Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Koli Blair'dan Twitter Kavgalarının Özeti: "Kestiğim? Koç! Yediğim? Hiç!"

2016-10-02 04:41:09

Tatyos BeyYedek röportajcımız Frank Costanza bu hafta aydınlanma yolunda yorulmaz bir silahşör olan Koli Blair'la Yalta yakinlarinda haftalik birer rubleye harman makinasinda sapla samanı ayirmaya calisip hem de güzel bir sohbet gerceklestiriyor.
Frank Costanza: Twitter’a giriş ve yükseliş hikayeni merak ediyorum. Eğlensek de Twirrter’a hayatımızdan zaman veriyorsun. Sence doğru mu bu? 
Koli Blair: Şimdi önce bu twitter denen platforma giriş hikayemi anlatayım istersen. Ben zaten yıllar önce kendi adım soyadım ve fotografımla bir hesap acmıstım. Ama Twitter’a biraz geç alıştım. O hesapla da hiçbir şey yazmayıp Vanu gibi RT yapıp duruyordum. Gezi zamanı filan buralarda kıyametler kopmuş ne trollingler olmuş. Bunların hiçbirinden haberim yok. Zaten olan biten eylemleri sosyal medyadan takip edecek zamanım da yoktu. Başından sonuna kadar Gezi’deydim ve “hassiktir bu ülkede neler oluyor lan böyle” şaşkınlığıyla oradan oraya koşuyordum, barikatlara kum çuvalı kaldırım taşı falan taşıyordum. Sonra Gezi bitti, bildiğin gibi. Ben Twitter’da daha çok zaman geçirmeye başladım. İlk olarak Esed Kıratlıgil’i, hemen ardından da Kürşet Hoca’yı takip ettim. Bunların arasında bir DSİP geyiği dönüyor ki okurken kahkahalarla gülüyorum. Çünkü o dönemin AKP destekçisi sol-liberal ve liberal siyasi rüzgarını tam üniversiteye başladığımda yaşıyorduk. Öyle bir hegemonyaydı ki karşı durduğunda, bak oğlum bu işin sonu demokrasi değil rejim adım adım değişiyor dediğinde bunlardan direkt “darbeci” yaftasını yiyordun. Bir de ben üniversiteye başladığım dönem daha radikal bir adamdım. Tuzla’daki tersane grevlerinden tut Ankara’ya SSGSS eylemlerine koşuyosun. Tüm bunları yapıp milyonlarca insanın ekmeğiyle ve hayatıyla oynayan bir iktidardan kendine solcu diyen sol-liberal tipler demokrasi insan hakkı falan bekliyordu. Ulan ben her gün işçilerin öldüğü tersanede bir gün durunca her yerim amele yanığı olmuş, bu adamlar orada patır patır ölürken yer miyim bu demokrasi masallarını. Neyse çok uzattım, işte tüm bu siyasi söylemleri tiye alıp eğlenen Esed ve Kürşet’i takip ederken “ulan ben neden açmıyorum ki böyle bi hesap” dedim ve @asirisolliberal nickiyle bir hesap açtım. Daha üç dört takipçim falan varken beni Ceyda Karan takip etti. Ben de zaten gaza gelmişim, yazmaya devam ettim. Sonra bir branding yeniliğine gidip yine bu bahsettiğim dertlere ve Avrupa solu kafasına gönderme yapıp bunları tiye alan @koliblair’e çevirdim. Koli ismi aynı zamanda gay kimliğine de referans yapıyor. O yüzden de güzel oldu. Sonra da yaza yaza bu günlere geldik işte. Buna yükseliş falan demeyelim ayrıca. Siyasi kanaat önderi falan değilim neticede. Kafama göre yazıp çiziyorum. Zaman ayırıyoruz tabi, haklısın. Ama manyak gibi twit okumanın bir anlamı da yok. Twitter’dan okuyarak kendini entelektüel sanmak diye bir durum var, bu ortaya çıkıyor. Bence tam tersine insanı körelten ve algılama kapasitesini ya da aralığını, her ne haltsa, 140 karaktere daraltan bir tarafı var. O yüzden geri zekalı gibi twitter’da derinlik aramasın kimse. Öbür soruya geçelim hadi. 
Franz Costanza: Tamam tamam. Kişisel bilgi vermeden kendini anlatmanı istiyorum. Burada en çok merak ettiğim insanlardan birisin çünkü.
