Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

40 Gün 40 Gece Güney Amerika...

2016-10-02 02:46:42

İki gezgin, iki yol arkadaşı... İsmet Cengiç ve Cem Işık. Dünyanın bir başka ucunu dur durak bilmeden tam 40 gün 40 gece gezdi. Biz onları seyahatleri boyunca sosyal medyada paylaştıkları enfes fotoğraflarla takip ettik. Döndüklerinde hemen yakalayıp bu rüya gibi geçen yolculuklarını bizzat dinlemek istedik. İsmet Cengiç yoğun çalışan bir doktor, Cem Işık ise radyoloji teknikeri. 
Yüksek tempolu iş hayatlarından sıyrılıp hayallerinin peşinden koşmaları, gezgin ruhlarından taviz vermeyişleri, yüksek enerjileri ilham ve cesaret verici... Bu röportajın size de ışık tutması ve içinizdeki yolculuk ateşini yakması dileğiyle...

Röportaj: Saide Itır Deveci & Sinan Dirlik
Fotoğraf: Doğuş Kozal

Sinan: 40 günlük uzun bir yolculuğun mutlaka bir hazırlık süreci vardır; siz bu yolculuğa nasıl hazırlandınız?
İsmet: Aslında bu süreç rotaya bağlı olarak değişir. 40 gün 40 gece Güney Amerika gezisi için hazırlık sürecimiz 8-9 ay sürdü. 40 gün içerisinde maksimum neleri yapabiliriz, nereleri gezebiliriz diye araştırıyorsunuz; tabii planlar değişiyor sürekli. En fazla nasıl verim alabileceğimiz üzerine çalıştık. Önceden biletleri almak veya bazı yerlerde önceden rezervasyon yapmak bu geziyi ekonomik hale getiriyor. Ama böyle bir coğrafyada bu kadar kısa zamanda lojistiği halletmek çok da ekonomik olmuyor. Özel transferler, özel rehberler ayarlamak lazım. Bu 40 günlük geziyi insanlar genellikle 80-90 günde yapıyorlar. 3-4 ayda yapan da var. Bunun için kendi içsel motivasyonunuz dışında biraz da lojistik destek lazım. O da Şili’de, Ekvator’da çok ucuz değil maalesef.
Itır: Bu sıkı ve detaylı bir plan yaptığınız anlamına mı geliyor?
İsmet: Evet ama bir sürü detay var. Mesela sekiz A4 sayfası bir yol haritası var. Her şeyin saati belli. Bazı yerlerde gün ne zaman doğup ne zaman batıyor, onlar bile yazıyor. Treni kaçırmamak lazım, üstelik 15 tane uçuş var. Onun dışında bir sürü otobüs, özel transferler söz konusu. Bazı yerlerde, mesela Bolivya’da uçak kalkamayabilirdi çünkü havaalanı 4150 metrede, üstelik yağışlı bir sezon. Kafanda mutlaka bir B planı hatta C planı hazırlıyorsun. O akşam varacağımız yere gidemezsek, hemen diğer planlar devreye giriyor.
Itır: Bu yolcukta içsel motivasyonunuz neydi peki, çıkış noktanız ne oldu?
İsmet: Aslında bu gezinin tek çıkış noktası Bolivya’daki Uyuni Tuz Çölü. Burası dünyanın en büyük tuz çölü ve ocak ayı en yağmurlu sezonu. Sonsuz bir beyazlık içinde, yaklaşık 5-10 cm su birikince, biraz bulutlar da varsa, bir ayna etkisi olur. Bizim bu gezideki asıl amacımız, o anı yakalayıp fotoğraflamaktı. 
Sinan: Güney Amerika koskoca bir kıta… 40 güne hangi ülkeleri sığdırabildiniz, rotanız nereleri kapsadı?
