöyle ekmek bandıramayacak mıyız? Hah, salata yemek lazım diyordun, tamam? Salatanın dibindeki o canım zeytinyağ limon karışımına ekmek banamayacak mıyız? Tabağımızın yağını salçasını son lokmamızla şöööyle genişçe sıyıramayacak mıyız? Allahım! Sıcacık ekmeğin arasına tereyağı, tulum peyniri ve ceviz bile mi koyamayacağız! 
Nurhayat Gül: Ah be Sinancığım dünyada maalesef iyi şeyler olmuyor artık Ekmek ve yağ bir arada yenmeyecek diyorum! O kadar! Ayrıca hareket şart! Tamam azıcık yağlı yiyebiliriz ama bunu mutlaka harcamamız, vücudumuzda biriktirmememiz gerekiyor. Aldığımızla verdiğimiz orantılı olacak. Sebzeyi, yeşilliği bol, çok bol, gerçekten yememiz gerektiği kadar bol yemeliyiz. Amacımız günlük 2000 kalori tüketmek değil, önemli olan o kalorinin nereden geldiği ve içeriğinin vücudumuzun ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı.
Sinan: Ben Canan Karatay’a gideceğim! O böyle tereyağına kır 3-5 yumurta diyor. Senin gibi şeyler söylemiyor!
Nurhayat Gül: Karatay işlenmiş karbonhidratlar konusunda bir bilinç yaratılmasına önemli bir katkı sundu. Israrla ekmek yemeyin! Ekmek yemeyin diyor. Doğru söylüyor. Çünkü işlenmiş karbonhidratları beslenmenin temeline koyduğumuzda hem kilo hem diyabet başta olmak üzere bir çok sağlık sorunuyla karşılaşıyoruz. Ama Karatay’ın ekmeğe karşı olmasının temel nedeni, buğdayın genetiğinin değiştirilmiş olması. Asıl sorunu burada görüyor Karatay fakat asıl sorun bu değil. İşlenmiş karbonhidratı beslenmeden tamamen çıkardığında yerine yüksek yağlı bir beslenme öneriyor. Yumurtadan ete, tereyağına aban diyor. Yiyebildiğin kadar yumurta ye diyor mesela. 3, 5, 10… Tereyağını, zeytinyağını bol bol tüket. Tuzdan da kaçınma… Şimdi dünyada Paleo, Taş devri diyeti oldukça popüler. Paleo’nun öncesi Atkins’ti. Yani düşük karbonhidratlı, yüksek yağlı diyetler kolay moda oluyor. Çünkü hem insanlar sevdikleri şeyleri yiyorlar hem de zayıflıyorlar. ABD’nin problemi neydi? Dünyada diyet trendlerini belirleyen ABD’dir. Bir yandan beslenme tarzını domine ediyor bir yandan da diyet trendlerini belirliyor ABD. Düşük yağlı yüksek karbonhidratlı beslenmeyi öneriyordu ABD. Çünkü yağ da yüksek kalori bulunuyor. 1 gram yağ 9 kalori içeriyor. Beslenme piramidini hatırla? En altta, tabanda tahıllar yer alıyordu. Yüksek karbonhidratlı beslenme şunu getirdi. Yağın azaltılması lezzet kaybına sebep oldu. Bu sorunu aşmak için ne yaptılar?  Şekeri bastılar birçok şeyin içerisine. Şeker bağımlılığını tetiklediler. Şekerin gerçekten bağımlılık yapan bir özelliği var. Şekerliymiş gibi görmediğin bir çok gıdanın içine bile şeker eklendi. Bu yetmiyormuş gibi, işlenmiş karbonhidratı bu kadar çok tüketmek insanı gerçekten hasta eden bir şey. Evet, işlenmiş karbonhidratın beslenmemizden çıkarılması gerekiyor fakat hayvansal gıdaya yüklenerek değil. Hayvansal gıdaya yüklenen diyetlerin en önemli sakıncası, yararlı bir çok besini elimine etmeleri. Salata ve sebze var ama baklagiller, tam tahıllar, meyveler yok bu diyetlerde. Oysa bunlar insanı kanserden koruyan pek çok yan içerik barındırıyorlar. Paleo, Dukan, Karatay gibi yüksek yağlı, hayvansal ürünlere abanan beslenme yaklaşımlarında karbonhidrat devre dışı bırakılmak zorunda. Çünkü yağ ve karbonhidrat bir arada tüketildiğinde kilo yapıyor. Bu kadar yağ tüketilmesine karşın kilo alınmamasının tek nedeni karbonhidratın devre dışı bırakılması. Ama bizim ana yakıtımız karbonhidrat. Vücut karbonhidrat devre dışı bırakıldığında aç kaldım zannediyor ve yağ yakmaya başlıyor. 
Sinan: Bu sıkıntı yaratmıyor mu?
Nurhayat Gül: E yaratıyor tabii… Her şeyden önce sürdürülmesi zor bir beslenme biçimi. Zayıflarken eyvallah… Adana kebabı kebap olarak ye, pidesine dokunma mesela ama bunu hayat boyu sürdürebilmeniz zor. İşte o pideyi yemeye başladığınız andan itibaren de kilo almaya başlıyorsunuz. 
Sinan: Karbonhidratın bu ölçüde devre dışı bırakılması sorun yaratmıyor mu? Az önce karbonhidratın vücudumuzun ana yakıtı olduğunu söylemiştin çünkü?   
