Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Hasret-i Muhabbet

2016-10-02 04:35:23

Tatyos BeyTatyos Bey'in bu haftaki konuğu twitter'ın renkli karakterlerinden @hasretimuhabbet ... 
Tatyos Bey: Niye bu siteye (twitter'a) yazıyorsun?
Hasret-i Muhabbet: Çünkü öbür sitede link verme imkânı yok ıssısısıs. Valla önceden nereye denk gelirse oraya yazıyordum. Bir blogum bile vardı düzenli yazmaya gayret gösterdiğim ama özellikle bebeler doğduktan sonra başta yazmak olmak üzere kişisel ihtiyaçlarımın tamamı rafa kaktı uzunca bir süre. Sonra bir gün, kan kardeşim var bir tane, böyle sarhoş kafayla geri zekâlı gibi elimizi kesip birbirine sürtelim madem dediğimiz hakiki kan kardeşim ama, "oğlum twitter diye bir site var tam senlik" dedi. Giriş o giriş, tuzluğumu kapıp geldim. Herhangi bir yere yazmaktan farklı değildi, ta ki bir sohbette "böyle adınla sanınla yazmak da zor ya babana söğüyon kuzen okuyo kayınçoya çakacan hanım darılır falan" dediğimde "abi kapat yenisini aç anonim takıl" cevabı gelene kadar. Akşamına gidip hasreti açtım. 2012 Mart. Sonra Gezi'ye kadar gerçekten bir mikro blog gibi, kim var ne yok çok ayırdına da varmadan, karalaya karalaya gitti. Gezi'de her şey gibi site de bambaşka bir şeye dönüştü. 30 Mayıs gecesi parktaki bir arkadaşım SMS'le "müdahale edeceklermiş parka, duyurabilir misin, internet yok burada" yazdı, 31 Mayıs sabahı Lübna'mızı kafasından fişekle vurdular. Sonrası malum, eylemsiz taşrada aylarca uyumadan lojistik nöbeti tuttuk. Bilgi topla, doğrula, duyur. Nereler tehlikeli nerede ne ihtiyaç var falan, bildiğin şeyler. Orada çok güzel bir şey oldu, ya da olduğu sanrısına kapıldık. Sanki böyle bütün iyi kalpli insanlar bu sitede, sanki herkes birbirinin elinden tutuyor, sanki herkes aynı güzel ülkenin peşinde. Hiç sanki gibi de değildi. Gerçi sonra yaldır yaldır ayrışma başladı ama yine de hâlâ iyiyle kötüyü çok keskin bir şekilde ayıran ve devam eden bir süreç gibi, biz de birbirimizi bulduk işte örneğin. Tabii sinsisi de yağ gibi görünür oldu, bu  ayrışmalardan sonra birden peydah olan ümitlerimiz falan çıtır çıtır yine kırıldı ama olsun, birçok insan tanıdık. Askerlik gibi bir şey. Uzattım, bu hesap için konuşalım, dört senenin sonunda siteye geliş motivasyonumu emekli babamın kahveye gidiş motivasyonuna eşlemiş sayılırım. İki çay içer goygoy eyleriz, alkoliği de orada, anelisti de orada, futbol müzik şu bu konuşanı da orada. Üstelik testosteron kokmuyor, kadınlardan konuşan adamlar kadar erkeklerden konuşan kadınlar da orada. Dahası, yazdığımdan çok okuyorum girdiğimden beri. Tespitse tespit, şiirse şiir, siyaset, hatta  edebiyat. Diyelim bir sultan kırıklığı, diyelim bir o6k tokadı, Zülfi Alper’imizin beyitleri, volkan beyimizin sakinleştirici hapları, ne bileyim Şukûfe hanım, İlker hoca gibi kaynaklar, hocaların hocası anelizleri, senin analojiler, kibar hanımın kürekli ayarları, onlarca varyete. Hepsini birden nerede bulayım? Kendine dizayn ettiğin devcüleyin bir dergi işte ya. Paralan alamazsın, okumayıp nabalım?
Tatyos Bey: Bi tweet atıldıktan 12 saniye sonra benzeş tweetini link atıyorsun. Bu hafızayla yaşamak zorlukları var mı?
Hasret-i Muhabbet: Öyle bir şey yok, ne 12 saniyesi? Öyle bir şey olduysa da o an bir şeyle meşgulmüşümdür. Önce bu link meselesini bir kez daha izah edeyim hazır sorulmuşken. Bunu "ehehehe ben yazdım bunu" gibi algılayanlar var, doğal olarak. Esasen öyle değil. Bu benim serbest serseri "aynen karşim" stilim. Mutlu oluyorum zevkle okuduğum kişilerle aynı fikre düşmüş olmaktan. Bir nevi pekiştirici, mutabakat ifadesi olarak kullanıyorum. Bir de aynı şeyleri bin kere söylüyoruz, bir keresinde bu "up" meselesi için de demiştim, "biz up yapmıyoruz ülke yapıyor" diye. E yazmışız, yazmışlar işte, linkini ver veya nebleyim retele geç, cümleyi tepetaklak edip bir daha söylemek mi doğrusu bunun  yani, ha ali hoca ha hoca ali bana göre. Sonra şu da var, başkasının tweetini de link atıyorum. Hatta o durumlarda menşını sona alıyorum ki sadece muhatabı değil herkes görsün. Çünkü mesele genelde “bu hususta şöyle bir yaklaşım-ım da var” gibi. Bunlar hep araz ama yapacak bir şey yok, artık reflekse dönüşmüş.  Hafıza da zaten araz, hepimiz için. Genelde insanların iyi şeyleri hatırladığı, zihnin kötüleri aşağılara attığı söylenir ama bende bu iyi/kötü diye belirlenmiyor. Bir şeyin beni ne kadar etkilediği esas. Bir örnek vereyim, senden olsun: herkes herkese o kadar çok ve mesnetsiz yakıştırma yapıyor ki bu tip mecralarda, bu tip sızlanmalar o kadar çok önümüze düşüyor ki, senin "bu sitede size her şeyi derler" sözünün aklımdan çıkma veya o anlarda yıldırım gibi çakmama olasılığı maalesef yok. Aslında sorun hafızada değil de sonuçlarında. Çok kolay etkileniyorum ben ruhsal, duygusal olarak. Oğlum olduktan sonra iyice fark ettim, çünkü o da aynı, coşkulu. Mutluluğu çok yukarıda, mutsuzluğu da çok aşağıda yaşayan bir ayarsız yapı. Dolayısıyla kötü anılar, kötü etkilemiş herhangi bir şey aklıma düştüğünde bir anda yığılabiliyorum, yoksa hafıza kendi kendine çalışan bir mekanizma, çaba istemiyor, yorucu bir yanı yok. Özerk yani, takılıyor öyle, kendi kararlarını kendi alıyor falan.
Tatyos Bey: Hayattaki en temel çelişki nedir? 
Hasret-i Muhabbet: Bunun da linki var, al ıssısısıs https://twitter.com/hasretimuhabbet/status/527416182987849728  Hayatın kendisi tabii ki. Akıl almaz güzellikler ve bunları hissedebilmek, yaşayabilmek için maruz kaldığın sindirilemez çirkinlikler. