Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ucupak: "Babam Kürdüm dediğinde estağfurullah derlerdi"

2016-10-02 04:38:01

Tatyos BeyTatyos Bey'in bu haftaki konuğu twitter'ın en güzel küfür eden adamlarından biri: Ucupak. Köprülü Kanyon'da buluştular ve viski eşliğinde yaptılar bu röportajı:
Tatyos Bey: Hikayen nasıl başladı cano?
Ucupak: Herkesin hayatı kendine ilginç, şimdi benim çok ilginç bir hayatım oldu deyip ukalalık yapmamam lazım ama gerçekten benim hayatım çok ilginç iaşsdlfkjghds neyse. 1,5 yaşında beyin kanamasına bağlı çocuk felci geçirdim, çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın büyük çoğunluğu hastanelerde geçti. 1,5 yaşında girdiğim hastaneden 5 yaşında çıktım. Tabii bu durum aile için çok yıpratıcı, benim üzerimde etkileri ne onu bilmiyorum :). Yarı deli bişey oldum çıktım ben de. O dönemlerde çocuk aklımı en çok karıştıran şey (ki bu da artık yürümemden umudun kesildiği zamanlara denk gelir) en gelişmiş, en teknolojik aletlerle tedavi gördükten sonra hacılara hocalara gitme işiydi. Bir hafta önce ultraviyole ışınlarını beynime gönderirken bir hafta sonra "Bunu kartal kanıyla yıkayın eyi gelir.” dedikleri için kan banyosu yapmamdı. Yalnız kan banyosu da değil tabii. Ceviz yapraklarıyla kazana koyup kaynatılmam, yeni kesilmiş dana derisine yumurta, kara biber, yoğurt sürüp içine sokulup bir gece uyutulmam, envai çeşit renkte sıvılar içmem, boynumda yarım kilo muska ile gezmem gibi bir sürü absürtlük vardı. Aklım almıyordu yani olan biteni; oğlum doktorlar beynimi açıp baktılar bişey yapamadılar bunlar ne yapıyor, diyordum ama biraz büyüdükten sonra diyordum tabii. Garip bir çocukluktu işte, anne babanın yaşadığı çaresizliği anlayamıyorsun o an, yıllar sonra vay be diyorsun. Hastane koğuşları, otel odaları, misafirhaneler, tanıdıkların evleri… Farkettiysen para azaldıkça konaklamadaki kalite de düşmeye başlamış. Kolay değil babam bazen anlatırdı, beni ilk yatırdıklarında her şeylerini satıp tüm birikimlerini ortaya koymuşlar 6 bin lira çıkmış, hastaneden çıktığımda 25 bin lira borçları varmış. Benim için garipti her şey işte, ebeveynler için zormuş tabi ki ama onu o yaşlarda anlayamıyor insan, garip geliyor sadece. Bir de şey vardı Ankara döneminde, bizim Batman'dan geldiğimizi duyan herkes Kürt olup olmadığımızı soruyordu, babam Kürdüz dediğinde de bozulup sinirleniyorlardı :D:D:D. Batmanlıyız ama Boşnakız amk şalkdfjgdks en bariz aklımda kalan da şu; kalabalık bir masadayız, kimdiler ne için toplanmışlardı bilmiyorum yine babamın Batmanlı oluşuna gelmişti söz, babam sakin sakin "Evet ben Kürdüm.” deyince tüm masa aynı anda “estağfurullah" demişti. bu aklımda kalan bir andan biri. Hiç ortalama biri olmadım. Değildim daha doğrusu, yaşadığım hayat izin vermedi buna. Yaşıtlarım beni arkadaşları olarak görsünler, kabul etsinler diye herkesten daha şakacı, daha eğlenceli ve daha fedakar oldum hep. Fiziksel eksikliğimin yarattığı farkı başka şekilde kapamaya çalıştım. Bir de gençsin, kızlar sana baksın, seninle sevgili olsun istiyorsun. O ara bağlama çalmaya ve şiir yazmaya başladım :). Allahtan şiir işi uzun sürmedi. 
Tatyos Bey: Niye cano?