Nurhayat Gül: Kesinlikle ihtiyacımız var karbonhidrata. İşletim sistemimiz karbonhidrat üzerine kurulu zaten. Bu tür diyetler karbonhidratı %25’in altına indiriyor ve aslında et ve yağ yediğiniz için değil, karbonhidrat yemediğiniz için zayıflıyorsunuz. Ama sohbetimizin en başında söylediğim bir şey var: aynı anda hem sağlıklı, hem zayıf, hem zinde kalmanız önemli. “Zayıf olmak istiyorum, o yüzden karbonhidratı çıkardım beslenmemden” dediğinizde, doğru, zayıflıyorsunuz. Belirli bir noktaya kadar sağlık açısından yararı da var bunun. İnsülin direncini yok ediyorsunuz. İnsülin neden salgılanıyor? Karbonhidrat için… Ortamda karbonhidrat yoksa insülin de yok. Böylece doğal olarak insülin direnci ve Tip 2 Diyabet de ortadan kalkıyor.  Ama ne oluyor? Kolestrol artıyor ki Karatay bunun problem olmadığını söylüyor. “Problem kolestrol değil, bu kadar fazla tahıl tüketmek” diyor. Şimdi kötü kolestrolü, LDL’yi hayvansal doymuş yağlar da, işlenmiş karbonhidrat da yükseltiyor. İkisi bir arada yükseltiyor. Hayvansal protein tüketilmesi sonucu LDL’nin yükselmesiyle kalp-damar hastalığından ölüm arasındaki bağlantıyı kolay kuramıyorsun. Ama multi fonksiyonel bu hastalıklar. Yani et yedim, ekmek yedim, öleceğim diye bir şey yok. Bunları ancak belirli bir süre yaptığın zaman ortaya çıkıyor bu. Bugün yanlış yaptık diye yarın ölmüyoruz yani. Bu yanlışı 10 yıl sürdürdüğümüzde ölüyoruz. Sigara da içiyorsun ama 10-15 yıl sonra kanser riskin artıyor. E şimdi bunun sürdürülebilirliğinin zor olduğunu söylemiştik. Meyveyi dışlamak zor… Bu beslenme tarzına bakliyatı, tahılı belirli bir limitin üzerinde kattığında kilo alıyorsun. 
Sinan: Ne kadar o limit?
Nurhayat Gül: Yarım bardak tahılın üzerine çıktığın anda kilo almaya başlıyorsun. Şimdi hayvansal gıda üzerine kurulmuş beslenmede 2 doğru var ama 1 büyük yanlış da var. Herşeyden önce bu kadar hayvansal temelli bir beslenmenin üzerine sağlık inşa edemezsiniz. Aynı zamanda dünyada bu kadar yüksek hayvansal temelli bir beslenme tarzını sürdürülebilir kılacak kaynak da yok. 1 gram et üretmek için 10 gram tahıl gerekiyor. Bunu ekecek toprak yok, su yok. Dünyanın kaynakları, insanların hayvansal temelli beslenmesini sürdürülebilir biçimde sağlayacak kadar büyük değil. 
Sinan: Yani biz aslında senin önerdiğin bitkisel temelli beslenme ile sadece sağlığımızı değil, aynı zamanda dünyanın dengesini de korumuş olacağız? 
Nurhayat Gül: Evet çünkü dünyayı da umursamamız gerekiyor.”Ben karnımı doyururum, gerisi umurumda değil” diyemezsiniz. Gemi su alıp batarken, hepimizin aynı gemide olduğumuzu da unutmamak gerekiyor. Paris’teki İklim zirvesinde söylenen şey de buydu. Artık gemi batıyor ve acilen bir şeyler yapmak zorundayız. Para kazanmayı sağlıklı ve sürdürülebilir bir beslenmenin önüne koyuyor küresel güçler. Ama artık durum değişiyor. Çünkü artık mesele müşteri ve para kaybı değil, dünyanın kaybı söz konusu!
Sinan: Ya bu arada seni dinlerken fark ettim. Ben hayatımda diyet yapmış adam değilim ama bu Dukan’ları, Atkins’leri, Karatay’ları nereden biliyorum abi ben? 
Nurhayat Gül: E normal, maruz kalıyoruz 
Sinan: Gelelim sana… Bu Dukan’lar falan herkes tarafından uygulanan diyetler. Bir bakıyorsun, medyada “işte sihirli diyet: Dukan” diye bir haber çıkıyor ve kadınıyla erkeğiyle herkes Dukan diyeti uygulamaya başlıyor. Sen ise kişiye özel beslenme programları hazırlıyorsun. Doğrusu da bu olmalı değil mi? Beslenme, kişiden kişiye değişen, tamamen kişinin metabolizmasına göre değişen bir yaklaşımı gerektirmiyor mu? 
Nurhayat Gül: Her insanın kişisel bir geçmişi, alışkanlıkları, damak tadı, psikolojisi var. Hepimizin kafasına yerleşmiş bir takım bilgiler var ve bu bilgilerin önemli bir bölümü, üzerinde düşünülmemiş bilgiler. Kişinin beslenmesi etkileyen çok fazla unsur var. Kültür var mesela? Reklamlar, Hükümet politikaları var… Dünyanın en ücra köşesindeki insanlar bile hamburger reklamını görüyor ve hamburger’i alıp yemesi gerektiğini düşünüyor. Yediği hamburgeri oluşturan köftenin, sandviç ekmeğinin kalitesini pek de sorgulamıyor.   
Sinan: Tombraks’la büyümüşüz nesiliz biz. O çizgi romanda Tombraks’ın arkadaşı “köfteci” vardı. Tombraks okurken canımız köfte isterdi. 
Nurhayat Gül: Tabii, çocuk gördüğü şeyi isteyecek, yapacak. Kaldı ki yaşımız ne olursa olsun etkileniyoruz. İnsanız sonuçta. Ben hastalarımın insan olduğu gerçeğini unutmuyorum. Tabii öncelikle bir doktor olarak ele alıyorum ve risk faktörlerine bakarak bir program çıkarıyorum fakat bu programı gerçekleştirme konusunda karşılarına çıkabilecek engelleri de hesaplamak zorundayım. Kişinin alışkanlıkları, çevresel faktörleri, hatta inanışları bile önem kazanıyor bir program çıkarırken. Zor bir durum tabii… Mesela peynir tüketiminin azaltılması gerekiyor mutlaka. İnflamasyon yapıyor vücutta peynir. Genel olarak süt ürünleri inflamatuar besinlerin başında geliyor. Ama peynirini asla kaptırmayacak, bunun için mücadele edecek insanlar var. Bunları ikna etmek gerekiyor. Şimdi benim de önüme dünyanın en mükemmel beslenme sistemini koysan, bunu uygulamamı sağlaman çok zor. Bu bir süreç, ikna süreci… Bu tarz diyetlerde beslenme tarzlarının kalıcı olmamasının nedenleri var. Mesela Dukan’ı, Karatay’ı din gibi uygulayanlar var. Tüm kalıplarını benimsemiş ve titizlikle uyguluyorlar. Fakat her ikisi de bol hayvansal, bol yağ, bol süt ürünü içeriyor. Tamam kuruyemiş olabiliyor ama iki zararlının arasında tane yararlı, kurtarmaya yeter mi bilmiyorum. Şekeri düşürür evet, kilo verdirir evet… Ama ne kadar mantıklı? Tartışılır. Daha da önemlisi, hepimiz çok farklıyız. Genetiğimiz birbirimizden çok farklı. Bana yarayan besin sana yaramayabilir. Mesela ben bitkisel temelli bir beslenme öneriyorum ama bazı insanlar her gün bir parça et yiyebilir, bazılarıysa haftada, hatta ayda bir parça ancak yemeli. Bu tarz kalıplaşmış beslenme reçeteleri toplumun %60’ına uyabilir belki ama %40’ına zarar veriyor. O yüzden her hasta başlı başına ele alınmalı. İnsanlar genel beslenme reçeteleri yerine kendilerini başlı başına ele alan, kişiye özel beslenme programları çıkaran uzmanlara gitmeliler.