İsmet: Önce İstanbul’dan direkt uçuşla Sao Paulo(Brezilya)’ya gittik, oradan Quito(Ekvatdor)'a geçtik. Ekvador'da; Ekvator çizgisini, kelebek bahçesini, yüzlerce gül yetiştirilen seraları, Quilotoa krater gölünü, her şeyiyle bizi hayran bırakıp su altı kaplumbağalarıyla, penguenlere, deniz ayılarıyla, dünyadaki tek yüzen iguanalarla, köpek balıklarıyla, ayrıca bin bir güzellikteki balıklarıyla beraber yüzebildiğimiz Galapagos adalarını, Cotopaxi dağını görme fırsatımız oldu. Peru'da; ilk durağımız Lima'ydı. Pisco Sour isimli içkilerini ilk orada denedik. İnsan kemikleri olan San Francisco Kilisesi'ni, özellikli başka bir içkisinden adını alan Ayahuasha isimli barını, yine çok özel sunumlarıyla damak tadımızın sınırlarını zorlayan IK restoranı, Uçsuz bucaksız And Dağları’nı, Paracas'daki mükemmel sahili olan Playa Roja'yı, Huacachinero'da bulunan Nasca çizgilerini, özel Buggy denilen araçlarla çöl manzarasını (ve çöl tepelerinde kum sörfü yapmayı da ihmal etmedik), Araquipa'da sahibi Türk olan Paladar Restoran'ı, dünyanın en derin kanyonlarından biri olan Colca Kanyon'u, Cusco'da İnkalardan kalan muhteşem kaleleri ve yapıları, Pachapapa Restoran'ı, Monasteria Hotel'i, absürt dizaynıyla ün yapan Fallen Angel'i, dünyada yapılması en riskli şeyler listesinde ilk sıralarda yer alan dünyanın en tehlikeli otelinde(Skylodge Adventure Suite) konaklamayı, Chincero'da İnkaların katlı bahçeleri olan Moray’ı, tuz bahçeleri olan Salinas'ı, Ollantaytambo'yu, dünyada görülmesi gereken yegane yerlerden biri olan Machu Picchu'yu, üzerindeki yüzen adalarda konakladığımız Titicaca Gölü'nü, yine dünyada yapılması en riskli işlerden biri olan dünyanın en tehlikeli yolunda (The Death Ride) 50 km bisiklet sürmeyi tecrübe etmek güzeldi. Bolivya'da ise ilk durağımız La Paz'dı. La Paz'da Moon Valey'i, Sucre'de Bock birasını, Potosi'de madenci kıyafetleriyle girip şampanyayla yılbaşını kutladığımız gümüş madenini, Tupiza'da atlarla kanyon gezisini, Uyuni'de tren mezarlığını, ciple üç gün boyunca dolandığımız uçsuz bucaksız Uyuni Tuz Çölü'nü, Tuz Çölü'nde kaldığımız tuzdan oteli, Volkan Caquleta'yı, Laguna Park'daki Colorado gölünü(4278 mt), Gaysers Sol de Manana'daki gayzerleri (5000 mt), Dali Çölü diye adlandırılan alandaki kayalardan oluşan görüntüleri gezmek görmek mükemmeldi. Son durağımız olan Şili'deki uğradığımız ilk yer San Pedro'ydu. Atacama, Pucara ve Moon Valey(Ay Vadisi), Arica'da dünyanın en yüksek gölü olan Lago Chunpara'yı(4515 mt), Parainacota'daki eski kiliseyi, Santiago'yu, Valparasio'da hala kullanılan troleybüslerle donanmış şehrin sokaklarına hayat katan o mükemmel grafitileri, dünyadaki ana karaya en uzak ada olan Pascalya Adası'nı, adada bulunan muhteşem Muayi heykellerini, Anakena'daki mükemmel kumsalı, İnkalara ait olan Kari-Kari dansını, Punto Aresa'ı ve son olarak da buzulların görkemindeki Patagonya'yı hafızamıza ve fotoğraf makinelerimize kazıyıp 40 günlük gezimizi böylelikle sonlandırmış olduk.
Itır: Peki bu gezinizdeki planlar arasında “görmeden ölmeyin” denen yerler mi vardı?
İsmet: Bizimkisi daha çok “kalmadan ölme” veya “kalıp keyiften öl” gezisi oldu.