Ucupak: Çünkü toplum seni kendini ispat etmeye zorluyor. Baskılıyor seni. Aile içinde bile bu böyle. Kimse dile getirmese dahi "hayırlı evlat" olman bekleniyor senden. Ben okurken, aşık olurken, çalışırken hep kendimi ispat etmeye çalıştım. Okul döneminde ilkokul öğretmenim benim yanımda babama "Okuma yazmayı söktü, yeter artık hem size hem bize yük alın okuldan.” demişti. Aynı muameleyi lisede de gördüm, dört katlı okulun dördüncü katına verdiler beni, “Müdürüm, ben çıkamıyorum.” dedim, "İster çık ister çıkma.” diye cevap aldım. Ha bunları o an kavga dövüş çözüyorsun ama etkiliyor seni bi şekilde. O zamanlar çok üzülüyordum bu tür davranışlara ama şimdi sadece öfke duyuyorum. Bak yaklaşık 13 yıl kadar çalıştım. Ön muhasebe, satın alma, proje yönetmenliği yaptım birçok şirkette. İlk çalıştığım şirket yarı kurumsal bir yerdi; altı ayda bir düzenli zam yaparlardı çalışanlarına.. Üç defa zamdan yararlanamayınca çıktım muhasebe müdürüne dedim müdürüm bana niye zam yapmadınız? Herkesle aynı işi yapıyor, aynı mesaiyi harcıyorum yanımdaki alıyor 3 lira ben alıyorum 1 lira. Muhasebe müdürü bana dönüp "Ee sen engellisin" dedi. Ee dedim. Ee'si yok, seni engelli kadrosu dolsun diye aldık sana zam yapmıyoruz, dedi. İşinizin amına koyayım dedim o zaman (içimden dedim bunu ama.. sonra dışımdan söylediğim iş yerleri de oldu çok şükür :)). İstifa edip ayrıldım. Sonra bir sürü değişik iş yerinde çalıştım işte. Ama geçenlerde baktım hiçbiri sigortamı yatırmamış :D:D:D İNŞALLAH HEPSİ BATAR!! :D:D Yatırmış olsalardı emekliydim şimdiye OÇ'ler :)). 
Tatyos Bey: Viskileri dolduruyorum, sen anlat cano?
Ucupak: Dur dur, bak sana şeyi anlatacağım, bundan 5-6 sene önce Rotary Kulübü’nün davetlisi olarak Adıyaman'a gittim. İşte engelilerle elele Nemrut'un zirvesine diye bir etkinlik varmış. Sabahtan toplanacağız, Nemrut'a çıkacağız, güneşin batışına kalmadan (ki aslolan da orda güneşin batışını izlemektir) geri döneceğiz. Akşama da resepsiyon var, yemekli filan. Milletvekilleri, iş adamları, engelliler federasyonundan görevliler, bir-iki yerel gazeteden gazeteciler var grupta. Bir tabur askerle iki-üç tane katır getirmişler, katıra binebilenler katırlarla, binemeyenler askerlerin sırtında zirveye çıktık şasdlfkjhds komik amk:)). Neyse dağı taşı gördükten sonra indik otele dediler bir saat sonra yemek var gelin. Neyse yemeğe geçtik 30-40 civarı engelli, onun iki misli rotaryci var yemekte. Eşlerini çocuklarını filan getirmişler, ne güzel ama rotaryciler ile engelliler ayrı ayrı. Kast sistemi gibi. Yemekler gelmeye başladı biz engellilere personel yemeği gibi tek tip, üç çeşit yemek (sulu yemek, pilav, cacık yanlış olmasın) ile kutu kola dağıtıyorlar; rotarycilerin masasına envai çeşit kebap, pide, rakı, mezeler gidiyor. Ben başladım ufaktan olduğum yerde kurulmaya bunlara. Çıktı bir-iki kişi konuştu, herkes birbirine teşekkür ediyor, konuşması biteni herkes alkışlıyor filan, dediler hadi afiyet olsun, el kaldırıp söz istedim. Beni de biliyorlar tanıyorlar evvelden "Aa buyur sen de engelliler adına konuş.” dediler. Sahneye çıktım, dedim sizi