Sinan: Sana bir hasta geldiği zaman ne yapıyorsun?
Nurhayat Gül: İnsan olarak ele alıyorum öncelikle. Holistik bakış açısı!  Aslında yaptığım iş fonksiyonel tıp. Az önce konuştuk ya, sistem tedavi üzerine kurulu, koruyucu hekimliğe zaman yok. Nasıl olsun ki? Hekimin hasta ile ilgilenme süresi devlet hastanesinde 10 dakika, özel hastanede 20 dakika. Oturup sohbet etmeye, hastayı tanımaya vakit yok. Oysa hastayı tanıman, hikâyesini dinlemen lazım… Eşiyle problemine kadar inebilmen gerekiyor bazen. Ancak ondan sonra kişiye özel bir program çıkarabilirsin. Ben bir hastayı gördüğümde kafamda bir fikir oluşuyor. Bu fikir doğrultusunda hem bilgilenmesini sağlıyorum, hem eğitiyorum. Duruma göre bir film, bir kitap önerebiliyorum mesela. Bir bilinç yaratmak gerekiyor çünkü öncelikle… Aksi takdirde diyet dediğin şey kısa sürede uygulanan ve sonuç alınan bir şey. Ama benim amacım  bundan ibaret değil. Benim amacım ve önceliğim, bir insanı elindeki değerler üzerinden tanımlayıp, yeni bir anlayışa kavuşturmak. Yeni bir beslenme ve yaşam kültüründen söz ediyorum. Bu da bir süreç istiyor haliyle. İnsan bir günde değişmediği gibi değişmesi için güçlü sebepler vermelisin eline. Bu da bence bilgi! Ha, bilgiye rağmen değişmeye direnen insanlar da oluyor elbette. %100 başarılı olunacak diye bir şey yok. Ama insan iki türlü öğreniyor; bazen başına gelince, bazen de tahmin ederek, bilinçlenerek… Başına geldiğinde süreç daha sıkıntılı oluyor, geç kalınmış oluyor. Ama bilgilenildiğinde iş daha kolaylaşıyor. Beyaz yakalılarda bu bilinç oluşuyor yavaş yavaş. Bu tabii olumlu bir gelişme. Örneğin bitkisel temelli beslenme konusundaki bakış açısı değişiyor. 
Sağlıklı Beslenmek İçin Zengin Olman Gerekmiyor!
Sinan: İşin içerisine Dukan’lar Karatay’lar falan girince iş karmaşıklaşıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor sonuçta. Biri şunu ye, öbürü zinhar sakın yeme deyip duruyor. Ama sonuçta bir insanın beslenmesinde mutlaka yer alması gereken ürünler olmalı. Şimdi 5 yaşında çocuğa anlatır gibi anlat bana lütfen. Beslenme tablosu nasıl oluşturulmalı. Mutlaka yenmesi zorunlu besinler ve bunların genel beslenme içerisindeki oranları ne olmalı?

Nurhayat Gül: Salata! Mutlaka günde 1 kg sebze tüketilmeli. Bunun yarısı çiğ, yarısı pişmiş olmalı. Bak, aslında primatız biz ve asıl beslenme kaynağımız karbonhidratlar, otlar ve sebzeler. Diş yapımız buna uygun. Evet, tamam et de yiyebiliriz. İnsanız sonuçta, tadını beğeniyoruz, e güzel de pişiriyoruz. Ama asılyememiz gereken şey ne, ona bakalım. Çeşitli hikâyeler anlatılıyor. Efendim biz avcıydık, toplayıcı değildik. On bin yıl önce genlerimiz buna göreydi. Şimdi çok fazla tahıl yiyoruz, bunları sindiremiyoruz. Genlerimiz buna uyum sağlayamadı… Hayır efendim! Genlerimizin uyum sağlayamaması diye bir şey söz konusu değil. Ama şu var ki aslında primat olarak kodlanmış olan genlerimiz sadece hayvansal beslenmeye asla uyumlanmayacak. 
Sinan: Dur, kafamı karıştırma şimdi. Günde 1 kilo sebze yememiz şart diyorsun.
Nurhayat Gül: Evet. Bunun da yarısı çiğ olmak zorunda. Özellikle koyu yeşil otlar.
Sinan: Meyve değil sebze diyorsun?
Nurhayat Gül: Evet, nişastalı sebzeler biraz daha az yenmeli. Sebze limitsiz fakat nişastalı sebze limitli tutulmalı. 
Sinan: Nişastalı sebze derken? Patates falan?
Nurhayat Gül: Patates, taze bezelye, pişmiş havuç… Ama çiğ havuçta sorun yok mesela. Ye yiyebildiğin kadar. Her gün baklagil yenmeli. Kişiye göre miktarı değişecektir fakat minimum yarım bardak. Her gün 1 öğünde mutlaka mercimek, nohut, kurufasulye gibi bakliyatlar tüketilmeli. 1 öğünde de protein yenebilir fakat temiz bir protein. Civa ya da çevresel toksinleri daha az içermesi için mümkünse organik tercih edilmeli ama biliyorum, doğru dürüst organik ürün bulmak zor. O yüzden mümkün olduğunca az yemek gerekiyor. 
