Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Vera Hanım: Bu ülkede herkes azınlık!...

2016-10-02 04:37:35

Tatyos BeyVera Hanım’la İmparator Theodosius tarafından beşinci yüzyılda yaptırılan günümüzde artık çok da bakımlı olmayan surların orada, Fener Balat'da patrikhaneye yakın bir yerde buluşup, gazete kağıdına sarılı biralarımızı içerken sohbet ettik. Kendisinin çayla pek arası yok malumunuz.

Tatyos Bey: Bu topraklarda Rum bir kadın olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?
Vera Hanım: Bu topraklarda kadın olmak yeterince zor. Hele yüzlerce senedir sürekli ihanetle suçlanan bir azınlığa ait kadın olmak daha da zor. Ben genelde ismimden dolayı Ermeni Cemaati ile karıştırılıyorum. Hani şu "Madem ki Ermenisin istemeden vermelisin.” denilen azınlık. İnsanların kafasına ama eğitimle ama sosyal hayatta, gerek direk, gerek subliminal mesajlarla yerleştirilmiş bir "azınlık ihanet eder" algısı var.  Benimle tanışıp normal bir insan  gibi “yardımsever”, “iyi” vs. hareket etmeme şaşıran insanlar tanıdım. Kaza ile en küçük bir zaafınızda ya da yanlışınızda ise "Aman zaten Rum” ya da “Ermeni dölü" denilerek yaftalanmaya da alıştım. Misal, herhangi bir sosyal olayda göz altına alınayım emin olun bir Kürtler bir de ben en çok polis şiddetine maruz kalırız ki kaldım tecrübe konuşuyor. :))) Özetle bir avantajı varsa da ben henüz yaşamadım.
Tatyos Bey: Çocukluğunun İstanbul’u ile günümüz İstanbul’u arasındaki değişimler nelerdir?
Vera Hanım: Çocukluğum Karadeniz'de geçti; zaman zaman tatile geldiğimizde Beşiktaş Akaretler semtinde sokakta oyun oynayabiliyorduk. Sokaklar güvenliydi. İnsanlar daha fazla gülümsüyordu ya da ben çocuk olduğum için bana gülümsüyorlardı. Şimdiki İstanbul'la çok farklı olduğunu, ben yaşamamış olsam dahi yaşayan yakın bir çevrem var. Özellikle 6-7 Eylül Olayları ile Yunanistan'a dönen Rum'lar. Size yaşadığım bir olayı anlatayım; 5-6 sene önce Yunanistan'dan Paskalya zamanı bir gezi gurubu getirdik. Hepsi yaşlı, zamanında İstanbul'da yaşamış insanlar. Neyse, içlerinde en yaşlısı olan bir kadın bana bir adres uzattı. Adrese baktım, Tarlabaşı'nda bir yer. Kadına oraya gidemeyeceğimizi çok riskli olduğunu anlatıyorum, kadın Nuh diyor, peygamber demiyor; ağlamaklı gözlerle bana bakıp "Ben bu yaşımda bu geziye onun için katıldım kızım, lütfen ölmeden önce orayı görmem lazım.” diyor. En sonunda dayanamadım "Peki yarın sabahtan guruptan ayrılalım. Ben sizi gelip otelden alacağım ama yanınızda çanta takı her hangi değerli bir eşya olmasın olur mu?” dedim. Kabul etti. Ertesi sabah otele gittim lobide hazırlanmış beni bekliyor. Yakın mesafe olmasına rağmen bir taksi çağırdık. Kadına "Kyria, ben taksiciye yavaş yavaş gitmesini söyleyeceğim elinizde ki adres Tarlabaşı fakat sokak isimleri hep değişti. Siz aradığınız sokağa ana caddeden girişi hatırlayabilir misiniz?” dedim. "Hatırlarım  moro mou, hatırlarım.” dedi. Yavaşca taksi ile ilerlemeye başladık. Kadın burnunu cama dayadı, neredeyse nefes bile almadan pür dikkat seyrediyor. Karakola gelmeden bir evvelki sokağın başında "Burada duralım.” dedi. İndik, yavaş yavaş sokakta yürümeye başladık. Sokak nasıl idrar ve pislik kokuyor tahmin edersiniz. Kadın bir yandan derin derin sokağı koklarken gözü hep yukarılarda evlerde, yürürken önüne hiç bakmıyor. Aklım çıkıyor düşecek diye koluna girdim "Aman" diyorum "Yavaş yavaş yürüyelim.”. Biraz daha ilerledikten sonra bir yan sokağa daldık. Sokağın başında durdu. Çatallaşmış sesi ile “Buradan." dedi. Dönüp yüzüne baktım, çocuk gibi ağlıyor. Üç-dört köhnemiş apartman geçtik. Boyaları dökülmüş, kirden pastan ilk rengi seçilemeyen bir apartmanın önünde durdu. Duvarına yüzünü dayadı artık sessiz sessiz değil hıçkırarak ağlamaya başladı. "Ben bu sokakta doğdum, bu apartman babamlarındı, şu karşı apartmana halam gelin gitmişti. Bu sokak Paskalya zamanı tarçın kokardı, sarma kokardı, süt kokardı; yazın hanımelinden çiçekten balkonlar gözükmezdi. Ne yaptılar buraya? Kim sevmedi bu kadar bu evleri?” diyor. Susuyorum. Mahalle sakinleri de pür dikkat hafif tedirgin bizi kesiyor, belki de içlerinden "Heh yine malını mülkünü sormaya gelen biri daha.” diyorlardı, bilmiyorum. Kyria bana dönüp "Evime girmeme izin verirler mi?” dedi; “Soralım." dedim. Yok, izin vermediler. Birisini ağlarken görünce dayanamam yapım böyle, ben de ağlamaya başladım. Ağlaya ağlaya çıktık sokaktan. Sonra bana "Keşke görmeseydim moro mou, hep hatırladığım gibi rengarenk tertemiz mis kokulu kalsaydı aklımda.” dedi, yine bir şey diyemedim. Özetle İstanbul elbet değişti. İstanbul'u İstanbul yapan  kokusunu, dokusunu, renklerini bir bir kazıyorlar, doymadılar. 
