Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ters Açı: Devlet eliyle verimlilik değil sadece sadakat ve kölelik artar!

2016-10-02 04:42:35

Tatyos'un bu haftaki konuğu Barış (Ters Açı)... Mevzuya damardan giren Tatyos'un sorularına açık seçik yanıtlar vermiş Barış... 

Tatyos: Bizim gibi toplumlarda darbelerin olmaması için neler gerekir?
Barış: Ya bak şimdi! Suya sabuna dokunmadan röportaj yapalım dedin, geldik. İlk sorduğun soru darbe.  Oldu mu şimdi?
Tatyos: Hoca beğenmediysen geri alayım soruyu?
Barış: Yok, yok. Madem sordun, oradan başlayalım. Ama bu son yaşananlarla ilgili değil daha genel olarak konuşayım. Çok hoşuna gitmeyen yer olursa makaslarsın.
Tatyos: Bizde makas olmaz hoca.
Barış: Peki öyle olsun. Soruyu ilginç bir şekilde sordun yalnız. Bizim gibi toplumlarda dedin. Bizim gibi toplum deyince ben her zaman darbe endişesini kafasının bir kenarında taşıyan, aşağı yukarı her 10-15 yılda bir de darbe gerçeği ile karşı karşıya gelen toplumları anlıyorum. Öyle ya da böyle darbenin başarılısını, başarısızını, post-modernini, elektronik versiyonunu görmüş bir toplumuz. Bu da öyle Cumhuriyet’e has bir şey değil. Tarih konusunda iddialı değilim ama aşağı yukarı 1600’lü yıllardan beri bu böyle gelmiş. Yeniçeriyi kaldırmışlar, kılıktan kılığa sokmuşlar gene değişmemiş. Ancak bunu sadece bizim gibi toplumlara has kılan farklı dinamikler var. O dinamikleri anlayabilmek için daha genel çerçevede bakmak lazım. Öncelikle, devletin var olduğu her yerde, devleti ele geçirmeye çalışan gruplar ortaya çıkacaktır. Çünkü tanımı gereği, devlet belirli bir coğrafya üzerinde şiddet tekelini elinde bulundurur. Şimdi soracaksın bu şiddet tekeli sadece bizim toplumlarda mı işliyor diye? Hayır. Uygar dediğimiz batı toplumlarında da devlet bir şiddet aygıtı. Ama rahmetli bir büyüğümün ifadesiyle, topluma, bireye tecavüz orada da var ama devlet bunu yorgan titretmeden beceriyor. Yorgan titretmeden becermek, ciddi dikkat ve maharet isteyen bir iş. Yol yordam bilmeyince haliyle bu işler haldır huldur yapılıyor. Bizim gibi toplumları farklı yapan da işte bu yol yordam bilmeme durumu. Kolay öğrenilmiyor tabi bu yol yordam. Caligula’yı kendi koruması öldürüyor biliyorsun. Bu, atını senatoya seçecek kadar uçmuş bir adam. Roma’nın yıkılışını altı ciltte anlatan Gibbon tarihin ana fikrini barbarlık ve dinciliğin zaferi olarak tespit etmiş. Bu darbe faciasından sonra oturdum yeni baştan Gibbon okuyorum o yüzden araya hemen sokuşturuvereyim dedim. Neyse, ne diyordum?