Sinan: İnsan en zararsız balık diye düşünüyor ama denizlerin halini düşününce… 
Nurhayat Gül: Balık da zararlı aslında. Tüm hayvansal ürünler sıkıntılı. Bak şöyle düşün: 1 kilo et için 7 kilo tahıl kullanılıyor. 7 kilo tahılı üretmek için kullanılan suyu, petrolü, ilacı düşün. Çoğu zararlı kimyasalı aslında hayvansal beslenme sırasında alıyoruz. 
Sinan: Reklamlarda hayvanlar yemyeşil çiftliklerde keyifle otlarken falan gösteriliyor ama işin aslının böyle olmadığını biliyoruz. Hayvanlar meralarda falan yayılmıyor artık. Mera yok ki yayılsın. Son derece sıkışık ortamlarda, toprakla, güneşle, yeşille en küçük bir temasları olmadan, stres içerisinde semirtiliyorlar. Semirmeleri için bir tür yem veriliyor ki o yemin içerisinde bazen kendi yavruları bile olabiliyor. Bir tavuk tesisinde erkek civcivlerin ekonomik değeri olmadığı için yumurtadan çıkar çıkmaz ayrıldıklarını ve preslenip öğütülerek tavuklara yedirildiğini gördüm dehşetle. Normalde ot ve tahıl dışında bir şey yememesi gereken, hayvansal gıdayla beslenmemesi gereken ineklere balık, tavuk, tahıl karışımlarından oluşan tuhaf yemler yediriyorlar. 
Nurhayat Gül: Çok acı! Bunları da bildiğin zaman zaten tamamen sebzeye, bakliyata dönüyorsun. Tam tahıllara dönüyorsun. Şimdi bir gluten konusu var tam tahıllar deyince. Evet, bazılarının gluteni çıkarması gerekiyor beslenmesinden. Mesela şu aralar hipnozla gluten bıraktırılıyor. “Tek seansta şekerle glutenden kurtulun” diyen bir sistem var. Ama gluten aslında vücuda yararlı. Gluteni çıkardığınızda immün sistem zayıflıyor. Bazılarının çileğe alerjisi var diye hepimizin çilek yemekten vazgeçmemiz düşünülebilir mi? Tabii ki hayır! Bunun gibi, bazılarının glutene intoleransı var ama hepimizin yok? Bir zayıflama yöntemi olarak gluten çıkarılıyor. Nelerde var gluten? Buğdayda, tahıllarda… Ekmeği bırakamıyor çoğu insan ama ekmeği bırakmak değil ki sorun? Sanki gluten gibi algılatıp “gluteni bırakın!”… O da yanlış? Tam tahıllarda sorunumuz şu: Günlük kalori ihtiyacımızın %20’sini aşmamalı tam tahıl tüketimimiz. Yani ekmeği tamamen çıkartmak değil fakat ciddi ölçüde azaltmak durumundayız. 1 gram karbonhidrat 4 kaloridir. Hesabı buna göre yapmak gerekir. 100 gram tahıldan 400 kalori aldığımızı düşünmek gerekiyor. Kişiye göre değişiyor tabii ama mesela benim günlük hareket programıma dayalı olarak 2000 kalori tüketmem gerekiyor. Buna göre, 400 kalorinin üstüne çıkmamalıyım tahıl tüketiminde. Bunu da tercihen işlenmemiş ürünlerden karşılarsam çok iyi olur. Bulgur mesela? Kısır yap ye, pilav yap ye… Mercimek? Yemeğini yap, köftesini yap ye… Ne kadar az işlenmişse o kadar iyi.  
Sinan: Ekmek yerine bulgur tüketmek, ihtiyacımı karşılıyor yani?
Nurhayat Gül: Ekmek de yiyeceksem günlük 100 gramı aşmamalı. Ortalama bir dilim ekmek zaten 80 gram. Günde 4-5 dilim ekmek yeniyor bizde. Azaltmak gerekiyor bunu. Sıfırlamaktan söz etmiyorum, azaltmak, 100 gramla sınırlamak gerekiyor. Meyvede de durum aynı. Meyve sağlıklı bir besindir deyip, oturup 1 kilo kiraz yiyemezsin. Günlük meyve tüketimi 300-500 gramı geçmemeli. Eğer hareketli bir hayatınız varsa 500 gram ama evde oturan, hareketsiz bir insansanız 300 gram idealdir meyvede. 
Sinan: Sebze, meyve, günde 1 dilimi aşmayan ekmek… E nasıl “oh be doydum” diyecek insanoğlu?
Nurhayat Gül: Doğru, sebze meyve yanında ekmek yemeyince doymuyor bizim insanımız. O zaman sebzenin yanına bakliyat koyacaksın. Bakliyat hem çok sağlıklı, hem de uzun süren bir tokluk hissi yaratıyor. Lif içeriyor, hem karbonhidrat hem de protein içeriyor. Aslında dikkat edersen Anadolu mutfağının temel özelliklerini içeriyor önerdiğim beslenme biçimi. Ama yağı azaltmak lazım… Eskiden kıtlık zamanı, yemeğin kalorisini artırmak için en iyi çare yağı basmak olmuş. İyi de eski dönemlerde değiliz artık. Yağı devreden çıkardığında aslında Anadolu mutfağı ideal bir beslenme sağlıyor. 
Sinan: Tamam, 1 kg sebze, 300 gr meyve, ½ su bardağı kadar bakliyat tükettik her gün… Başka?
Nurhayat Gül: : Proteine geldik. Kahvaltıda 2 yumurta yiyebilirsin mesela. Hem tokluk hissi verir hem de günlük protein ihtiyacını karşılamana yardımcı olur. 
Sinan: Pardon ama tavuğa güvenmiyorsam, tavuğun kıçından çıkana nasıl güveneyim?
Nurhayat Gül: Organik! Organik de yetmiyor aslında, gerçekten serbest dolaşan tavuğun yumurtasını yemek lazım. Et tüketeceksek her şeyden önce “yetişmesi hızlandırılmamış” hayvanları tercih etmeliyiz. 
Sinan: Ben hayvansal gıdayı minimalize etmiş durumdayım. Ayda 2-3 kez balık ve çok mecbur kalırsam 1-2 kez kırmızı et yiyorum. Proteini yumurtadan karşılıyorum. Bir de mantar. Çok çeşitli mantarlarımız var, hem ucuz, hem lezzetli. Ne diyorsun mantar için?
Nurhayat Gül: Mantarda sorun yok. Ama baklagil yemelisin. 
Sinan: Baklagil yiyorum zaten ama merak ettiğim şu: Veganlar özellikle mantarın protein ihtiyacımızı karşılamaya yeteceğini söylüyorlar. Doğru mu bu? 
Nurhayat Gül: Her şeyde protein var aslında. Mantarda, salatada, baklagilde, tahılda, kuruyemişte de var. Şimdi vegan beslenme anlayışı yükselişte. Aslında yükselmek de zorunda zaten çünkü özellikle yeni neslin dünyayı kurtarabilmesinin yolu galiba veganlıktan geçiyor. 15-16 yaş grubunda vegan beslenme eğiliminin arttığını görüyorum. 
Sinan: Vegan beslenmeyi bir hekim olarak öneriyor musun?
Nurhayat Gül: Öneririm. Fakat çok dikkatli olunması lazım. Patates kızartması da vegan değil mi? Patates kızartması yiyerek vegan olacaksa hiç olmasın! Ama gerçekten bilinçli bir veganlığa evet diyorum. Bir doktor tarafından önerilecek kadar sağlıklı bir beslenme biçimi bu.
Sinan: Hayvansal gıda alınmadığında mesela B12 eksikliğinin yaşandığı, bunun da çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı söyleniyor?
Nurhayat Gül: B12 için et yemek zorunda değiliz. Kaldı ki belirli bir yaştan sonra et yesen de B12 oranı düşüyor. Yani sırf B12 eksikliği olmasın diye et yemeyi dayatmanın anlamı yok. Sorunsuz biçimde dışarıdan takviye edilebilir. Ama elbette B12 eksikliğine karşı dikkatli olunmalı. Çünkü yokluğu kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Kapsül halinde, dil altı tableti olarak ya da kalçadan ayda 1 kez iğneyle de B12 takviyesi mümkün. 
Sinan: Vegan beslenmeye bu kadar açık, destekleyen hekim çok az? 
Nurhayat Gül: Veganlıkta hiçbir sorun yok. Sadece akıllı vegan olunmalı. Proteini nereden aldığınıza bakmanız lazım. Sadece mantarla falan o açık kapatılamaz. Kuruyemiş, koyu yeşil yapraklı sebzeler bir veganın beslenme programında mutlaka yer almalı. Sonuçta doğa sadece hayvanlara vermedi proteini, aminoasitleri. Hayvansal gıda tüketmeden, akıllı bir kombinasyonla, baklagiliyle, tahılıyla, kuruyemişiyle, yeşil sebzeleriyle iyi bir kombinasyon yapılabilir. Öyle patates kızartması ve makarna yiyerek vegan olacaklarsa olmasınlar. 
Sinan: Sonuçta hayvansal gıdayı minimalize edeceğimiz bir beslenme programının altını çiziyorsun. Ama bu listeler havuz problemi gibi geliyor bana. Zaten matematikten de nefret ederim! Günlük beslenmemin yüzde şu kadarında şunu yedim, yüzde şu kadarında bunu yedim diye düşünemem abi ben. Daha kolay bir liste yapar mısın?
Nurhayat Gül: Evet hem kendi sağlığımız için hem de dünyanın geleceği için hayvansal ürünlerin tüketimini minimalize etmeliyiz. Bu bir! Şimdi gelelim “kolay reçetene”… Hiç o kadar karmaşık bir şey yok Sinan’cığım. Tabii ki oranlar, öncelikler kişiye özel belirlenmeli fakat üç aşağı beş yukarı, ortalama bir insanın sağlıklı beslenmesi için genel bir reçete vereyim sana: Her gün limitsiz sebze yiyeceksin! Yiyebildiğin kadar! 2 yumurta yiyebilirsin. Bir avuç kuruyemiş, 1-2 tane meyve, 1 bardak bakliyat, yarım bardak da tahıl. Bunları gün içerisinde istediğin gibi kombine edebilirsin. Bulguru biber dolması da yapabilirsin, istersen haşlayıp salatanın üzerinde de kullanabilirsin. Bu malzemeyle en basit yemekten en gurme yemeğe kadar çıkarabilirsin rahatlıkla. Bir bekâr yemeği de çıkar bundan, bir davet yemeği de… 
Sinan: E iyiymiş? Bu diyet işleri hep zengin işi sanıyordum ben. Ama senin listene bakınca bayağı bayağı fukara işi bu liste? Nişantaşı’nda şık bir ofiste şaka maka fukara menüsü öneriyorsun bize? 
Nurhayat Gül: Asla lüks değil, hatta tam tersi. Bunun doğru anlaşılması lazım. Bizdeki obezitenin nedeni fazla et yemek değil ama aşırı yağlı, aşırı karbonhidratlı bir beslenme anlayışımız var. Karbonhidratı da ekmekten, ucuz kalori kaynağından alıyoruz. İyi beslenmek, iyi yaşamak her insanın hakkı! Ben pahalı bir beslenmeyi değil sağlıklı ve sürdürülebilir bir beslenmeyi öneriyorum. Bak bu menüde en pahalı kalem kuruyemiş. Günde 1 avuç kuruyemiş yiyin diyorum. Daha da ucuz bir diyet bilmiyorum doğrusu 
Zeytinyağı Sağlıklı Dediysek Bardakla İç Demedik!
Sinan: Aslında bütün sorun kendimizi disipline etmekte galiba?
Nurhayat Gül: Kesinlikle öğrenmemiz, bilinçlenmemiz, kendi üzerimizde çalışmamız gerekiyor. Akdeniz kuşağında yaşıyoruz. Dünyanın en sağlıklı beslenme tarzlarından biri Akdeniz beslenme tarzı. Akdeniz beslenme tarzını bu kadar iyi ve sağlıklı yapan şey nedir?
Sinan:  Zeytinyağ?
Nurhayat Gül: Başka?
Sinan: E ot, sebze tabii?
Nurhayat Gül: Otlar evet! Bu kuşakta yetişen bitki çeşitliliği, burada yetişen sebzeler. Akdeniz tarzı beslenmenin 
Sinan: Yağdan kaynaklanmıyor yani?