Cem: Hatta “kalırsan belki ölürsün” de diyebiliriz, çünkü dünyanın en tehlikeli deneyimlerini yaşamak da vardı planlarımızda. Örneğin Galapagos’ta ben ekstra zehirli su yılanı gördüm. Bir de çok yaklaştım videoya çekmek için. Sonradan kitaba baktım da çok zehirliymiş gerçekten ve bir karış vardı aramda. Ekvator’da Cotopaxi volkanını görüntülemek için havanın açmasını bekledik. Hava açılmadı diye, Banos denen çok uzun bir salıncak var, plana onu eklemiştik. Uçurumdan bir boşluğa doğru sallandığınızı düşünün. Literatürde dünyanın en tehlikeli işleri arasında yer alıyor. Derken hava açıldı ve Cotopaxi planına sadık kaldık. Ölmememiz gerekiyormuş. 
Itır: Ekvator’dan başlayalım mı o zaman?
İsmet: Cotopaxi, Ekvator’da görebilecek en güzel yerlerden biri. 5000 metreye yakın çok güzel bir volkan. Ancak ağustosta püskürtmeye başladığı için parkı kapatmışlardı. Sonra orada Mindo Cloud Forest yağmur ormanını plana dahil ettik. Dönüşte dünyanın merkezine gittik. Cotopaxi’de volkanın yakınında bir kasabada geceyi geçirdik; ertesi sabah erkenden uyanıp benim özel ilgi alanım olan çiçekleri keşfe çıktık. Dünyanın en güzel gülleri Ekvator, Kenya ve Tanzanya’da yetişiyor. Gül bahçelerini görmeden olmazdı. Orada yaklaşık 10 cent’lik gülü burada 7 dolara sattıkları seralardan geçtik. Daha sonra 3800 metrede bir volkan gölü olan Quilotoa’ya yürüyerek çıktık. Biraz yorucuydu ama farklı bir deneyimdi. Sonra Galapagos’u dört gün boyunca tekneyle gezdik.
Cem: Galapagos’u daha çok ben istedim bu kadar yolu gelmişken. İsmet fazla popüler yerleri sevmiyor. Güney Amerika dediğinde milletin ilk aklına gelecek yerlerden biri de Galapagos’tur, bu yüzden biraz önyargılıydı ama sahili o kadar güzeldi ki gittiğimizde şok olduk. Foklarla, penguenlerle, kaplumbağalarla, deniz aslanlarıyla yüzüyorsunuz. Böyle bir ortam var ama tabii bir taraftan sualtı kameralarını korumaya çalışıyorsunuz. Genel olarak Ekvator’da keyif aldığımız anlar, yukarıdan manzarayı izlemek, suyun altını keşfetmek ve ekvator çizgisinde tek ayağımız sağa tek ayağımız sola durmak oldu. 
Itır: Ekvator’dan sonra sırada Peru mu var?
İsmet: Evet ondan sonra Peru’ya gittik. Önce Lima’da kaldık. Orada yaklaşık 19 saat geçirdik, çünkü her şeyi gezebiliriz 18-19 saatte, o kadar iddialıyım. İlk başta otele gittik, biraz havuza girdik. Orada da bir rehber ayarlamıştık. Adam bizi 4-5 saat kadar gezdirecekti ama gelmedi. Sonra biz daha iyi gezeriz dedim ve düştük yollara. Rehberin götüreceği yerlerden daha iyi bir şekilde gezdik. Hatta Pisco Bar’a bile gittik 
Cem: Başta şehir merkezine gittik. Sonra iskeletlerin olduğu manastıra gittik. Fotoğraf çekmek yasaktı ama çektim. Meğer herkes birisinin çekmesini bekliyormuş. Peruluların bir içkisi var, Pisco Sour diyorlar. Üzüm brendisinden yaptıkları, yumurta akı da koydukları, biraz da üzüm suyu koydukları değişik bir kokteyl ama güzel. Sert ve tatlımsı aroması olan bir içki. Etkisi dört duble rakıya bedel.  
İsmet: Şok! Sonra tekrar otele döndük ve oradan akşam yemeğine önceden yer ayırdığımız, hem Peru’da hem de Lima’da şubesi olan IK restorana gittik. Güney Amerika’nın en iyi mutfağı Peru’da. Hikâyesi de şöyle: Bunlar Peru’da yaşayan Hırvat kardeşler. İspanya’da çok iyi restoranlarda yardımcı şef olarak çalışıyorlar, daha sonra geri dönüyorlar restoran açmak için. Kardeşlerden biri ölüyor, diğeri de o hayalindeki restoranı açıyor ve abisinin isminin ve soyadının baş harflerini koyuyor. İvan Kisic.. Tadım mönüsünden 10-12 çeşit yemek seçerek bir lezzet şöleni yaşadık. Sunumuyla da ayrıcalıklı bir restoran.  
Sinan: Güney Amerika Mutfağı dendiğinde akla ne geliyor?
İsmet: Genel olarak Güney Amerika’nın batısında, deniz kenarı ve dağlardan bahsedebiliriz. Deniz kenarında balığı genellikle Ceviche dedikleri şekilde çiğ olarak, limonla marine ederek tercih ediyorlar. Ceviche daha çok Peru ve Şili’de var. Dağlar daha çok et ağırlıklı. Lama ve alpaka eti yiyorlar. Peru mutfağında balık var, çiğ balık. And Dağları’ndan gelen patates, peynir. Tabii Guinea Pig de yiyorlar, kobay dedikleri fare. O aslında Quechualıların yani İnkaların çok eski bir yemeği.
Cem: Ama çok güzel yapıyorlar. Ben belli bir noktadan sonra boğuldum ama İsmet hiçbir zaman vazgeçmedi. O her şeyi yer, yedikten sonra “kötüymüş” diyebiliyor. Ben bazen seçici olabiliyorum. Kahvaltıları bizimle hiç özdeşleşmiyor. Kahvaltıları tatlı üzerine kurulu olduğu için meyveli yoğurtları klasik. Bol karbonhidrat var, özel bir kahvaltıları yok. Yoğurdu da dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Yunan yoğurdu diye biliyorlar.
Itır: Bu yolculukta adrenalinin tavan yaptığı anlara gelsek mi acaba?
Cem: Adrenalin deyince, Güney Peru’da Nazca Çizgileri’ni görmeye gidişimiz geliyor aklıma. Büyük bir arazide bazı şekiller var, astronot şekli, kuş şekli gibi. Bunların uzaylılar tarafından yapıldığı söyleniyor. 14 kişilik bir uçakla havalanıp, fotoğraflarını çektik. Ancak pilot biraz psikopat çıktı. İsmet ölüyordu! Terlemeye başladık. Uçak dar ve havasız ve adam sürekli kontrolsüz bir biçimde savaş uçağı gibi dalış yapıyor. Uçağa binmeden önce ve indikten sonra sonraki halimiz asla aynı değildi ama çok eğlendik.
İsmet: Daha birçok şey var aslında. Kum sörfü var mesela, büyük kum tepelerinden aşağı doğru snowboard tahtasıyla üzerine yatıp inanılmaz bir hızla gidiyorsun. Dünyanın en derin kanyonları Peru’da, biz de Colca Kanyonu’na gittik ve iki gün boyunca trekking yaptık. Kanyona inince şahane bir vahaya geliyorsun, orada yüzdük. Ertesi gün durmadan devam ettik; 1800 metreden 3000 metreye tırmandık. Riskli ve dümdüz bir duvar gibi bir tırmanıştı, orada da Cem ölüyordu! Az kalsın katırlara yükleyecektik, orada katırlara taksi diyorlar, neredeyse taksi tutacaktık yani. Sonra yine heyecan dolu bir konaklamamız oldu. Dünyanın en tehlikeli oteli Skylodge Adventure Suites’te uçurum kıyısında bir kapsülde kaldık. Buradaki risk şu: Yaklaşık 2800 metre yükseklikte, bir deprem bölgesinde ‒ki biz gitmeden hemen önce deprem olmuştu‒ altında desteği olmayan, sadece yamaca çakılı 1,5 tonluk bir kapsülün çerisinde 14 saat geçiriyorsun.