Tatyos Bey: Yunan halkı ile Türk halkının benzerlikleri, farklılıkları nelerdir?
Vera Hanım: Biri tezek biri bok. Öfkelenmeleri, boğazlarına düşkünlükleri, müzikleri, güldükleri şeyler, inanç konusunda ki bağnazlıkları, kurallara uymamaları ve hatta milliyetçilikleri. Eğer müslümanların inançlarında kadın örtülüp saklanacak bir şey gibi görülmese ve alkol serbest olsaydı inanın iki ülkeyi birbirinden ayırmanız mümkün olmazdı. Temel farklar elbette yok değil ama bu da sosyal bilinç ve eğitim seviyesi ve geçmişin verdiği kültürle şekilleniyor. Misal, bizdeki hükümetin şu an yaptığı insan hakları ihlallerini ya da yolsuzlukları ya da aklınıza gelen tüm şeyler diyeyim de sansürlenmesin, Yunanistan’da yapılsaydı o parlemento yıkılır, taş taş üstünde kalmazdı. Yunan halkı gerçekten sinmez, alanlardan indiremezsiniz. Misal, Atina'da Anarşistler tarafından kurtarılmış bir bölge olan  Exarchia'ya polisler hala destursuz giremiyor. Çevre bilincimiz de farklı, Yunanlı doyduğu yeri korur. Örneğin denize tek çöp atamazsınız, atmazlar. Deniz ürünleri önemli bir besin kaynağı. Deniz resmen kutsalları gibidir. Bizde zeytinlikler devlet eli ile yok edilirken orda dağa bayıra devlet eli ile bir dolu yeni zeytin fidesi dikiliyor.
Tatyos Bey: Sıkı bir Dostoyevski hayranı olduğunu biliyoruz. Dostoyevski ile ilgili bize ne anlatabilirsin?
Vera Hanım: Hemen hemen herkesin Dostoyevski denilince aklına kumar borcu ya da tutuklandığı zaman son anda idam edilmekten kurtulduğu gibi bilgiler geliyordur. Ben size, hayır Dostoyevski kumarbaz değildi, demeyeceğim tabi ki kumarbazdı fakat sefaletin nedeni sadece oynadığı kumar değildi. Abisinin ölümünden sonra ortaya bir dolu alacaklı çıkıyor. Dostoyevski çok çok dürüst ve bir o kadar muhasebeden ya da üç kağıttan anlamayan birisi. Çok sonradan (karısı Anna'nın günlüklerinde verilen bilgiye dayanarak) senelerce boşuna bir dünya sahte senet ödemeleri yaptığı hatta bu senetleri düzenleyen kişilerin genelde Dostoyevski'nin anlaşmalı olduğu yayın evleri ya da  gazeteler olduğu ortaya çıkıyor. Gelen tokatlamış giden tokatlamış anlayacağınız. Hayatının hiç bir evresinde Turgenyev gibi yayıla yayıla, rahatça uzun süreler çalışarak yazamamış. Hep bir "Senetin ödemesi yaklaştı daha Çabuk daha hızlı yazmam lazım.” diyerek yazmış. Dostoyevski aşırı rus milliyetçisi ve bağnazlık derecesinde dindar. Bir çok kişi nedense kendisini ateist sanıyor ama değil. Osmanlı-Rus Savaşı’nda "Meryem Ana" kilisesine gidip geceden sabaha kadar Rus ordusunun galibiyeti için dua ediyor misal. Sanırım çok az kimsenin bildiği bir bilgi de yemek takımlarına düşkünlüğü. Sofrada zarafeti çok seviyor. Yemek takımlarını zırt pırt rehinciye kaptırdıkları için hastalanacak kadar seviyor. Hatta bir keresinde yurt dışında iken uzun yürüyüşlerinden birinde, bir konakta müzayede yapıldığını görüyor. Merak edip içeriye girdiğinde ölen bir asilin eşyalarının satıldığını anlıyor. Orada gördüğü bir yemek takımına hayran kalıyor fakat takım çok pahalı ve tamamını alması mümkün değil. Aynı takıma alıcı gözlerle bakan bir yaşlı kadını da fark ediyor. Kadın da takımı istiyor ama onun için de çok pahalı. Konuşup anlaşıp