Nurhayat Gül: Hayır. Tamam zeytinyağı sağlıklı, ekonomik değeri de yüksek ama günde maksimum 4 yemek kaşığı zeytinyağı tüketebilirsin ki o da zaten 600 kalori anlamına geliyor. Yani zeytinyağı sağlıklı diye bardakla içmek, olayı tamamen yanlış anlamak oluyor. 
Sinan: Valla ben zeytinyağı kullanıyorum… Ama öyle böyle edğil, bayağı bi kullanıyorum! 
Nurhayat Gül: İnceciksin sen, senin sorunun yok ki 
Sinan: Zaten anlattığın beslenme biçimini dinlerken şaşırdım. Ben tam da anlattığın gibi besleniyorum yıllardan beri. Eskiden tam bir etoburdum ama son 2-3 yıldır sadece çok mecbur kaldığım ortamlarda tüketiyorum eti. Bizim Küçükyalı pazarı muhteşem, her türlü ot sebze hem ucuz hem taze. Cevize de bayılıyorum mesela… 
Nurhayat Gül: Sende iç güdüsel olarak doğru beslenme anlayışı gelişmiş. Ne güzel!
Sinan: Ama bizim evin mutfağı da öyleydi. Sebze ağırlıklı olmuştur hep.
Nurhayat Gül: Aslında ailemiz çok belirliyor. Geçen gün yabancı bir kanalda izledim. Bir çiftçi ailesini çıkarmışlar. Çocuklar keçi peşinde koşuyor. Baba kilolu ama bakınca aslında ailenin en zayıf üyesi! Anne, 3 kızı ve 1 oğlu aşırı kilolu. Annenin bütün derdi çocuklarına iyi bakmak ama çocuklar obez! Anne çok önemli. Çocuğuma iyi bakıyorum demek bizde de yedirmek anlamına geliyor. Yesin! Aman yesin! Çok yanlış oysa… Bugün ona alışıyor ama sonra? Hastalarımda rastlıyorum buna benzer durumları. Evde sağlıklı yemek pişiyor ama çocuğa ayrıca yemek pişiriliyor. Ne pişiriliyor? Efendim köfte, pilav, makarna! Sebze yemiyor, salata yemiyor çocuk. E sen çocuğa ayrı yemek pişirirsen, asıl yemesi gerekeni yemez tabii? Yeme alışkanlığı çocuklukta kazanılan bir alışkanlık. Ebeveynin görevi çocuğu tıka basa yedirmek değil, sağlıklı yiyeceklerle beslemek. Ne kadar yiyeceğine de çocuğun kendisi karar verecek!
Sinan: Nasıl yaa? O “arkandan ağlarlar”, “çuf çuf çuf aç ağzını bakayımlar”, “ay çok boğazsız bu çocuk” lar hep yalan mı?
Nurhayat Gül: :) Çocukla mücadeleye girip, az yiyor diye bastırmak… Tabii ki böyle bir şey olmamalı. Sen çocuğa öğün arası abur cubur vermeyeceksin. Sağlıklı yiyecek ile sevdiği yiyecek arasında seçim yaptırmayacaksın. Önüne sadece ve sadece sağlıklı yemeği koyacaksın. İsterse bütün tabağını bitirir, isterse 3 kaşık yer bırakır. Açsa yer zaten. “Aman yemedi bunu, hadi sevdiği şeyi verelim” diye bir şey yok! Biz doyduktan sonra da yemek yemeğe devam eden bir toplumuz. Bundan vazgeçmeliyiz. 
Sinan: Ama doyduğumuza annelerimiz karar verir bizim?
Nurhayat Gül: Evet ne kadar korkunç bir şey düşünebiliyor musun? Aşırı yemeyi öğretiyoruz çocuğa. Doysan da yiyebiliyorsun, yenilebiliyor yani… Bu öğretiliyor çocuğa. 
Sinan: Sağlıklı bir beslenmenin yanında bol hareket öneriyorsun bütün hekimler gibi? Ama çoğumuz ofislerdeyiz. Sabah ofise girip lök gibi oturuyoruz o masaların başına, akşama kadar kalkmıyoruz. Akşam da zaten çok yorgunuz ya, eve koşup yemek yiyip geçiveriyoruz televizyonun karşısına. Nasıl olacak hareket mareket işleri?
Nurhayat Gül: Kesinlikle, %100 aktif bir hayat tarzı şart. Doğru, ofislerdeyiz. Ama bak ben mesela günde 3 saat yoldayım. Aslına bakarsan biz İstanbul gibi metropollerde yaşayanlar dayanıklılık sporu yapıyoruz. Kondisyonumuz hiç fena değil fakat tek taraflı gidiyoruz. Sürekli koşturuyoruz, yürüyoruz, oradan oraya atlıyoruz falan ama üst beden çalışmıyoruz. Günde 20 dakika bile olsa, evde kendi kendine biraz çalışsa aslında ne iyi olacak. Ama dediğin gibi o kadar yorgunuz ki, bu kadarcığına bile fırsatımız kalmıyor. 
Sinan: Niye bu kadar yorgunuz? Çoğumuz bedensel güç harcamıyoruz oysa? Bazen çok kızıyorum “yorgunum” diye mızırdanan insanlara. Sabahtan akşama o masada oturuyorsun arkadaş, taş mı taşıyorsun? 
Nurhayat Gül: Çünkü vücut alması gerekeni almıyor.  Enerjisi yok. İki tür enerji var. Ya sağlıklı yiyeceklerle alırız ihtiyacımız olan enerjiyi ya da bize hızlı biçimde enerji olarak geri dönen yiyeceklerle… Karbonhidrat ve şeker! Şekerli içeceklerle, uyarıcılarla… Kafein, çay… Sorunu anladın mı? Dipteki sorunlar yüzünden bu tarz hızlı enerji veren yiyeceklere yöneliyoruz. Bunlar da böbreküstü bezlerini yoruyorlar. Adrenalin veriyor, o an için hızlıca enerji veriyor fakat arkasından yorgunluk hissi kaçınılmaz biçimde geliyor. İçimizde sürdürülebilir enerji üretimi yok. 
Sinan: O halde beslenme kültürümüzü değiştirdiğimizde enerjimiz de artacak? Bu yorgunluklar da son bulacak? Etrafımızdakilerin canını daha az sıkacağız?