Koli Blair: Bu soru çok geniş bir soru date’e çıkmış gibi hissettim kendimi bi an. Anlatayım. Ufacık bir köyde büyüdüm sonra liseye yine küçük denebilecek bir ilçede gittim. Şimdi köyde büyümek hem iyi hem kötü. Steril bir habitustan gelmiyosun. Yıllardan beri anlamaya çalıştığımız kasaba kurnazlığını, esnaf kafasını biliyosun. Kentlilik ve kasabalılık ne demek bunun ayırdına çok iyi varabiliyorsun. Kötü tarafı da imkanların daha kısıtlı oluşu. Köy okuluna giderken doğru düzgün bir kütüphanen bile olmuyor. Ama ben meraklı bir tiptim. Evde bulduğum din kitaplarından tut evimizin bodrumundaki 80’li 90’lı yıllara ait öbek öbek gasteleri falan sürekli okuyordum. Köyde büyüyen bi çocuksun işte. Merak ediyorsun dünyayı falan. Çok büyük bir bahçemiz vardı ağaçlarla dolu. Orda oyunlar oynuyordum. Sıkıldıkça da evimizin altındaki bodruma katına inip ordaki eski kitap ve gasteleri okuyordum. Demirel-Ecevit kavgaları, hükümetin düşmesi, Körfez savaşı falan işte. Siyasete meraklıymışım demek o zamanlar da. Sonra ilkokul 4’te filandım herhalde, Türkçe öğretmenimiz bize çocuk kitapları dışında daha ciddi kitaplar aldırmaya başladı. Çok sevdim. Ne bulursam okumaya başladım. İlk okuduğum ciddi roman Reşat Nuri’nin Yeşil Gece romanıydı. Belki  bilirsin, o romanda aydın-yobaz, ilerici-gerici gerilimini anlatır Şahin öğretmen üzerinden. Her ne kadar Cumhuriyet dönemi kanon edebiyatının propagantif ve biraz indirgemeci bir eseri olsa da en temelde bu aydınlanmacı-gerici gerilimini taşra muhafazakarlığı içinde doğup büyüyen bir çocuk olarak görüyorsun ve kitaptan cesaretleniyorsun. Bir köy çocuğu olarak içime ELİTİZM tohumları daha o dönemden serpildi hahaha. Sonra okumaya devam ettim. Ortaokul lise falan derken bir sürü yazar okumuştum en tırtından en iyilerine kadar. Lisede her gün harçlığımdan ayırıp, Cumhuriyet alıp okurdum. Allahsızlık yolunda adım adım ilerliyordum. İnanç krizlerini ortaokulda ve lisede yaşamıştım ve bir şekilde aşmıştım. Koyu muhafazakar bir ailemin olmaması bana bu açıdan çok faydalı oldu. Herhangi bir ideolojinin ya da dinin ritüelleri yoktu evde. İbadet de edilmezdi evimizde. Böyle bir dini ya da siyasi etkisi yoktu ailemin benim üzerimde. Bu bana kendi yolumu kendim bulmam için büyük imkan sağlamış, büyüdükçe fark ettim. Neyse. Sonra solla tanıştım. Okuduğum büyüdüğüm yerde öyle sol örgütlenmeler falan yok tabi. Marksizm, sosyal demokrasi Kemalizm ve cart curt bir sürü izmleri okuyarak öğreniyorsun. Yine AKP iktidara geldiğinde ben ortaokul lise arası bir yaştaydım. Dinci kadrolaşma direkt başlamıştı taşradaki okullarda. Tabi taşrada korkmuyorlardı o dönem bunu yapmaktan, göze de batmıyordu. AKP geldiğinin ertesi yılı müdürümüz değiştirilip İmam Hatip mezunu bir din hocasını müdür olarak başımıza getirmişlerdi. Adam kızların etek boyundan göğüs dekoltesine kadar her halta karışan okulda oraya buraya dinci tiplerin sözlerini asan bir tipti. Bir anım var, lisede bir tiyatro grubumuz vardı, ben de bu grubun başındaydım. Kızlı-erkekli, danslı bir oyun oynayacaktık. Müdür provalara geldi, prova sonrası beni odasına çağırıp “bu oyunu kızlar erkekler dans ederek oynayamaz” dedi. Ben de müdüre bu oyun oynanmayacaksa başka bir oyun da oynanmayacak dedim, koltuktan kalktım, kapıya yürüdüm. “Dur yahu nereye gidiyorsun” deyip beni tekrar oturttu ve tartışmıştık. İlla ki bir oyun oynanması gerekiyor böyle de bir gelenek var, sonunda o oyunu oynamıştık biz geri adım atmayınca. Bu bahsettiğim bir dönem çok moda olan “darbeci”, “kemalist”, “demokrasi düşmanı” yaftalarına karnım toktu o yüzden. Taşrada aydınlanmaya çıkan yol o dönem Atatürk ve daha genel olarak cumhuriyet aydınlanmasından geçiyordu. Hala da büyük oranda bu böyle. O yüzden aydınlanmaya “aman Kemalizm işte” diyerek bir çırpıda bok atan tiplerden olmadım. Eleştirmek başka bir şey tabi. Ne niyetle yaptığın çok önemli. Çok uzattım. Sonra güzel bir üniversiteye İstanbul’a geldim, sevdiğim bir bölümü okudum. Ardından da yüksek lisansa başladım. Bitirmeye çalışıyorum işte bu aralar tezimi yazıp. Yeter herhalde. 