takımı beraber alıyor ve yarı yarıya paylaşıyorlar. St. Petersburg'a gitme imkanı olup da Dostoyevski'nin evini ziyaret edebilirseniz, bu takımdan kalan bazı parçaları görmeniz mümkün. Rahmetli çok zevkli adammış, karısı Anna ise daha sıradan. Normal dümdüz bir etek, buluz, şal Anna'ya yeterken, Dostoyevski onu bu şekilde görmekten üzüntü duyuyor ve karısının kıyafetlerini kendisi diktiriyor. Ona çok zarif takılar şallar alıyor. Misal, çocuklarına da çok düşkün bir baba. O dönem Rusya'sında kimse çocukları ile saatlerce oyun oynayıp çocukları ile vakit geçirmezken, o bunu yapıyor. Hatta çocuklarının iyi beslenmesi için bir inek alıp daha sonra kaybolan ineği saatlerce arayıp buluyor. Şarap, votka ve çay en sevdiği içecekler. Haşlanmış tavuk, mantar; fındık, bal ve şekerlemeler de en sevdiği yiyecekler.
Tatyos Bey: Rum mutfağının tarihi zenginliklerinden bahseder misin?
Vera Hanım: Rum mutfağı bölgesel olarak şekillenen ve zenginleşen bir mutfak. Trabzon Rumları’nın, Kapadokya Rumlarının, Ege Rumları’nın mutfağı ayrı; tüm bu mutfaklarla birlikte Ermeni, Gürcü, Arap mutfaklarından da beslenerek oluşmuş Bizans rumlarının mutfağı ayrı. Özetle yemeğe içmeye çok düşkün ve bunun şölen havasında geçmesini seven bir halkın mutfağı. Otların, deniz ürünlerinin, etlerin, bakliyatın ve baharatın şöleni. Sadece etçil ya da otçul değil. Bu mutfağın gelişmesinde yüzlerce yıldır gelenek haline gelmiş uzun akşam yemeklerinin önemi büyük. Rumlar her şeyi akşam yemeğinde konuşur. Sabah kahvaltısı öğlen yemeği hiç önemli ve vakit harcanacak bir şey değildir onlar için; tüm maçın hazırlığı akşam yemeğine saklanır. Öğlenden hatta bazen sabahtan hatta bazen bir gün öncesinden akşam yemeğinin hazırlıkları başlar. "Bir kızın en büyük çeyizi yaptığı mezeleridir.” derler. Masa ne kadar iyi donatılmış ve ne kadar zenginse o kadar uzun oturulur. Belki de kocalarını evde tutmak içindir. :))) Bir gün Burgaz Ada’da, 70 yaşlarında bir Rum teyze ile denize giriyorduk. Çok çok gençtim o zamanlar 18 yaşlarında falan. Buz gibi bira eski kaşar ve deniz. Bana dönüp son derece işveli bir tarzda "Koukla mou bu türkler kocalarını elinde tutmayı bi öğrenemediler. Akşam adam eve girince hemen başlıyorlar şikayete. Fatura diyor, çocuk diyor, komşu halı silkeledi diyor. Hep diyor. Öyle denmez o pat diye. Hazırlayacaksın sofranı, süreceksin kolonyanı, oturacaksın içeceksin. Sen içmeyeceksin onunla, bil o zaman o başkaları ile içecek. İçerken usul usul de, fatura de iki gülümse çocuk de, iki gülümse komşu de. Ama gülümseyerek, yerken içerken de. Sonra da diyorlar "Ahmet Maria'ya kaçmış.” kaçmasın da ne yapsın? Her şeyin çözümü yemekte içmekte, na bu sana ders bak. Bu hep böyle. İnsan acıktığı sürece bu böyle.” demişti. Tabi ben hemen "kadın erkek eşitliğinden kadının evin içinde köleleşmesinden" bahsettim de o galiba dinlemedi. Umarım mutfağımız erkeklerin mutluluğu için gelişmemiştir. Ne diyeyim? 
Tatyos Bey: Bu ülkede azınlık olarak kendini nasıl hissediyorsun?
Vera Hanım: Bu ülkede artık sadece farklı inanca inananlar azınlık değil. Bu ülkede yaratılan düzene karşı gelen, düşünen, sorgulayan herkes azınlık. Sen de azınlıksın.