Nurhayat Gül: Evet. Aynen öyle  kendi canımızı da daha az sıkacağız. Yaşam süremiz ve kalitemiz de artacak
Sinan: Kendimizden bu kadar nasıl uzaklaştık biz?
Nurhayat Gül: Kendinden uzaklaşmayan, kendine bakanlar da var. Sağdan soldan duyduklarıyla kendine bakmaya çalışan da, kendine hiç bakmayan da var. Memleket çok sıkıntılı, insanlar hiç değilse yemek yerken zevk alacağı şeylere yöneliyor haklı olarak. Ama bu yiyeceklerin bağımlılık yaratan etkilerini de hesaba katmak gerek. Yanlış bilgi, yanlış yiyecek her yerde ve çok kolay ulaşılabilir durumda. Vapurla karşıya geçeceksin
Sinan: eskiden olsa bir tane sosisli atabilirdim mesela ağzıma?
Nurhayat Gül: tabii, sosisli, bisküvi, kek yiyebilirsin. Tost yersin. Börek yersin. Dünyada hiçbir yerde bu kadar börekçi yoktur herhalde. Karbonhidrat! Hızla enerji veren, çabucak tüketilebilen ve ucuz yiyecekler. Gerçekten gıda diyebileceğin bir tek kuruyemiş bulabilirsin o güzergahta… O da kavrulmuş ve tuzlu olanı. Oysa kuruyemişlerin 120 derecenin üzerine çıkmaması lazım kavrulurken. Trans yağ oluşuyor yoksa. Çifte kavrulmuş fındık seviyorsan mesela bitti gitti! Trans yağ yiyorsun!
Sinan: Ama çok lezzetli?
Nurhayat Gül: Evet çok güzel. Ben de çok seviyorum ama kavrulmamışı da lezzetli. Kendin kırıp yediğinde de ayrı zevki var. Kırılıp beklemiş fındığın da sorunu var mesela. Kırdın mı fazla bekletmeyeceksin. 
Sinan: Günün sonunda gerçek gıdaya geliyoruz. Beslenmenin politik yanı da burada ortaya çıkıyor. Bir yanda devletin yanlış tarım ve gıda politikaları, öbür yanda kapitalizmin şuursuzca para kazanma hırsıyla ürettiği gıdamsı ürünler. Bizler de bazen üreticisi, her koşulda tüketicisi olarak bu çarkın birer dişlisine dönüştük. Kendimizi, çocuklarımızı nasıl koruyacağız bundan?
Nurhayat Gül: Doğruyu öğreneceğiz Sinan’cığım. Bunları birilerinin çıkıp anlatması gerekiyor artık.
Sinan: Senin, benim, bizim ulaşabildiğimiz kitle çok kısıtlı. Ama bak hemen her sokağın köşesinde bitivermiş çok ucuz marketler var. Geziyorum bazen. Geçenlerde gördüm, çikolata suflesi yapmışlar abi! 6’lı paket 4 TL! Bak, bu ürünü bu fiyata üretebilmen mümkün değil. Sufle bu! Yumurta kullanacaksın bilmem kaç tane! Çikolatası var, sütü var, unu, yağı var. Şık şıkırdım ambalajı, nakliyesi, raf kârı var! Nasıl bu fiyata satılabilir? Aslında düşünsen yanına bile yaklaşmazsın o ürünün ama çatır çatır alıyor kadınlar. Az kazanıyor insanlar ve bir yandan da pompalanan reklamlarla özeniyorlar. Sahicisini alamıyorsa gibisini alıyor en ucuzundan!
Nurhayat Gül: Evet, korkunç bir şey bu! Beslemeyen, aksine zehirleyen, üstüne bir de bağımlılık yapan ürünler bunlar. TV de görüyor ve alıyor. İyi bir şey diye alıyor ve çocuğuna da yediriyor üstelik. Bilemiyorum Sinan, mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmak, bütün bunları anlatmak lazım. 
Sinan: Yoğurt yahu? En sağlıklı, en güvenilir diye bilinen bir ürün. Gıda uzmanlarını okuyorum, diyorlar ki “yoğurt diye satın aldığınız şey maalesef yoğurt değil”… İyice manyaklaştım, oturdum nohuttan maya yapıp kendi yoğurdumu evde o mayadan yapmaya başladım. Açık süt almayın diyorlar ama sonra dönüp o kutu sütleri kesinlikle almayın da diyorlar. E ne yapacağım? Günlük şişe süt ya da güvenilir kaynaktan, soğuk zincirde taşınan süt bulduğumda onu alıyorum. Bulursam keçi sütü, manda sütü…
Nurhayat Gül: Sinan’cığım keçi sütü ve peyniri de artık ticarileşti. Doğal ortamda yetişen keçinin sütünü peynirini market rafında bulamazsın zaten. O keçiler de maalesef ineklerin başına ne geliyorsa o şekilde yetiştiriliyorlar artık. Yani dağ bayır gezen keçi değil o ürünlerin kaynağı. Zaten dağda bayırda gezen keçi, o kadar ürünü sağlayacak sütü veremez. 
Sinan: Delirtme beni Nurhayat? Ne yiyip ne içeceğiz peki?
Nurhayat Gül: Organik pazarlara gideceksin, organik ürünleri talep edeceksin. Organiğe ulaşamıyorsan en azından işlenmemiş ürün tercih edeceksin. Kalsiyum sadece sütte yok. Yeşil sebzelerden de pekala kalsiyum ihtiyacını karşılarsın. Zaten kalsiyumun fazlası da zararlı… Fazla hayvansal protein, vücuttaki kalsiyumu azaltıyor. Asidik etki yaratıyor. 
Ayşe Baysal Haklıydı: Mercimek Candır!
Sinan: Vaktiyle Ayşe Baysal vardı, seni dinlerken onu hatırladım şimdi. Sabah akşam ekrana çıkar mercimek anlatırdı. Evdekiler de dinler dinler mercimeğin 72 çeşidini yaparlardı. Allah’ım ikrah gelmişti mercimekten!
Nurhayat Gül: Ama kadın haklıydı. İçeriğinde demir, protein, karbonhidrat, lif hepsi var… Yeşil mercimek çok ama çok kıymetli bir gıda! Bak meselemiz şu, averajlardan bahsedelim. Ortalama bir aile yılda kaç kez bakliyat pişiriyordur sence?