Tatyos: Yol yordam diyordun…
Barış: Hah işte, arkada koca bir Roma tarihi var. Sonra Magna Carta diyor, toplumsal sözleşme diyor, kuvvetler ayrılığı diyor bu işin haldır huldur yapılmasını önlüyor. Bizde de 1913’te imparatorluğun başına geçmiş Enver. Daha seçimlerden bir yıl sonra. Meşhur sopalı seçimler. Beş sene sonra da pılını pırtısını toplayıp kaçmış. Tabi bir de pusuda bekleme olayı var, 1921’de. Hala uslanmamış yani. Şimdi ben konuyu iyice dağıttım gibi görünüyor ama öyle değil. Şiddet tekeli, yani devlet, sana herkesin hayatına hükmetme şansı tanıyor. Herkesin kazancından bir kısmına ya da tamamına sorgusuz sualsiz el koyma olanağı veriyor. Bu nedenle her zaman gerek devletin kendi kurumsal yapısı içinde gerekse hariçten bu yapıyı ele geçirme teşebbüsleri olmuş. Bu şaşırtıcı değil. Şimdi bundan daha farklı bir nokta da var. Devleti din, dini de devlet yapmak. Bu, özellikle bizim toplumda artık herkesin damarlarına kadar işlemiş bir hastalık. Yani bizde öyle toplumsal sözleşmeye falan gerek duyulmamış, devlet şiddetini kabul ederken, ettirirken. Devlet kutsal diyor, tartışma bitiyor. Kutsal sorgulanmaz çünkü. Özellikle toplumun dindar kesiminde bu daha belirgindir. Başına gelen her iyi şeyde devletimiz sağ olsun der, her felakete Allah’ın takdiri diye bakar. Böyle olunca da devlet erkini ele geçirmenin cazibesi artıyor. Birazcık nefes almaya başlayan her grup devletin bir yerlerine adam yerleştirme peşinde. Kapıkulu mantığı biraz da. Farkındayım çok genel ve basmakalıp gibi kaldı bunlar ama durum bu.
Tatyos: Peki olası darbelerin engellenmesi hangi unsurlara bağlı?
Barış: Şimdi olanlara bakıp arızi nedenleri tespit etmek, işte bu tarz eylemlere kalkışacak grupları tespit edip engellemek bir dereceye kadar işe yarıyor. Ancak bu grupları daha fazla yeraltına itecek bir durum da ileride daha tehlikeli oluşumlara neden olabiliyor. Yani yöntem değişiyor ama hedef değişmiyor. Temelde çözmek istediğimiz problemi doğru tespit etmek gerekiyor. Semptomlarla savaşmak hem var olan enerjiyi yok ediyor hem toplumsal olarak kırılmalara, dağılmalara hatta kamplaşmalara yol açıyor. Temel problem ise özgürlük problemi. Burada da iki seçenek var. Yani “tamam kardeşim, devlet şiddet aygıtı ama ne yapalım devletsiz olmuyor, bari batıdaki gibi, yani yol yordam bilerek, yorgan titretmeden uygulasın şiddetini” demek de mümkün, devlet şiddetine tamamen karşı çıkarak çare aramak da. Aslında her iki seçenekte de çözüm bireylerin özgürlüklerine sahip çıkmasıyla başlıyor. İlkinde, yani devlet olsun ama batıdaki gibi olsun, yol yordam bilsin derseniz, bunun temel gereksinimleri ifade özgürlüğü, mülkiyetin dokunulmazlığı ve ekonomide çeşitlilik, diversification. İfade özgürlüğü toplumda gerginliğin artmasını engellediği gibi devletin rahatsız olacağı söylemlerin dile getirilmesine bir koruma kalkanı sağlayarak aslında devlet şiddetinin toptan bir baskı rejimine dönüşmesini engelliyor. Bir toplumda bazı şeyleri söylemek yasaksa, söylenen hiçbir şeyin doğruluğundan emin olamayız. İkincisi, her türlü yasak ve regülasyon devletçi mantıkta one-shot game olarak düşünülüyor. Yani yasakladık, çözdük. Ama öyle değil, bu bir nevi infinitely repeated game. Şimdi oyun teorisinden term-drop etmesem olmazdı:) İşte ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar da o fikirleri yok etmiyor, yer altına itiyor. Yer altına itilen şeyler de ileride daha büyük basınçla patlamaya hazır hale geliyor. 
Tatyos: Peki mülkiyet ve ekonomi?
