Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ş. Konstantinevi: "Herkesin Tarih Kurgusu Kendi Damak Tadına Göre!"

2016-10-02 04:42:55

Tatyos BeyTatyos'un bu hafta dolu dolu bir konuğu var: Şukûfe Konstantinevi. Birlikte ilginç bir tarih sohbetine dalan ikili, bizi de tarihin loş labirentlerinde gezdiriyorlar... 
Tatyos: İstanbul gerçekten 7 tepe mi?
Şukûfe Konstantinevi: İstanbul gerçekten 7 tepe. Yani idi. Tabi şehrin şu anki haliyle o tepeleri bırakalım bulmayı, hayal dahi etmek zor. Şehir Nova Roma, Konstantinopolis hatta Kostantıniyye iken, şimdinin Suriçi’nden ibaretken çevreden/denizden bakıldığında dikkat çeken tepelerdi bunlar. İnternette var ama bunlar gene de anlatayım mı? Anlatayım ya. İlki Sarayburnu. Evvelden akropolün olduğu tepe. Zaten denizden dik yar iki taraflı var. Gülhane’den doğru da aşağı inersiniz o tepeden. İkincisi, bir zamanlar Kostantin Forumu olan Çemberlitaş. Sultanahmet’ten doğru oraya giderken de hafif bir rampa vardır. Üçüncüsü, Beyazıt’taki tepe. Theodosius Forumu. Aksaray’dan doğru da yürürken o bölgenin tepelik olduğunu fark edersiniz. Fatih Camii’nin olduğu tepe, bir zamanlar imparatorların da içinde gömüldüğü, sonradan Arkeoloji Müzesi’ne götürülen mor (Bizans’ın imparatorluk rengi) lahitlerin bulunduğu Havariyun Kilisesi’nin olduğu yer olur. Buraya kadarki tepeler, Konstantin Surları içinde kalıyor tabi. O surlardan sonra şehir, ikinci kez ve daha da büyüdüğü için şimdi bildiğimiz surlar yapılıyor ve o surların sınıra doğru genişliyor şehir. Beşinci tepe, günümüzde Sultanselim tepesi diye bilinen yer. I. Selim’in camisinin olduğu meydan. Yanında dev bir sarnıç varmış. Osmanlılardan da önce inşa edilen, ta Terkos tarafından getiren su yolunun stok havuzu olarak kullanılan sarnıçlardan. Altıncısı, Edirnekapı ile Topkapı arasındaki bölge. Bizans zamanında, Aetius Sarnıcı iken şimdi Karagümrük Stadı olan meydan. Orada bir tane de kilise varmış evvelden. Önce Ortodoks kilisesi, fetihten sonra Katolik kilisesi, 17. yüzyılda da camiye dönüştürülen bir yapı. Çevredeki Yeniçeri odaları yüzünden de, Odalar Mescidi adını alan bina. En son tepe de, işte şimdiki Kocamustafapaşa. Orada da zamanında, şehit Menorora, Metrodora ve Mymphodora’ya adanmış bir Ortodoks kilisesi varmış. Sonradan camiye çevrilmiş, şimdilerde Manastır Mescidi olarak adlanmış işte. Niye böyle detaylı saydım? Bizden önce var olan kimesneler bu tepeleri iyi bellemişler yani. Hepsinin üzerinde bir abide, bir nişan varmış. Zaten hükümdarlar abideleri için, din otoriteleri de ibadethaneleri için yüksekçe, fevkani yerleri severler. 
Tatyos: Menderes döneminde yıkılan Mimar Sinan eserlerinden bahseder misin?