Sinan: E valla Türkiye’de çok pişiriliyordur.
Nurhayat Gül: Genellikle kışın pişirilir, yazın kimse pek yemez bakliyat. Kışın da kaç kez pişirilir? Haftada 1? 2? 3?... 
Sinan: E ne olacaktı yani? Sıkılır insan!
Nurhayat Gül: İşte bu! Sıkılır insan! O yüzden de aslında yemesi gereken şeyleri yemesi gerektiği kadar yemez. Bakliyat çok çeşitli biçimlerde pişirilebilir ve yaz kış yenebilir. Yenebilir de değil, yenmelidir!
Sinan: Çoğu insan gaz yaptığından şikayet eder? (Bahane bulacağım ya?) O yüzden ben nohutun fasulyenin mesela kabuklarını teek tek ayıklıyorum! Yorucu iş!
Nurhayat Gül: Bak, diyelim ki küçük bir bakkalım var benim. Dünyanın en iyi şeyini satıyor da olsam, orada satılmıyorsa raflarını onunla doldurmazsın. Yani ne kadar iyi, ne kadar şahane bir ürün olduğunu biliyorsun ama gitmiyor, satılmıyor işte! Şimdi vücut da böyle… Vücut da kullanılmayan bir şeyi üretmiyor. Yararlı bakteriler var mesela, bağırsaklarımızda yaşıyorlar. O yüzden deniyor ki yoğurt ye. Neden? Probiyotik! Bağırsak florasını düzenliyor yani. Ama aynı şeyi, hatta daha iyi şekilde bakliyat yapıyor. Lifli gıdalar ve özellikle bakliyat tükettiğinde, bağırsak floran düzeliyor, yararlı bakteriler üremeye başlıyor. Ama hemen değil… 1 ay, 1 buçuk ay zamanı buluyor bunu üretmesi. Düzenli bakliyat tüketmeyen bir insanın doğal olarak bağırsaklarında o lifi işleyecek yeterli bakteri bulunmuyor. Bulunmadığı için de gaz yapıyor yediğin bakliyat. Çünkü sindirilemiyor. Ozmotik basınçla şişiyorsun. Ama bu kötü bir gaz değil. Yapılması gereken şey şu: Günde 1 kaşıkla başla, yavaş yavaş arttır bakliyat tüketimini. Bak göreceksin, 1 ay sonra ne gaz kalır ne başka bir rahatsızlık. Düzenli yiyeceksin ama… Çünkü vücut ancak talep olduğunda o bakteriyi üretmeye başlıyor. Zekânı devreye sokmalısın beslenme sırasında. İhtiyacın olanı vücut sana üretir. Yeter ki talep et. Antioksidanlar nerede? Sebzede. Vitaminler nerede? Sebzede. 
Havuçtaki Beta Karoten Seni Kanserden Korur Ama ya Beta Karoten Kapsülü? 
Sinan: Eczanelerde sürü sepet antioksidan, vitamin hapları satılıyor yahu, gider bir avuç yutarım o kadar şeyi yiyeceğime? 
Nurhayat Gül: Tabii var canım? Beta karoteni ucuz ve lezzetli biçimde havuçtan alacağına git kapsül olarak eczaneden al tabii! Ama küçük bir sır vereyim, havuçtaki beta karoten seni kanserden korur ama sigara içen biri beta karoteni kapsül olarak aldığında kanserle tanışmaya hazırlan. 
Sinan: Ne diyorsun sen yahu?
Nurhayat Gül: Sistem değişiyor çünkü! Bir orkestradan tek bir kemanı alıp ona bir orkestraymış gibi muamele etmek gibi oluyor bu. Aynı şey değil. Tam besin olarak alacaksın alacağın şeyi. 
Sinan: Şu kinoa falan?
Nurhayat Gül: Eğer Güney Amerika’dan gelen kinoa ise karbon ayak izini düşünmen gerekiyor bence. Hepimizin karbon ayak izimizi küçültmemiz gerekiyor küresel ısınma nedeniyle. Karbon ayak izi yüksek olan besinleri tüketmemek bir prensibe dönüşmeli artık. Kinoa’nın Türkiye’de de yetişebileceğini düşünüyorum. Burada üretildiğinde yersin. Bu arada evet tahıl değil ama tahılın kullanıldığı yerlerde kullanılıyor kinoa. Ama protein mucizesi olarak abartılıyor bence. 100 gramında 13 gram protein var kinoanın. Ama o yüzüne bakmadığın bakliyatlarda protein 100 gramda 26 grama kadar çıkıyor. Kinoanın bence iyi yanı protein kalitesi. Bakliyata göre düşük olsa bile et gibi tam proteine sahip. Bütün aminoasitleri bir arada içeriyor. Dolayısıyla kinoaya itirazım yok. Fakat fiyatı çok saçma! Yarım kilosu 25 TL! Bence olması gerekenden çok pahalı.. Ha, diyeceksin ki yarım bardak tüketeceğim? E yine etten çok daha ucuza geldiği kesin. Yine de karbon ayak izi meselesini yabana atmamalı bence. Bak dünyanın en temiz su kaynağından gelen bir su satılıyor. Fiji su. Hakikaten bal gibi bir su, ben yurtdışında denemiştim. Şimdi dünyanın en temiz kaynaklarından birinden geliyor diye bu suyu içeceksin ama o suyun buraya, senin bardağına gelene kadar ki dünyayı kirletme sürecini önemsemeyeceksin? Bu neyin kafası?
Sinan: Beslenmeyi her aşamada bir düşünce faaliyeti olarak görüyorsun.
Nurhayat Gül: Evet… Ve insanları düşünmeye de davet ediyorum buradan :) Ben tek kişiyim, ne yapabilirim ki dememek lazım. Sen, ben, o, hepimiz değişirsek dünya değişir aslında. Dünyanın değişmesi, tek bir bireyin değişmesiyle başlar. Madem işler kötüye gidiyor, ileride yiyemeyeceğim şeylerin şimdi tadına varayım demek hem çok bencilce hem de kendi sağlığıyla birlikte dünyayı da daha kötüye götüren bir yaklaşım. Tabii ki düşünmeyenler çıkacak ama ne kadar çok insan düşünürse o kadar iyimser olabiliriz geleceğe dair….