Itır: Dünyayı gezmek nasıl bir şey?
Cem: Klişeleşmiş yerler dışında farklı kültürlerin, farklı karakterlerin yaşadığı yerleri görüp onlara tanık olmak bambaşka bir şey. Örneğin, Avrupa’nın birçok şehri birbirine benzer. Her birinin farklı bir özelliği vardır, yapısal anlamda da değişiktir ama İsmet’le benim gittiğimiz yerler öyle herkesin gittiği yerler değil. Bunu da kimse gidemez diye söylemiyorum ama, ne bileyim Yemen’dir farklı karakteri olan yerlerden bir tanesi. Kuzey Kore, Tibet, Nepal... Hem farklı yemek kültürleri, davranış kültürleri, farklı inanış sistemleri olan yerler. Gezmek hayat görüşünü, insanlara bakış açını değiştiriyor. Bazı insanlar denizi görmeden ölüyor. Kendi köyünde yaşayan insanlar var ve kendi çemberinden çıkmayıp hiçbir zaman hiçbir şeyi tanımamış insanlar var. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak biz de farklı değiliz aslında. Biz sadece belli sistemin içindeyiz. Bize öğrettikleri, bizim öğrendiğimiz şeyler var ama ne kadar doğru. Bunu öğrenmek için ancak bir karşıtının olması lazım. Biz de bu karşıtlığı sağlıyoruz. Hem kendimizi, hem de gerçekten gerçek dünyayı tanımamız anlamında bu karşıtlığı hissedebiliyoruz.
Itır: Peki, gezgin olmak biraz da kahramanlık mıdır? 
İsmet: Biraz da kahramanlık yapıyoruz. Bolivya’da 4400 metrede bir gümüş madenine indik. Biz girerken başka madencilerin olacağını zannediyorduk ama kimse yoktu. Zifiri karanlıkta, hiçliğin dibinde yaklaşık 2 saat yürüyorsun, bazı yerler 60 cm ve eğilerek geçiyorsun, bazı yerlerde dizine kadar su var. Bir madenci rehberimiz var ama düşünüyor insan, “Bu adam burada kalp krizi geçirse ne yaparız?” diye. Doktorsun ama telefon bile çekmiyor. Hadi adamı kurtardık, biz ne yapacağız, nasıl çıkacağız buradan... Çok stresliydi. Ama madencilerin ne kadar zor şartlarda yaşadığını o anda anlıyorsun işte. Oradan çıkınca kendimi kahraman gibi hissettim.
Sinan: Dünyayı gezdim, memleketim gibisi yok diyenlerden misiniz?
İsmet: Yok ben öyle değilim. Bütün dünyada her yerin kendine özel güzellikleri olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bu ülke kendi ülkemiz elbette özlüyor insan. Ama dünyayı da bir bütün olarak görmek lazım. 
Cem: Bence de. Zaten yapmaya çalıştığımız şey, kendi çemberimizi kırıp başka yerlere ulaşmak, başka insanları, kültürleri tanımak. Gezmek hayat görüşünü, insanlara bakış açını değiştiriyor. Bazı insanlar denizi görmeden ölüyor. Kendi köyünde yaşayan insanlar var ve kendi çemberinden çıkmayıp hiçbir zaman hiçbir şeyi tanımamış insanlar var. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak biz de farklı değiliz aslında. Biz sadece belli sistemin içindeyiz. Bize öğrettikleri, bizim öğrendiğimiz şeyler var ama ne kadar doğru. Bunu öğrenmek için ancak bir karşıtının olması lazım. Biz de bu karşıtlığı sağlıyoruz. Hem kendimizi hem de gerçekten gerçek dünyayı tanımamız anlamında bu karşıtlığı hissedebiliyoruz.
Itır: Bugüne kadar kaç ülke gezdiniz?