Barış: Mülkiyetin dokunulmazlığı dedim. Bu en başta bireylerin hayatının dokunulmazlığı için önemlidir, çünkü bireyler devletin bir malı değil, herkes kendi bedeninin sahibidir. Mülkiyeti dokunulabilir kıldığınız anda, bireyler de dokunulabilir hale geliyor. Bireyin kendisi, emeği ve emeğinin ürünü, özgürlükler açısından vazgeçilmez ögeler. Zaten ifade özgürlüğü de bununla ilişkili. Bu özgürlüklere dokunduğun andan itibaren toplumda rahatsız edici kıpırdanmalar başlıyor. Çünkü bunların değeri herkes için aynı değildir. Dokunmanın dozunu artırdığın zaman, bunları değerli tutup, hassas olanları farklı çözümler aramaya itiyorsun. Demin yol yordam dedim, birazda bununla alakalı. Üçüncü ve aslında bizim toplumlarda en önemli faktör ise ekonomide çeşitlilik. Bu şu açıdan önemli: Ekonomik büyüklükler veya sermayenin yoğunlaşması ister istemez gücü beraberinde getiriyor.  Sermaye bir veya birkaç sektörde yoğunlaştığı zaman hem devlet tarafından kontrolü daha kolay, daha da önemlisi daha da karlı oluyor. Böyle olunca da sermaye sahipleri ve devlet koyun koyuna bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü biri ekonominin tekelini elinde tutuyor diğeri şiddetin. Bu tabi devleti ele geçirmenin cazibesini de artırıyor. Tersi bir durumda, yani sermaye farklı sektörlerde dağılmış karmaşık bir yapı oluştuğunda hem devletin bu sektörleri toptan kontrol etmesi imkansızlaşıyor, hem de devleti şiddet tekelini abartmadan kullanmaya zorluyorsunuz. Devlet yol yordam öğrenip bu sektörler arasındaki sübvansiyon, teşvik ve bahşiş politikalarını mecburen bir denge politikasına oturtmak zorunda kalıyor. Öyle kafasına koyan darbe yapmaya kalkamıyor. Darbelerin yoğun bir şekilde yaşandığı Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine de baktığımızda benzer durum söz konusu. Ama tabi bu çözümler ehveni şer için işe yarıyor. Yoksa özgürlükleri abartmadan, kısmen de daralttığınızda sermaye ve devlet aynı yatağa girmekte gecikmiyor. Gerek ABD’de gerek Batı Avrupa’da yaşanan biraz da bu. Gerçi biz bu duruma bile imrenecek hale geldik, o da vahim bir durum tabi.
Tatyos: Sosyo-ekonomik açıdan ülke gelişiminin olması için neler yapılması gerekir?
Barış: Aslında yukarıda verdiğim özgürlük cevabı burada da geçerli. İnsanlar özgür olduklarında mutlu olmak isterler. İnsanları özgür bıraktığınızda size karşı gelmiyorlar, baskı altında hissetmiyorlar, hayatlarından endişe etmiyorlarsa gelişim adına umutlu olmak mümkün. Tabi bu söylemesi kolay ama gerçekleşmesi hayal gibi geliyor. İnsanlara özgürlük öğretmek, onları mutlu olmaya zorlamak mümkün değil. Ekonomi literatüründe tam cevap bulamamış sorulardan birisi “özgürlük mü zenginlik getiriyor, zenginlik mi özgürlük getiriyor” şeklinde. Nedenselliği ampirik olarak saptayamasak da sonucu biliyoruz. Zenginlik ve özgürlük bir arada bulunurken fakir ülkeler de bireysel özgürlüklerin en fakir olduğu yerler. Salt ekonomik açıdan baktığımızda, cevabını bildiğimiz sorular var. Örneğin verimlilik. Uzun vadede ekonomik gelişim için gerekli olan şey verimlilik artışı. Bizde verimlilik artışının önündeki en büyük engel neredeyse Cumhuriyet tarihi boyunca düşüremediğimiz enflasyon. Enflasyon sadece teknik bir problem değil, aynı zamanda sosyal boyutları olan bir sorun. Toplumsal yapıyı çürütüyor, ahlaki yozlaşmaya neden oluyor, hırsızlığı kanıksanmış, kabul edilebilir bir eylem haline dönüştürüyor. Neticede enflasyon, senin cebindeki paranın bir kısmının çaktırmadan çalınması demek. Bu da en fazla düşük gelirli kesimi hırpalıyor. Başta sorduğun sorunun cevabı ekonomik olarak aslında bu: Enflasyon bir gün sıfırlanırsa artık darbe marbe olmaz diyebileceğiz belki. Bunun tersini söylemek de mümkün. Enflasyon yüksek kalmaya devam ettikçe toplumsal huzursuzlukların devam edeceğinden emin olabiliriz. 