Ş. Konstantinevi: Bu Menderes ve İstanbul meselesi çok karışık ya. Yani aslında karışık değil de. Ama sene olmuş 2016. Hala bahsi geçerken bile bir tedirginlik oluşuyor ortamda. İçimi dökeyim fırsat bu fırsat. En son büyük halama, Menderes’in mebzul miktarda Sinan abidesi cami, mescit, imaret, çeşme yıktırdığını söylediğimde, kadın beni gözleriyle parçaladı, tarihçiliğimi aşağıladı, dış mihraklardan girdi, Mançurya’dan çıktı. Yani adamın, Atatürk referansı ile meclise girip, kendi mal varlığına tehdit oluşturan ve 940’larda gündeme gelen toprak yasası yüzünden İnönü’ye kafa tutan, aslında be-gayet Batılı formda yaşayan bir toprak ağası olduğunu öğrenmeleri kadar travmatik bu İstanbul mevzusu. Taşralı bir toprak ağası çünkü. Ailesinden devraldığı kazanımları tehlikede. 5 vakit namazını aksatmayan İnönü’nün yanında muhafazakâr bile değil. Ezan’ın yeniden Arapça okunmaya başlaması sağlam imaj yaptı ona, o ayrı tabii. İstanbul ile de organik hiçbir bağı yok. Onu geçtim. Büyük şehir, imparatorluklar bakiyesi şehir algısı yok. O da işte, mealen “inşaat ya Resulallah” vakti geldiğinde acımamış hiçbir şeye. 50’ye yakın ya da 50’den biraz fazla idi sanırım onun emriyle yıkılan Sinan eseri. Benim en çok tilt olduğum ise, o zamanlar ecdadın aziz hatırasını muhafaza etmek için, belirli bir duruşu olduğu sanılan insanların buna ses çıkarmaması. Buğz etseler de, ses çıkaramamışlar. İnsanların gözünün içine bakıla bakıla “biz bunları yıkmıyoruz. Söküp başka yere taşıyacağız” denmiş. Pare pare de sökülmüş hakikaten abideler. Ama taşınmamış. Ha taşınmış ama şöyle taşınmış: Misal Karaköy’deki Kemankeş Mustafa Paşa Medresesi’nin taşları, şu an Büyükada’nın iskele temelinde. Anca işte, Ekrem Hakkı Ayverdi gibi bir avuç insan ses etmiş, didinip çare aramışlar, ama kifayetsiz kalmış onların da direnişleri bu kıyıma. 
Tatyos: Resmi Tarih müfredatındaki eksiklikler nelerdir? Bu eksikliklerin giderilmesi için nasıl bi yöntem biçimi uygulanmalı?
Ş. Konstantinevi: Resmi tarih müfredatında aslında tam olarak bir eksik yahut fazlalık yok. Daha çok karmaşa var. Benim “dıgıdık tarihçiliği” diye kendi kendime dalga geçtiğim, kanser gibi hâkim olan bir algı var. Linear giden bir tarih anlatımı. Biraz 19. yüzyıl klasik tarihyazımının etkisinden kurtulamamış “devletlü” ve “hükümranlar” tarihi. Sıradan halkın esamesi yok. Geldiler, savaştılar, yendiler, (yenilgilerden hiç bahis yok), fethettiler, antlaşma imzaladılar şeklinde giden. Ultra sıkıcı. Arada insan yok. Ordu var. Kitle var. Onca sene tarih dersi gören öğrenci bir devletin oluşum motivini 10 sene sonunda anlayamaz mı? Anlayamıyorlar. Akıl yürütemiyorlar. Çünkü ders de öyle anlatılıyor. Tak tak tak. Oldu-bitti. Misal, herkes Fetret Devri’nden haberdar ama Timur’un taaa nerelerden, neden kalkıp geldiğine dair bir fikri yok. Kitaplardaki metinler bunu merak ettirmeden, geçip bitiriyor mevzuyu. Çünkü sonrasında daha çok savaş kazanacak devletin zihinlerdeki imajını bir an önce toparlama gayesinde. Ha öyle davranınca ne oluyor? Hiç inişler yaşamamış, tüm zamanlar boyunca hep yükselmiş, zaferler kazanmış, o sırada nedense hep yeni devletler kurmuş, ilerlemiş ha ilerlemiş bir millet. Arada bu devletler yıkılıyor ki yeniden kuruluyor, diye düşünmek aklına gelmiyor. En fenası, öğretmenler de bilmiyor bunu genelde. Önemsemiyor da sanki. E tüm bunların sonunda, geçmişte yaşananları yarım yamalak öğrenen, tarihte olup bitenle övünen ama ondan ders almayan(çünkü ders alacak bir musibet yok?) ve arızalı geçmiş ile şimdiki zamanda tatmin olan insan sayısı çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyor. Cumhuriyet dönemi tarihyazımında, cumhuriyetin (kısmen haklı olarak) ihtiyacı olan mitleri oluşturmak için biraz fazla ileri gidilmiş bir de. Bu sonraki zamanlarda, her dünya görüşünün, kendi sanrısına göre geçmişi algılamakla kalmayıp onu yazmasıyla sonuçlanmış. Öyle de bir iki akım yok sadece. Muhafazakâr ve rejim karşıtı olanların, yine muhafazakâr ve rejim ile derdi olmayanların bile tarih algısı farklı. Çok kabaca anlatmaya çalışıyorum, umarım saçmalamıyorumdur: Türkçü milliyetçilerden Kürtçü milliyetçilere, Kemalistlerden sosyalistlere bütün yönelimlerin algıladığı Osmanlı bambaşka. Ve herkes kendi damak tadına bir kurgu arama eğiliminde hala. Ha tabii, bunun bir çözümü var mı? Onu bilemiyorum ya. Yavaş yavaş, insan faktörünün yoğun olduğu, geçmişte olanı elinden geldiğince olduğu gibi anlayıp/öğrenip (evet tarihçi önce öğrenir, sonra öğretir) ilgiliye aktarmaya çalışan tarihçiler çoğalıyor. Ama çok azlar. Deryada katre. Ve bizim devletimiz gibi bir mizacı olan yönetim bu tür bir tarih anlatımına pek talip olmaz. 