sikerim! şasldkfj yok yok demedim böyle :). Mikrofonun başına geçip: "Bugün bir çok engelli insanın hayal bile edemediği şeyleri yaptınız, evinden dışarıya dahi çıkamayan insanlara, eğer istenirse bir dağın zirvesine bile çıkılabileceğini gösterdiniz. Bunun için size sonsuz teşekkür ederim. Lakin gerçekleştirdiğiniz bu organizasyon ne kadar güzelse bu yemekte yaptığınız ayrım o kadar yakışıksız. Bunca özürlü insan sizin reklam malzemeniz veya egonuzu tatmin aracı değil. Sizin dişiniz et kesiyor, sizin ağzınız içki içebiliyor da biz sadece engelliyiz diye bunları yapamıyor muyuz? Dekor muyuz lan biz? Siz eşinizle çocuğunuzla kebap yiyorken tekerlekli sandalyede oturan niye sebze yiyor? Siz rakı içerken biz niye kola içiyoruz? Sizin yapacağınız ev sahipliğini sikeyim (bunu dedim valla), hadi şimdi de size afiyet olsun.” dedim. Ben bunları söylerken masalarından kalkıp yanıma gelenler, ya olur mu öyle şey yanlışlıkla olmuştur diyenler filan olmaya başladı. Ortalık bayağı bir karıştı, herkes herkese sesleniyor kimse kimseyi duymuyor :). Ne yanlışlığı masalar ortada dedim. Bir-iki kahraman çıktı hemen hallediyoruz, hemen çözüyoruz, allah allah ne ayıp filan demeye. O ara yine mikrofondan "Herkese dağıtın işte, kebabını içkisini ne istiyorlarsa.” diye yüksek sesle devam ettim. Zaten çok fazla engelli de yok, en fazla 30-35 kişi var. Hemen masalara çiğ köfte, tavuk şiş, pide filan servis etmeye başladılar. Her masaya 35'lik rakı da geldi. Bana dediler siz ne içersiniz, dedim "Bana cin tonik ver, limonlu.” :). Aykırıyım ya ben aq :D:D:D. Yalnız bir saat içinde ordaki bütün özürlüler sarhoş oldu. Çoğu hayatında ilk defa içiyor ama öyle belli ki. Gecenin sonuna doğru herkesi halaya çiftetelliye kaldırdılar, kalktılar oynuyorlar. Sağlamlarla-sakatlar karşılıklı :)). Bir sürü topal, tek gözü kör, kolu çolak, tekerlekli sandalyede oturan aynı zamanda da sarhoş adam düşün ve bunların hepsinin oynadığını hayal et. Ayıkken ayakta duramıyor ama sarhoş sarhoş halay çekiyor. Hayatımda gördüğüm en komik kareydi ve bir o kadar da hüzünlü. Engelli olarak yaşamak aşağı yukarı böyle bişey aslında.
Tatyos Bey: Kürt meselesine gelelim. 
Ucupak: Demiştim ya babam "Valla ben kürdüm.” dediğinde tüm masa "estağfurullah" dedi diye. Benim tüm hayatım buna benzer sözlerle geçti. Hani sık sık söylenen "Benim de kürt arkadaşlarım var.” cümlesindeki Kürt oldum hep. Ay sen hiç onlara benzemiyorsun diye devam ettiler. Onlar dediği de benim amcaoğlum, arkadaşım, teyze kızım filan. Hâlbuki birebir kopyalarıyım ama benimle iletişim kurup, düşündüğü kadar vahşi çıkmadığım için kendi içinde beni farklı yere koyuyor işte, nefret aynı nefret. Ben Batman'da doğdum, büyüdüm, yirmi yaşına kadar da Batman'daydım. Biz görece olarak daha rahat yaşam süren Kürtlerdendik. Babam işçiydi, lojmanlarda kalıyorduk, evimizde Türkçe konuşuluyordu. Çünkü babam ilkokuldayken teneffüste kürtçe konuşanları müdürün odasına götürüp falakaya yatırırlarmış. Aynı muameleyi görmeyelim diye mi yoksa kendisi asimile olduğu için mi (asimile olsa o kalın bıyıklarını keserdi