Tatyos: Ülke ekonomisinin gelecekteki halini nasıl görüyorsun diye soracaktım ben de.
Barış: Kısa vade için epey birikmiş sorunumuz var. Tasarruflarımız yetersiz. Devlet ekonominin her alanını kontrol ediyor. Yatırım için bunlar negatif sinyaller. Yatırım derken inşaatı kastetmiyorum. Verimlilik artışı sağlayacak ekonomik aktivitelerden bahsediyorum. Bu da tasarruf birikimi olmadan mümkün değil. Tasarruf olmayınca başkasının tasarruflarını mecburen transfer ediyoruz. İster Marshall yardımı şeklinde, ister Katar sermayesi şeklinde. Ancak enflasyon ve devlet kontrolünün yoğun bir şekilde devam ettiği bir durumda bu transferler de soruna girecek. Kısa vadede finanse edilebilir gibi durmuyor açıkçası. Orta ve uzun vadede ise verimlilik artışına odaklanmak şart. Enflasyonu hallettik diyelim, eğitim büyük problem. Sadece kantitatif olarak değil. Şu kadar okul yaptık, şu kadar öğretmen var değil konu. Kültür olarak sorgulama kültürü yok bizde. Bu sonradan, dış dünyayı görünce fark ettiğim bir şeydir. Öğrenmeyi hep additive, üst üste konan bir şey zannederek büyütülüyoruz.  A’yı, B’yi öğrendin, bir de C’yi öğren, bilgin artsın şeklinde. Bu da ezbere dayalı bir sisteme yol açıyor. Sonra A yanlış çıkınca herşey çöküyor. Gerçekte ise öyle değil. Bilgi subtractive, Türkçesini tam bulamadım, çıkarılabilen bir şey diyeyim. A’yı sorguluyorsun, doğru değilse reddediyorsun, B’yi sorguluyorsun, reddedemiyorsan ileride tekrar sorgulamak üzere tutuyorsun. Bu sorgulamaları alışkanlık gibi tekrarlaya tekrarlaya bir şeyler öğrenmeye çalışıyorsun. Bu sorgulama kültürü bizde olmadığı için de demin dediğim devlet dini ve din devleti arasında sıkışıp kalıyorsun. Devlet de din de sorgulanmıyor. Aynı ezber tekrar ediliyor.  Aynı durum ekonomik alanda da söz konusu. Verimlilik nasıl artacak diye soruyorum, Türkiye’de iş sahibi insanlara. Aldığım cevap yüzde 90 devlet teşvik vermiyor, devlet bizi korusun kollasın. Devlet eliyle verimlilik artmaz. Sadakat artar, kölelik artar ama verimlilik artmaz.
Tatyos: Semavi dinlere veya diğer inançlara bakışın nasıl? Din de bu sorgulamaya dahil mi?