Tatyos: Arkeoloji tarihini değiştirdiği ifade edilen Göbeklitepe ile ilgili ne anlatabilirsin?
Ş. Konstantinevi: Göbeklitepe ile ilgili, ortalama ilgiliden fazla bir bilgim yok ne yazık ki. Bilmediğim yerlere girmeyelim dilerseniz.
Tatyos: Padişah Vahdettin'in buradan gittikten sonraki yaşamı ve ölümü hakkında bilgilendirme yapabilir misin?
Ş. Konstantinevi: Sürgün sonrası yaşadıkları çok aklımda değil açıkçası ya. Ama gene bizim tarih algımız ile ilgili kendimden bir örnek vereyim. Lisedeyken, Murat Bardakçı’nın Şahbaba’sını okumuştum. O vakte kadar, çocukluğumdan gelen tarih ilgisi yüzünden ikircikli ama henüz sorgulamadığım bir algım vardı. Vahdettin, savaş sonrası (ben de o zaman I. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nı birbirine karıştırıyordum) ülkeyi bırakıp kaçmıştı. Bir yandan da çocukluğumdan beri okuduğum kitaplara göre kuruluşundan itibaren muhteşem, yedi düvele meydan okuyan bir Osmanlı vardı. Hiç haz edilmeyen Duraklama ve Gerileme dönemi müfredatta jet hızıyla geçildiği için arada ne olduğunu anlayamıyordum ben de ve son padişah, o şanlı sultanların neslinden gelen adam birden gözden düşüyordu. Zamanla, ilk olarak da, Bardakçı’nın kitabını okuyunca “nasıl yani?” diye düşünmeye başlamıştım. Beni en şoke eden ama erken yaşta öğrenmenin hep faydasını gördüğüm şey ise Mustafa Kemal’in zamanında Vahdettin’in yaveri olduğu. Mustafa Kemal, hiç de öyle dışarlıklı biri değildi. Sultanın hemen yanında yaşamış, devlet adabından haberdar, muvazzaf bir askerdi. Bu tür detayları öğrenince, umhuriyetin ilanından sonra, eski rejimin halk arasındaki itibarını sarsıp yenisini öne çıkarmak için, eski rejimle kontrası arttırmak için bir takım şeyler yapıldığını fark edip, cumhuriyetin kurucusunun bu içerlikli temeli yüzünden asli kurumların yapısı, devletin mizacını değişmeden rejim değişikliğine gidildiğine karar verdim. Kendimce tabii. Sorunun cevabı olmadı pek galiba. Ashhdhd. Bu arada Vahdettin ve Mehmed Reşat hakkında çok az şey yazılıyor. Biri Kurtuluş Savaşı sürecinin gölgesinde kalırken, beriki İttihat Terakki ve Meşrutiyet’in gölgesinde. Birileri çokça çalışsa da okusak.
Tatyos: Osmanlı İstanbul'u hakkında bilgilendirme yapabilir misin? 