bence) bilmiyorum ama Kürtçe’den önce Türkçe öğrendik biz. Köyde yaşayan akrabalarımız için durum çok farklıydı tabii. Tarladaki mahsullerinin yakılması, hayvanlarının öldürülmesi, yine de "akıllanmazlarsa" evlerinden göçe zorlanmaları sık rastlanan olaylardandı. Lojmanlarda oturuyorduk dedim ya, iki-üç sene kadar kırsala yakın bir evde yaşadık, her gece bahçede oturup izli mermileri izler, uyurken vurulmayalım diye yataklarımızda değil de pencere diplerine serdiğimiz yer yataklarında yatardık. Şimdi kürtlerin bu ülkede yaşadıklarını, devletin zulmünü sıfırdan anlatacak değilim, ki zaten sevmiyorum da bunu anlatmayı. Herkes ne olduğunu biliyor ve büyük çoğunluk bundan zevk alıyor. Tecavüzleri, köy yakmaları, faili meçhulleri anlatıyorsun "Ohhh iyi olmuş, anasını sikeceksin bunların.” diyorlar. Karşındaki davar olunca sözcüklerini israf etmemek lazım. Son dönemin popüler bir lafı var "Biz ne zaman böyle olduk.” diyorlar. Maraş'ta, Sivas'ta alevileri katletmemiş, Ermeni soykırımını yapmamış(soykırım değil tehcir tehcir), Kürtlere, gayrimüslimlere, eşcinsellere saldırmamış, kadına şiddet ilk defa olmuş gibi diyorlar bunu. Yüzlerindeki şaşkınlık ifadeleri o kadar gerçekçi ki "biz ne zaman böyle olduk" dedikleri zaman. Ya kurban olayım siz kimsiniz, ben de sizden olayım demek istiyorsun. Ben kendimi bildim bileli, “hatta okuduklarıma göre benden çok çok öncesinde de durum aynıymış” biz hep böyleydik. Bak bizim filmlerimizde bile birinden intikam almak için karısına ya da kızına tecavüz ederler. Kültür bu çünkü. Tecavüz kültürü. Bir de şunu diyeyim, bu ülkede ırkçılık filan yok. Irkçılık, kendinden olmayanı yok etmek için kullandıkları enstrümanlardan biri. Kürt öldüreceklerse ırkçı, gaylere saldıracaklarsa homofobik, Alevi yakacaklarsa mezhepçi, gayrimüslim katledeceklerse radikal islamcı, kadına şiddet uygulayacaklarsa erkek egemen oluyorlar. Bunu devlet dediğimiz mekanizma yapıyor. Baştakinin kim olduğu sadece masanın taraflarını değiştiyor, olan biten hep aynı. Çünkü cahil bir halkız biz. Komple, hepimiz çomarız bakma. Bize ne derlerse onu sorgusuz sualsiz kabul ediyoruz. Kimi düşman gösterseler düşman belliyoruz. 90'lı yıllarda apoletli amcalar tvlere çıkıp "Bu ülkede kürt yoktur, kürtçe de lehçedir.” dediğinde bu ülke insanının %70'i "Gardaş duydun paşaları, Kürt neyin yokmuş işte.” dedi. Aradan 5-10 yıl geçti, Kürtler kardeşimizdir deyip TRT Şeş'i kurdular, aynı halk “Gardaş, Kürtlerle Türkler bin yıldır kardeş kardeş yaşamış işte, bu neyin kavgasıdır." dedi. Demem o ki; bu ülke insanının her hangi bir fikri ya da ideolojisi yoktur. Bu sinmişlik midir, kolaya kaçmak mıdır yoksa her ikisi de midir bilmiyorum ama gırtlağımıza kadar cehalet içindeyiz. Gemisini yürüten adam, yılan ona dokunmadıkça yılanın ömrü uzun olsun diye elinden geleni yapıyor. Bu kürt meselesine dair son bişey diyeceğim, bir Kürt olarak derdimi bir İzmirliye anlatabilirim ama bir Yozgatlıya anlatamam. İzmirli ile anlaşamazsak dahi konuşabiliriz ama Yozgatlı beni dinlemez bile (burada İzmir ve Yozgat imgedir aman ya yanlış anlama olmasın :)). Cano