Barış: Tabi ki. Şimdi aslında din konusuna girmesek mi diye tereddüt etmiyor da değilim. Ama şu var. Din konusunda ağzımı açtığım anda dindarlar “bu sapıtmış”, ateist kesim “bu dogmanın peşinden gidiyor”, “dinci”, diyor, hatta kalkıp “ISIS’le bunun farkı yok” diyen bile oldu twitterda. Tabi böyle tepki alınca ne bir şey tartışmak istiyorsun, ne bir şey anlatasın geliyor. Twitter’da takip edenler bilirler. Dindar bir çevrede büyüdüm, üniversite ilk yıllarına kadar içine girmediğim cemaat, grup, tarikat kalmadı. İlginçtir, çoğundan da atıldım. 1994 civarı bütün bu gruplarla bağımı kestim. Ekonomik bağımsızlığımı sağlamanın da rolü var tabi bunda. Ekonomik bağımsızlık dediysem anketörlük falan, işte öğrenci işi. Ya burada hayat hikayemi anlatmaya başladım, bunların hepsini yazmayacaksın di mi?
Tatyos: Ne söylersen yazarım hoca.
Barış: O zaman kısa keseyim. Demin bahsettiğim sorgulama tekniğini öğrenmem epey geç oldu. Bu biraz da Türkiye’deki eğitim sisteminden. Aynı sorgulama sistemini din ve inanç konularına uygulamam ise doğal olarak biraz daha geç başladı. Başladı diyorum çünkü henüz bitmiş bişey değil. Hayat boyu da devam edecek. Nereden baksan 10-12 senedir sorgulamaya tabi tutmadığım bir inancım, hayır bunlar tartışılmaz dediğim bir konu yok. Ama tabi ilk emri “oku” olduğu iddia edilen bir kitabı okuduğunda anladığını söylemeye başlayınca bundan ilk önce kendine Müslümanım diyenler rahatsız oluyor. Burada bir avantajım temel Arapça’yı çocuk yaşta öğrenmiş olmam belki. Çeviriye ihtiyaç duymuyorum, veya çevirinin doğru veya yanlış olduğunu anlayabiliyorum. Müslümanların çoğunluğu ise Kuran’ı okusa bile anlamıyor. Veya çeviriyi, yani bir başkasının ne anladığını okuyor. Aynı şeyler değil. Bir de sadece okumak değil sorgulayarak okumak şart. Sorgulayarak okumamda ikinci önemli faktör Türkiye dışına çıkmam oldu sanıyorum. Bu biraz züppelik gibi gelebilir ama Türkiye dışına çıkmadan bir vizyon değişikliği sağlayabilmek çok mümkün gibi gelmiyor bana. Sadece din konusunda değil, genel dünya görüşü olarak da öyle. 
Tatyos: Son olarak Ortadoğu’nun şimdisi ve geleceğiyle ilgili ekonomik bi değerlendirme yapabilir misin?
Barış: Ya aslında bunu yapmak istemiyorum. Siyasi olarak pek iyimser değilim. Yüz yıl önceki olayların benzerlerini görme olasılığımız, kendimizi sonunda dünya savaşına giden bir kargaşa içinde bulma riskimiz günden güne artıyor. Ekonomik olarak ise çok fazla araştırdığım, bilgi sahibi olduğum bir coğrafya değil. Bunun yerine sen herkese soruyorsun, bana takip ettiğim üç hesabı sormayacak mısın?
Tatyos: Hadi onu sorayım madem.
Barış: Şimdi şöyle yapayım, iki tane grup yapayım. Birinci grup biraz daha ekonomi ağırlıklı olsun. Sadece twitterda değil, her yazdığını okuduğum Nassim Taleb var: @nntaleb . Ekonomi alanında yorum ve haberlerine her zaman güvendiğim Uğur Gürses @ugurses. Ekonomi alanındaki üstadlardan da Timur Kuran’ı aksatmadan okumaya çalışıyorum: @timurkuran, özellikle Ortadoğu ekonomileri alanında okunması gereken kişidir. İkinci grup biraz daha kişisel. Her tweetini okuyayım dediğim nafile hanım hasret bey @hasretimuhabbet ver ama menşın siliyor, mümkün değil yetişmek. Diğer sıkı takip ettiğim hesaplar İlker hoca @IKucukparlak ve tarihçi Şukufe hanım @_hidrellez_, sağolsunlar silmiyorlar pek.