İsmet: Aslında çok da gezmedik, 60 civarıdır. Bana sürekli bunu soruyorlar, gezmediğin yer kaldı mı diye. Aç haritayı bak diyesim geliyor. Elbette daha çok gezilecek yerler var; dünya birkaç ömrün yetmeyeceği kadar büyük bir yer. Amaç pasaportta damgaları sayıp, ben her ülkeyi gezdim demek değil. Adam gidiyor oraya, sonra aynı uçakla geri dönüyor, sonra da dünyayı gezdim diyor, bu gezginlik değil.
Sinan: O kadar yer geziyorsunuz, renkli, çeşitli bambaşka dünyaları keşfediyorsunuz. Döndüğünüz zaman bir mutsuzluk oluyor mu? Veya eh, burası işte duygusu...
İsmet: Olmuyor, sonuçta ben ülkemi seviyorum. Türk olmaktan da gurur duyuyorum. Sonuçta dönüp dolaşıp geleceğimiz yer ülkemiz, zamanında elimde fırsat vardı Amerika’ya gidebilirdim ama istemedim.
Cem: Ben sınır çizmiyorum. Tabi ki Türk’sün, o bayrağı her yerde taşıyorsun, temsil ediyorsun ama dünyayı tanıdıkça o çemberi kırıyor insan. Sınırların olmamasına inandığın anda ülke kavramı ortadan kalkıyor.
Sinan: Yani silikleşiyor mu milliyet kavramı?
Cem: Benimki tam milliyetçilik değil; ülkemle kendi kendime mutlu olma şekli diyebiliriz. Sonuçta gezdiğimiz ülkelerin insanlarının içinde de mutsuzluklar var. Biz onları dışarıdan görüyoruz. Mesela Bolivya çok fakir bir ülke. Daha iyi anlamak için beraber birçok zamanı paylaşmış olmak lazım. İster istemez yüzeysel kalmak zorundasın. Bunu engelleyemezsin. Ya çok uzun zaman ayıracaksın ya da kısa zamanda tanımaya çalışacaksın. İkisinin arasında çok fark var. Hayatımda ilk defa birçok Türk’ün yaptığı gibi yurt dışına Prag’a gittim. Döndükten sonra hayal kırıklığı yaşamıştım. Dönüş yolundaki binalar ve gözüme takılan diğer detaylar çok kötüydü. Bir arkadaşım bana Prag nasıl bir yer diye sormuştu. Bütün binaların Haydarpaşa Garı gibi olduğunu düşünsene dedim ve onda öyle kaldı. Geri döndüğümüz zaman bizim gerçekten mimariye düşkün olmadığımızı, yalapşap evler yaptığımızı görebiliyoruz. Orada bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Bir de insanlar samimiler, nerede olurlarsa olsunlar. Dünyanın birçok yerinde öyleler Kuzey Kore hariç:).
İsmet: Belki onlar da öyle ama konuşamıyorsun:).
Cem: Konuşmuyorlar ki, sana bakmıyorlar bile. Tanımadığın bir insana merhaba dediğin zaman burada insan endişe ediyor benden bir şey mi isteyecek diye. Ama orada öyle değil, cinsiyet ayrımı da yok. Ne olursa olsun, duruyorlar konuşuyorlar, muhabbet edebiliyorsun, hemen bağlantı kurabiliyorsun. Gerçi kişiden kişiye de değişir, enerji yakaladığın zaman biraz daha değişiyor ama bizimkiler kadar soğuk değiller. Bizler biraz daha önyargılarımızı yenememişiz o konuda, biraz daha arka plandayız.
Sinan: Gezdiğiniz yerler arasında çok beğenip, bayılıp, buraya yerleşmeliyim dediğiniz yerler oldu mu?
İsmet: Hiç olmadı.