Franz Costanza: İnsan hakları ve çeşitlilik içinde bütünlük gibi kavramları kim uyduruyor ya? Küreselleşmeye/kapitalizme tanrı, bu kavramlara da insanları bir arada tutmak için oluşturulan dinler diyenler var. Sence yeni dinler işe yarıyor mu?
Koli Blair: Zizek röportajı yapar gibi soru soruyosun bana olm. İnsan hakları kavramı çok önemli. Tüm o insan hakkı düşmanı tiplerin Türkiye’de aslında utangaç utangaç yaptıkları universalism eleştirilerinin de canı cehenneme. Bu universalism eleştirileri aslında insan haklarının çıktığı Batı’dan çıkma. Esasında çok da anlamlı ve derinlikli eleştiriler yapmışlar. Batı-merkezci insan hakları kavramını şöyle sorgularsan anlam kazanıyor: Kimin için insan hakları? Bu kadar evrensel evrensel diye vurgulanan insan hakları evrensel mi? Bu evrensellik iddiaları neleri gizliyor, nelerin üstünü örtüp görünmez kılıyor? Batılının evrensellik iddiaları köklerini ve kaynağını nereden alıyor? Bunlar anlamlı sorular. Name-dropping yapmayı sevmem ama “What is Enlightenment?” diye bir metni var Kant’ın. Latour’un yazdıkları var. Koselleck’in yazdıkları var. Bu sorgulamalar bu adamların yazdığı gibi metinlerle yapılır. Burda ise sığır adam/kadın kalkmış insan hakkı eleştirisi ve Batı merkezcilik eleştirileri yapıyor. Oysa aydınlanmayı eleştirmek için aydınlanmayı anlamak gerekir. Bu yok. Buradaki insan haklarına özgürlüğe düşman o yüzden böyle utangaç utangaç Batılı entelektüel jargonlarıyla kafa ütüleyeceğine alsın eline palayı kessin bizi. Boşuna jargon kasmasın. İşte zaten o noktaya geldik zaten. Artık jargon kasılmıyor, açık açık saldırılıyor dört bir koldan. Bu goygoyları yapanların ne olduğu bugün ayan beyan ortada. “Çeşitlilik içinde bütünlük” kavramına gelecek olursak, bu kavram bana çok Polyanna hikayesi gibi geliyor. Multikultici iddialar aslında sağlam bir temelden yoksun, “haydi hepimiz el ele tutuşalım ve dünya süper bi yer olsun”cu iddialar. Patronla işçi, siyahla beyaz eşcinselle heteroseksüel böyle laylaylom el ele tutuşmadan önce burada söz konusu olan eşitsizlikler ne oluyor? Bu iddialarla görünmez kılınıyor. Hasıraltı ediliyor. Öte yandan bu multikulticilik çok da mümkün değil zaten. Birtakım kültürler diğerlerini domine edip suyunu çıkararak var olmuşlar ve olmaya devam ediyorlar. Şimdi bu bastırılanla bastıranı nasıl bir araya getireceksin? O yüzden bu postmodern çoklu hakikatler dünyası kavramları filan da özgürlük ve insan hakları düşmanlarınca sömürülmeye ve suistimal edilmeye çok teşne. Eleştiri yaparken dikkatli olmak, her salatalığa tuzlukla koşmamak lazım. “Yeni dinler” falan bunlara inanmıyorum. Peşinden koşan koşsun. O kadar enerjim yok. 