aslında sömürge olduğumuzu kabul etsek her şey çok daha kolay olacak; kolaydan kastım rahata ermek değil elbette ama en azından kendimizi dev aynasında görmeyecek, haddimizi bilerek strateji geliştireceğiz. Gel gör ki, bir yandan ağzımıza sıçanlar öte taraftan bize vay siz ne güçlüsünüz, ne kudretlisiniz diye gaz veriyorlar, işin kötüsü buna da inanıyoruz. Damarına basmak gibi olmasın da yaw rakıyı biz üretiyoruz ama en pahalı rakıyı yine biz içiyoruz, anasının nikahındaki free-shoplarda utanmasalar rakıyı bedava verecekler ama biz 1 lt'sine 100 lira ödüyoruz. Kakao işçilerinin çikolata yiyememesi gibi bişey bu. Fındık, çay, tütün için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Üreticisi olduğumuz her şeyden uzağız. Bizim emeğimizi de, toprağımızı da, suyumuzu, havamızı, canımızı, kanımızı da sömürüyorlar. Cahiliz diyorum ya, bilinçli bir cahillik bu. Cahil kalmamızı istiyorlar çünkü. Birey toplumundansa sürü toplumu olmamız daha çok işlerine geliyor çünkü. Feodal düzenin global hâli. Hani zamanında siyasiler gelip köy ağasının gönlünü eylerlermiş de sonrasında tüm köyün oyunu alırlarmış ya, şimdi de durum aynı. Üç-beş kişiyi satın alıp tüm coğrafyanın amına koyuyorlar. İran-Irak Savaşı benim çocukluğuma ve ilk ergenlik zamanıma denk gelir, babama sorduğum ilk şeylerin başında da o savaştır. Neden, dedim; neden savaşıyorlar , barışmıyorlar? Büyük abilerin işine geliyor çünkü oğlum, dedi. Sen ve arkadaşın kavga etseniz ben gelir ikinize de kızarım, kulağınızdan tutar zorla da olsa barıştırırım sizi, ama seninle arkadaşının kavgası hoşuma gidiyorsa bundan bir çıkarım varsa hem sizi birbirinize düşürür kavga etmenizi sağlarım hem de uzaktan sizi izler arada bir "ayıp ayıp, kavga etmeyin çocuklar" derim kavganıza da karışmam. Bu savaş büyük abilerin işine geliyor da ondan devam ediyor diye anlatmıştı bana. Şu an yaşadığımız tüm bu olan bitenler için de durum farklı değil. Bu kargaşa, bu terör, bu kaos herkesin işine geliyor. Ben, sen, kardeşlerimiz, abilerimiz, ablalarımız, ölüyor; onlar ceplerini dolduruyor. Hem silah satıyorlar, hem petrole ve paraya çöküyorlar hem de ilerde kendilerine karşı gelişebilecek olası ekonomik bir tehdidi daha ortaya çıkmadan yok etmiş oluyorlar. Tam bir filler ve çimen durumu. İşin kötüsü bizler çimen bile değiliz. Ayrık otuyuz, çalılığız. Kimse bizi ezmese birbirimizi doğrarız. Anadolu’da sıkça anlatılan bir kıssa vardır; adama demişler ki dile bizden ne dilersen ama dileğinin iki mislini de komşuna vereceğiz ona göre dile. Adam düşünüp düşünüp tek gözümü kör edin demiş. Böyle pis insanlarız biz. Başkasının mutsuzluğundan mutlu oluyoruz. Bizde zenginin iflas edeni, mutlu bir çiftin boşananı, sanatçının sokağa düşeni, askerin şehit olanı, ananın ağlayanı makbuldür. Zengin, başarılı, zeki ve mutlu insanların düştüğü kötü durumdan memnun oluruz. Onun gibi olmaya çalışmak zahmetli olduğu için onun bizim gibi olması veya bize muhtaç kalması mesut eder bizi. Belki dünyanın diğer yerlerinde de bu böyledir bilmiyorum.
Tatyos Bey: İlginç bir konser anısı vardı, onu da anlatabilir misin?