Ş. Konstantinevi: Osmanlı İstanbul’u denince, şehri tek bir döneme sabitlemek mantıklı değil. Ve kolaycılık bu. Her dönem farklı bir dinamiği olmuş şehrin ama genellikle değişmeyen tek şey şehirdeki insanların çeşitliliği. Aklıma bir renk cümbüşü getiriyor. 19. yüzyılda Galata Köprüsü’nde çekilmiş, siyah beyaz bir fotoğraf vardır. O zamana kadar her etnisitenin, dini grubun ve bazen da meslek grubunun farklı kıyafetler giydiğini düşünün. Muhteşem! Ticari ve askeri liman Haliç’te olduğu için imparatorluğun ve dünyanın her yerinden insanla dolu şehir. Öyle de turist falan değiller. Üsküdar’dan İzmit’e 1 günde ancak gidildiği zamanlarda, yüzlerce ve binlerce kilometre uzaktan insanlar bir amaç için geliyor şehre. Binbir zorlukla. İçinde yaşayanlar daha da çeşitli. İranlı dervişinden, Galata’da meyhane işleten hacı Mustafa’ya. Mıkiteryan’ından Gregoryan’ına çeşit çeşit Ermeni cemaati. Moralılardan Sefardik’lerine Yahudiler. Levantenler, Koloni bakiyesi Latinler. Avrupalı, Asyalı tüccarlar. Tersane köleleri, yeniçeriler.. Şimdiki İstanbul, o zamankine göre gıpgri. Hastane yemeği gibi tatsız tuzsuz geliyor. 
Tatyos: Osmanlının Avrupa ile etkileşimi nasıldı?
Ş. Konstantinevi: Osmanlı Devleti, sınırları Orta Avrupa’ya ulaşmış, Doğu Avrupa’nın epeyce bir kısmına hükmeden ya da vasal olarak tutan bir devletti. Üstüne, uluslarası ticareti teşvik eden (bkz. lise tarih bilgisinden kapitülasyonlar, aslında ahidnameler) Böyle bir devletin etrafındaki dünya ile keskin bir çizgi çekip ona mesafeli olması zor. Zaten öyle bir niyetleri de olmamış. Toprak genişlemesi ile yönetilen topraklarda, vergisini ve asker gücünü aldığı sürece reayaya çok da bulaşmayan, dini yönden de pek halkın üstüne gitmeyen (sonuçta kişi başına düşen cizye öşürden fazla gelir getirir devlete), huzursuzluk çıktığında falan müdahale eden bir devlet var. İmparatorluğun batısı için diyorum tabi ki bunları. Ama ticaret, genelde Osmanlı limanlarında gerçekleştiği için, başkentteki etkileşim genelde limanlara gelen yabancı tüccarlar, sefir ve sefaret çalışanları, köleler ve nadiren de seyyahlar üzerinden olmuş. Bu etkileşim de genel halka yayılmıyor tabi yüzyıllarca. En çok muhatap olan saray. Sonra saray çevresi. Tüccarlar falan. Etkileşimin yüksek olduğu bir diğer mekân ise İzmir. Liman olduğu için. Ama misal, Dersaadet’in Atik Ali semtinde ikamet eden ve geçimini sur dışındaki bostanlardan kazanan Hamza emmi ile Ankara’nın Beypazarı ilçesinde semercilik yapan Ahmed usta’nın Batı ile etkileşimi hemen hemen aynı. Yani yok, sıfır. Bir de - kibir mi desem, kendini üstün görme mi desem- tam karar veremiyorum hala, Osmanlılar 17. yüzyılın sonuna kadar kendilerini genellikle Avrupalılardan bi tık, bazen de daha fazla yukarda görerek bakmışlar bu milletlere. Bu etkileşime ket vuran bir şey. Zihnen aşağı gördüğü taraftan bir şeyler almak konusunda müdanasızlık yapmış galiba. Yönetim daha komplike gene de ama asker onları savaş sonrası ganimet elde edilecek darülharb, düz reaya da topluma yeterli görülen kısıtlı bilgilendirme ile sadece küffar (bunda iletişim teknolojilerinin çok zayıf olduğunu unutmamalı tabi, o vakitler her toplum yaklaşık aynı bilgiye sahip başka toplumlar hakkında) bilmiş, ilgisiz ve bilgisiz kalmış işte. Ötesi yok. Ama Avrupa’da da tam tersi. Sürekli, sınır ülkeleri ele geçiren ve topraklarını istila etme ihtimali olan bir devlet Osmanlı gözlerinde. Asırlarca. Merak ediliyor tabi. Hakkındaki duyum, fikir, bilgi ne varsa kıymetli. Sadece şark odası dizaynı ile kalmıyor bunun sonuçları. Avrupalıların müziğinden mimarilerine kadar siniyor bu merak ile karışık korku. Savaş teknolojisindeki gelişmeler, akabinde Avrupa’nın Osmanlılara karşı kazandığı galibiyetler vs sonrasında bu sefer de Osmanlılar “Hazirûn neler oluyor yau?” diyor. Öteden beri umursamadıkları milletler garip bir şekilde patır patır Devlet-i Aliyye’yi yenilgiye uğrattıkça, Osmanlıların bakışı da değişiyor haliyle. Zamanla ama. Ve yavaş yavaş. 