Franz Costanza: İngiltere’ye taşınmanız gereken günler gelecek mi? Yani ben İngiltere’yi sevdiğim için İngiltere dedim, genel olarak bu ülkeden kaçmamız gerekecek günler gelecek mi? 
Koli Blair: Korkarım ki gelecek. Tüm gidişat bunu gösteriyor. Her geçen gün yaşam alanlarımıza, yarım porsiyon da olsa sahip olduğumuz özgürlüklere hücum ediliyor. Güçsüz ve bitkin bir görüntü veriyoruz. Oysa örgütlenip mücadele etmenin en gerekli olduğu ve siyasi enerjinin en kolay ateşlenebileceği bir dönemdeyiz. Bunun yerine kayıkçı kavgalarıyla ve “bakın nasıl da haklıyım” mastürbasyonlarıyla vakit kaybediyoruz. Ben bu açıdan muhalefeti de aptal buluyorum.  Bu böyle devam ederse gücü yeten kaçabilecek, susanlar da onursuzca hayatlarına devam edecek. Burada karamsar görünüyor olsam da kast ettiğim ve istediğim şey bu karamsarlıktan bir ışık yakmak, karamsarlıktan mücadele çıkarmak.
Franz Costanza: Eyvallah. Biraz konu değiştirelim istersen. Sevdiğin 10 tane edebiyat eseri say desem neleri söylersin?
Koli Blair: Leyal Erbil’in Karanlığın Günü, Cüce, Kalan; Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar; Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli ve öykü kitabı; Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway. 10 dediğin için onda bırakıyorum. Leyla Erbil saydığım diğerlerinin aksine çok okunan ve bilinen bir yazar değil. Oysa kadın edebi olarak harika. Bir de Türk edebiyatında “çok iyi yazar” diyebileceğimiz yazar bulmak çok zor olduğunu da göz önüne alınca bu kadın bir harika. Politik olarak da fikrimce çok doğru bir yerde duruyor. O yüzden burdan bu röportajı okuyanlara sesleniyorum, Leyla Erbil’i keşfedin okuyun. Oğuz Atay mesela, çok bilinen ama çok da anlaşılan bir yazar değil. Sorsan herkes utunamayanlar’ı okumuştur ama Tutunamaynlar’ı anlayan galiba epey az. Bir kısım insan çok karamsar buluyor ve kitabı ergen buhranlarının mezesi yapıyor. Oysa dibine kadar toplumsal meseleleri görüyoruz kitapta. Bir de inanılmaz bir mizah da var o kitapta. Son olarak Karamazov Kardeşler’deki Büyük Engizisyoncu bölümünü birkaç ayda bir açıp açıp okurum. Kitabın bence en vurucu bölümü, aynı zamanda da güncel sorunlarımızın da ibret vesikası. 
Franz Costanza: Bu soruyu Marki’ye de sormuştum. Kendine dair hatırladığın ilk anın nedir?
Koli Blair: Dur bi düşüneyim... Sanırım en eskisi bu. Daha 3-4 yaşlarındaydım ve kocaman bir bıçakla hızlıca vurarak elimi kesmiştim. Parmağım kopmak üzereydi. Bir sürü dikiş atılmıştı. Neyse ki kopmadı. Mazoşist değilim yanlış anlama, annemler bir şey kesiyorlardı ben de onlara bakıp aynısını yapıyım demiştim, ilk darbede kan revan içinde kalmıştım. Tatsız bir anı ama galiba en eski ve aklıma gelen anım bu.
Franz Costanza: Her gün yaptığın olmazsa olmazların var mı?
Koli Blair: Seks. Şaka şaka, her gün yapmıyorum tabi. Günlük rutinim çok yok aslında. Her gün daha farklı şeyler yapabiliyorum, duygu durumuma göre değişiyor. Spontan yaşayan biriyim. Herhalde her gün olmaza olmazım olan tek şey kendime “ulan ben napıyorum” sorusunu sormak. Kendi üstüme bir denetim ve izleme gözüm var, genel olarak hayat amacımı ve anlamımı sorgulayıp sürekli beni dürten. 
Franz Costanza: Seni sen yapan üç tarihi figür sayar mısın?