Ucupak: Haa şeyi diyorsun, bizim Vinççi Mehmet. Daha önce de anlatmıştım yine anlatayım. Diyarbakır'da çalışırken bizim şirketin vinç işlerini yapan Mehmet vardı. Çok gönlü zengin bir çocuktu, gelir bizim vinç işlerini halleder, parasını aldıktan sonra "Abe valla sana rakı ısmarlayacağım.” deyip on gözlü köprünün oraya götürür bizden kazandığı parayı o akşam yerdi şasldkfjdka sıfıra sıfır elde var sıfır :)). O anlatmıştı bana "Abe sana hayatımın en güzel gününü anlatayım mı?” deyip. Şimdi Vinççi Mehmet (Mehmet'in yirmiye yakın vinçi vardı, bayağı iş adamıydı aslında ama ısrarla kendine vinççi dedirtiyordu not olarak dursun bu da) Diyarbakır Festivali sırasında festival organizasyonundan iş almış; ordaki üç tane afişi konserler boyunca vinç ile tutup, günlük yevmiye alıyormuş. Başladı Vinççi Mehmet anlatmaya "Abe her akşam her akşam festivale gidiyorum asıyorum afişleri bekliyorum konserler bitene kadar; iki-üç akşam sonra canım sıkıldı, afişleri astıktan sonra kuytu bir köşe bulup kendime yer sofrası kurdum, kavun karpuz peynir koydum önüme, rakımı da açtım, hem canlı müzik dinliyorum hem de rakımı içiyorum. Abe bak allahıma parayla satın alamazsın bunu, bir tarafta Kürtçe şarkılar bir tarafta rakı daha ne olsun demi. Şimdi abe ben daha ikinci dubleyi içmeden bir tane yaşlı dayı selam verdi, oturabilir miyim, diye sordu; ben de ‘Gel xalo başım üstüne.’ deyip buyur ettim. Dayının belki bir metre beyaz sakalı var ama dinç maşallah. Sofraya oturunca bir duble de ona doldurdum, dayı kibarca teşekkür etti başladı benimle içmeye. Bir-iki-üç derken dayı yerinden kalkıp ‘Hadi sana afiyet olsun, benim sıram geldi.’ dedi. Waa bi baktım dayı sahneye gidiyor, dedim ‘Xalo ne yapıyorsun, dur hele orası sahne, çıkma rezil edeceksin bizi.’, dayı dedi ‘Yok oğlum benim sıram, şarkı söyleyeceğim.’. Valla yapıştım koluna dayının içimden de kendime küfrediyorum ‘İyi bok yedin elin ihtiyarına rakı içirdin, şimdi pislik çıksa işinden de olacaksın.’ diye. Dayı diyor ‘Bırak beni benim sıram.’ ben diyorum ‘Xalo kurbane te me rune.’ (dayı kurban olayım otur). Abe biz böyle bayağı bi çekiştik dayıyla. Sonra dayı kolunu benden kurtarıp dedi ki ‘Ben Suavi, Suavi.’. Abe ışığın altına geçtim baktım, Kur’anıma Suavi. Kel kafası, beyaz sakalı ile Suavi karşımda. Abe düşün hele Suavi ile oturmuşsun rakı içmişsin, ne kadar güzeldir değil mi? Allahıma hayatımın en güzel günüydü o gün abe.” Vinççi Mehmet'in bunu anlatırken yüzünde oluşan mutluluk ifadesini ben kelimelere dökemem. Mehmet’in o yarı gururlu yarı sevinçli hali gördüğüm en mutlu yüzlerinden biriydi :). Suavi sonra bizimkinden kurtulup şarkısını söylemiş, Mehmet de son dublesini Suavi ona şarkı söylerken içmiş. Onlar ermiş muradına şlkjhghjkl "BIRAK KOLUMU BEN SUAVİİİ" ahahahaha :))).
Tatyos Bey: Son bi diyeceğin bir şey var mı cano?
Ucupak: Zaten uzun uzadıya konuştuk, bir tek ekleyeceğim şey şu; ben uzun zamandır insanların değer yargılarını umursamıyorum. Bir tane hayatım var, affedersin yarrak gibi de bi hayatım var ha ama bir tane işte. Hem çok değerli hem de çok değersiz. Anlamlar yüklemeye, felsefik açıklamalar getirmeye gerek yok. Yok hayat şu bu felsefesidir, yok matematiktir, yok fiziktir gibi tanımlar bana çok kolpa geliyor. Hayatında tek kitap okumamış, matematiğin m’sini bile bilmeyen milyarlarca insan doğdu ve öldü bu dünyada; hiçbirinin hayatı benimkinden seninkinden daha değersiz değildi. Daha değerli de değildi. Hayat idi sadece, başı ve sonu olan, ne yaşarsan yanına kâr olan, başka da anlamı olmayan bir şey. Ha çok özelsindir arkanda tüm dünya insanlarına bırakacak bilimsel veya sanatsal bir mirasın vardır o başka, özel biri olmadığıma göre çok da anlam yüklememek lazım hayata. Geldik gidiyoruz işte, bu kısa misafirliğini ne kadar güzelleştirirsek o kadar iyi. Herkes kendi misafirliğini güzelleştirsin işte, başka da lafım yoktur.