Tatyos: Osmanlılarda sınıf sistem nasıldı peki?  
Ş. Konstantinevi: Osmanlı toplumundaki sınıf sistemi şu an algıladığımız/sandığımız şekline göre oldukça farklı. Vergilendirmeyi norm alırsak, toplum müslim ve gayri müslim olarak kabaca ikiye ayrılıyor malum. Ama o tek norm değil. Meslek gruplarına göre de değişiyor bu vergilendirmenin alt başlıkları. Ama bir norm daha var ki hep es geçiliyor. Burayı biraz(!) uzun anlatmak istiyorum, algıladığım kadarıyla izninizle. Yönetim kadrosu için toplum başka türlü bir şekilde ikiye ayrılıyor: Havas ve avam. Elit ve halk. Hass ve Amm. Artık nasıl derseniz. Erken Modern Dönem’de iyiden iyiye kendini hissettiren bir şey bu. Ama, bir kişinin bu ikisinden birine dâhil olması, kişinin etnisitesi ya da dini ile hiç alakalı değil. Örnekleyelim: Devlet için, Avlonya sancağının Delvina şehirciğinde doğmuş gayri müslim bir yerli, cizye mükellefi olarak tasnif edilmekle birlikte, misal onun evladı devlet mekanizması içinde işe yararlığı ölçüsünde yükselebilir. (Teamüllere göre İslamlaşma şartını elbette akıldan çıkarmıyoruz). Donanmaya Kapudan Paşa olabilir, Kubbealtı’na vezir olabilir. Hanedandan bir sultan ile evlenebilir vs. Bu durum, Osmanlıların Avrupa’daki asalet sisteminden de çok farklı bir sistem ile kendi elitini oluşturduğunu gösteriyor sanki? Hele Tanzimat sonrasında din değiştirmesi dahi beklenmiyor bürokraside yükselen ve Müslüman olmayan kişilerin. Tam tersinden okumak gerekirse, bir kişinin Türk ve Müslüman olması, elit olması için bir artı değer değil. Mekanizma işine yaramayacak olanı içine almıyor yani. İşlevsel, yetenekli olanı devşiriyor. Bu konuda asırlar geçse de tutarlı. Erken Osmanlılarda öyleydi ama, diye bir itiraz gelebilir. Evet, kuruluş esnasındaki gaza beylerinin çoğunluğu Türkmen kökenli idi. Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar gazaya katılan epeyce bir gayrimüslim savaşçı, toprak işleyen yine epeyce timar sahibi olduğunu gösteriyor. İşlevsel oldukları için sistemin içinde var olmuşlar yani. Saray, hele saray bu mevzuda kendi sosyal yapısını hep korusu. Ortak ama reayanın pek de entegre olamayacağı bir ortak kültür oluştu başkentte bu düzen sayesinde. Anadolu İslam’ı, şehir İslam’ı diye konuşuyoruz arada ya. Cumhuriyet kurucularının Osmanlı saray çevresinden daha Müslüman, daha az imanlı olduğu ima edilir falan. Çünkü laiklik ilkesi. Ama filmi geriye doğru sarınca, aslında yönetim kadrosunun zaten hep daha seküler olduğunu görmek, bunun da bu elit tabaka oluşumunun sonucu olan çok etkileşimle ortak sosyalleşme olduğunu düşünüyorum. Sadece ben düşünmüyorum tabi. Bunun üzerinde kafa yoran tarihçi hocalarımız var. Osmanlıların toplum yapısını inceleyen, tetkik edip yorumlayan. Onları okudukça işte. Günümüze, hatta gündeme bakınca da şöyle bir bağlantı gördüm. Osmanlı devletinden kurumlarını neredeyse olduğu gibi devam ettiren cumhuriyet de bu düzenle gitti. O çarklının bir normu vardı. Kriterleri sağlayan dişliler kendine yer buldu ve devlet yönetiminde söz sahibi oldu. Daha farklı olarak, taşra vilayetlerine daha fazla okul yapıldı. Zekâsı ve yeteneği sayesinde yönetici elite ve bürokrasiye katılabilme ihtimalini yükseltecek, daha çok x köyünden y çoğaldı. 
Tatyos: Nedir bu Anadolu çocuklarının geçmişte kaybettiklerini ve geri kazandıklarını iddia ettikleri şey ve ecdatçılık motivasyonu?  