Koli Blair: Mustafa Kemal Atatürk. Bu şaka değil. Dedem, öldüğü için tarihi figür sınıfına sokuyorum. Birçok açıdan karakterimi etkilemiştir. Bir de hala hayatta olan çok çok sevdiğim bir hocam var. Nermin Abadan Unat. Hayranlık duyduğum olağanüstü bir insan. Atatürk dışında büyük devrimler yapmış büyük figürler sayamadım kusura bakma. 
Franz Costanza: İnsanlık tarihinin sevdiğin, özlem duyduğun, parçası olmak istediğin bir dönemi diye sorsam?
Koli Blair: Herhalde Fransız Devrimi’nin olduğu döenmde yaşamak isterdim. Büyük devrim lan düşünsene Cumhuriyet diye bir şey geliyor, kralı indirip asıyorlar. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganlarıyla güç gökten yeryüzüne iniyor, sekülerleşiyor. Türkiye’de cumhuriyet fikrinin temelini oluşturmuş bu devrim iyisiyle kötüsüyle bugün bile ortaya koyduğu değerlerle hayata bakışımızı şekillendiriyor. Hayran oluyorsun dolayısıyla.
Franz Costanza: Robespierre mi Cromwell mi?
Koli Blair: Şimdi biraz zor bir soru. Cromwell de parlamento içinden çıkıp kralı idam ettirebilmiş bir adam. Cumhuriyet kurmuş. Kraldan bıkmış kitleleri radikalleştirmiş ve bir çeşit ordu kurmuş, kralı ve krallığı ortadan kaldırmış. Halka rağmen halk için kafasıyla da hareket etmiş. “On kişiden dokuzu sana karşı olsa bile geri kalan bir kişinin elinde silah olsa yeter” diyebilmiş radikal bir lider. Tartışmalı tarafı da adamın sonraları yaptığı birtakım kıyımlar. O dönemin şartlar onu gerektirmiş olabilir tabi yargılamak bize düşmez asfdsf. Kısa bir cumhuriyet deneyiminden sonra tekrar monarşiye dönülüyor. O yüzden etkisi sınırlı kalıyor. Öte yandan Robespierre dünyada bir çağı kapatıp başka bir çağı açıyor. Bu açıdan etkisi çok daha geniş ve fazla. Hakkaniyetli olmak lazım, Robespierre büyük adamdır. Jakobenizm üç beş entelin boklamasına bırakılamaz. 
Franz Costanza: Twitter’la başladık Twitter’la kapatalım. Sevdiğimiz muhalif insanların birbiriyle sürekli tartışıp kavga etmesiyle ilgili ne düşünüyorsun? 
Koli Blair: Şimdi Twitter’ın insanların fikirlerini etkilemenin bir aracı olmadığı fikrine katılmıyorum. Takip eden sıradan bir insan okuduklarından etkileniyor ve bazı konularda fikirleri değişebiliyor. Ancak bu kavga eden insanlar için durum böyle değil. Herhangi bir gereksiz tartışmanın tarafı olan insanlar bir fikrin bayraktarlığına soyunduğunu sanıp karşısındakini ikna etmeye çalışmaktan ziyade takipçi kitlesini coşturmak o kitlenin amigoluğunu yapmak üzerinden hareket ediyor. Ben bu yüzden böyle insanlarla tartışmak yerine direkt küfür ediyorum. İkna etmenin bir yolu yok böyle bir misyonla hareket eden birini. Tetikte beklemek diye bir şey var. Bir şey söylendiğinde direkt “bakın ben ne kadar haklıymışım” mastürbasyonunu yapan. Haklılık kanıtlamak üzerinden tartışmak faydasız, bir de bu haklılık kanıtlamayı da aşıp tamamen kayıkçı kavgasına dönüyor. Dert üzüm yemek değil bağcı dövmek. Ben kendime kanaat önderi sıfatını atfedip self-proclaimed bir akil adam titri vermek istemiyorum özellikle. Böyle insanları da komik buluyorum. Bütün bu tartışmaların sonucunu “ne kestin koç, ne yedin hiç” diye değerlendiriyorum. Beğenmiyorsan blokla geç, sikik. 
Franz Costanza: Peki, son olarak gençlere söyleyeceğin bir şey var mı? 
Koli Blair: Esed Kıratlıgil’in de dediği gibi, “kendinizi öldürün”.