Cem: Benim bir tane oldu. Küba’da, Trinidad...Orada merdivenler denen bir yer var. Her akşam müzik yapılıyor. Merdivenlerde herkes var. Gecenin birinde o merdivenlere gitmiştik, canlı müzik var, insanlar dans ediyor, oranın yerel çocuklarıyla konuşuyorsun... Ama gerçekten o merdivenlere herkes uzanmış muhabbet ediyor, kimin kim olduğu önemli değil. Orada o bahsettiğim sınır kavramı yoktu. Kafanı koyduğun zaman yıldızlar resmen elinin altında ve ben çok keyif almıştım. Fotoğraf çekmek için şehri dolaştığımızda da her şey mükemmeldi. Çünkü bütün evlerin kapıları açık, hırsız yok, katil yok. İstediğin saatte kız erkek hiç fark etmez, istediğin şekilde dolaşabiliyorsun. Herkes müzik yapıyor. Belki maddi anlamda sıkıntıları olabilir ama insanlar mutlular. Her zaman söylerim; insan mutlu olmak için yaşar. Biz de bir şeylere ulaşmak için çaba sarf ediyoruz ama ulaşmaya çalıştığımız tek nokta mutlu olmak. Mutluluk kavramı geniş bir kavram gerçi ama onlar orada bunu yakalamışlar bir şekilde.
Itır: Uzun süreli yolcuklarda valizi nasıl hazırlıyorsunuz; mesela bu gezide neleri aldınız yanınıza?
Cem: İki ayakkabı, terlik, şapka, gözlükler, çoraplar, bol tişört, polar, yağmurluk, eldiven... Çok yürüneceği için dayanıklı çorapların olması şart, ayrıca ayakkabıların kaymaması ve su geçirmiyor olması lazım. Çok rahat iki çift pantolon da önemli. Orada kuru temizlemeye verdik çoğunu.
İsmet: Biz burada hemen hemen hiçbir yerde 36 saatten fazla kalmadık. 18 saat hatta 1-2 saat kaldığımız yerler de oldu. Dolayısıyla o çamaşırı bekleyecek vaktimiz bile olmadı bazen. Şimdi şöyle bir sorun var burada. Coğrafya çok büyük. Sen burada denize de giriyorsun, 5000 metrede -5,-10 derecede de oluyorsun, normal havada da oluyorsun. Dolayısıyla çok farklı kıyafet alıp, iyi bir eşya planlaması da yapmak gerekiyor.
Itır: Peki bu kadar ısı kaybı ve değişkeni vücudunuz nasıl tolere ediyor, hastalanma riski yok mu?
İsmet: Burada yükseklikten kaynaklanabilen dağ hastalığı riski var. Biz yavaş yavaş çıktık. Gerçi ikinci gün direkt 2800 metreye çıktık ama bizi etkilemedi. Sonra 3500’e çıktık yine etkilemedi. Zamanla alışıyorsun, Peru zaten yüksek. Sonra bir günde 0’dan 4500’e çıkıyorsun  ve artık vücut tolere etmeye başlıyor. 
Cem: Aslında ikimiz de irtifaya alışık olduğumuz için şey olmuyor. Daha önce bunun testini yapmıştık burada da tescilledik yani.
Itır: Size göre bu gezinin “en iyiler” listesinde neler var?
İsmet: Bence bir numara Bolivya’daki Altiplano ve bütün o coğrafya; Uyumi Çölü, Laguna Colorada, Verde, Dali Çölü, La Paz’daki renkli yerel pazarlar. Patagonya ve buzulları da bu listeye girer. Ayrıca Peru ve Bolivya arasında kalan Titikaka Gölü’nde kaldığımız yüzen ada, dünyanın en tehlikeli oteli ve ölüm yolunda 50 kilometre bisikletle devam etmek diyebiliriz.
Cem: Bir de klasik olan yerler; Galapagos, Machu Picchu, Paskalya Adası’nı da ekleyebiliriz. Bolivya’daki Tuz Otel’de kalmak da çok ilginçti. Altiplano’da şehrin duvarlarını süsleyen grafitiler de hayranlık uyandırıyor.
Itır: Günün sonunda, bazen tek bir fotoğraf için bile dünyanın bir ucuna gidilir mi yani?
Cem: O bizim hayalimizdi. Uyuni Çölü’ndeki o kareyi çekmekti… Maalesef orada olduğumuz gün yağmur yağmadı ve görüntüyü yakalayıp fotoğraflayamadık. Şans işte! Ama biliyor musunuz? O fotoğrafı çekebilme ihtimali bile heyecan vericiydi.
İsmet: Gidilir! Öyle olmasaydı belki bu 40 gün de olmazdı.