Ş. Konstantinevi: Yukarıdaki mevzuya devamla, şöyle bir siyasi algı var 30-40 senedir: Bir takım Anadolu çocukları, geçmişte Cumhuriyet sonrasında iktidarı kaybettiklerini ve son zamanlarda geri kazandıklarını iddia ediyorlar/sanıyorlar. Şanlı ecdadın torunları olarak olmayan bir tarih yazıyorlar. Burada bir parantez açayım: Tıpkı askeri sınıfı hep elit sanmaları gibi. Hâlbuki toktan asker çıkmaz. Bu, istisnaları olsa da epey genel bir normdur. Asker sınıfı, düşman ile ölmeye motive edilen, yaşayıp savaştığı sürece ulufesini ve ganimetini (modern zamanlarda maaşını) alma garantisine sahip bir sınıf. Varlıklı bir ailede, karnını doyurma derdi olmayan neden ömür boyunca asker olsun ki? Milliyetçi saikler demeyelim. O sistemin sürekliliği için bir motivasyon sanki. Geçmişte kızıl elma idi işte adı. Zamanla, dışa kapalı ve toplumdan kopuk da olmadı bu sınıf. Hep öyleydi. Savaşların zaferle bittiği klasik dönemde odalarında, garnizonunda kalan asker. Duraklamada, tağşiş ve başka sebeplerle ulufelerini yettiremeyince şehirlerde esnaf olarak varlık göstermeye başlayan ama gene kendi arasında cemiyetleşen asker. Yeni orduda da gene aynı. Ama tüm bu zamanlarda, hep halktan askeri yetenekleri umut vaat eden çocukları devşiren bir sistemdi. Hala da öyle. Dindar olanların dışlanması ise geçmişte olanlar pek bilinmediği için hep gündemle manipüle edilen bir durum. Kuruluş ve Klasik çağında, bir din öğretisini merkezine alan bir ocak var. Zamanla padişah hal’inde bile rol oynamış, o motivle ocaklıları kenetlemiş, ocakları dışarıda kalanlara nazaran özel hissettirmiş bir öğreti. Gün gelip, bir sultan tarafından tamamen kökünün kazınması(mecazen de değil ha, baya baya kazıma) suretiyle, dini ve sosyal bir öğretiden daha azade bir sistem kurma hedefi güden de yine bir Osmanlı padişahı. Cumhuriyete kadar ve sonrasında olan tecrübeler de cabası. Misal, 31 Mart’ı, İttihat ve Terakki dönemini vs., asker sınıfının politik ve dini eğilimi sebebiyle, ordu içinde yaşanan bölünmeler üzerinden okusak, ordunun kendi içine, savaş ve savunma motivini zedeleyecek her türlü şeyden kaçınma refleksi, bu refleksin bir gece ansızın, cumhuriyetin ilanı ile Kemalistler tarafından dayatılmadığını görebiliriz sanki? Öbür yandan, sisteme zarar vermediği sürece, kantarın topuzunu kaçırmadan asker bireyin, kişisel dindarlığını yaşamasına nötr bakılması bu günleri ve bu keskinliği getirmezdi belki ama onu da bilemiyoruz sanırım. Geleneksel yapılar, devletler geçmişte yaşadıkları travmaları hep hatırlar ve reflekslerini ona göre geliştirir. Adab böyle bir şey. Parantez uzun oldu. Soruya döneyim. Bir sanrı var demiştim. Elden seneler önce kaybedilmiş bir iktidarı yeniden ele geçirmiş olmaklık. İslamcı çevrelerde bu daha fazla. Ülkede, hayal edilip tarih sanılan bi ton şeyden biri. Tarihe dair az çok bir şeyler biliyorsam, hiç öyle olmamış ki? Yani bir şey kaybedilmemiş ki kazanılsın? Hanedan ile yönetilmişsin. Hanedanın ve hükümdarın şekillendirdiği yönetim normları belliydi işte hep. Senin deden, dedenin dedesi, onun dedesinin dedesi falan hep oradaydı. Doğduğu yerde. Vergisini verdiği sürece ya da kriminal bir şeye karıştığı zaman ancak kaydı tutulmuş nesiller. İşte o nesiller arasında işte yetenekli bir civan çıktı ise, sisteme entegre olmuştur. Onun dışında taşranın, şu anki tabirle Anadolu’nun elinden alınan bir şey yok. Çok keskin bir filtre var. İlk defa, Cumhuriyet sonrasında ötelenmedi yani taşra.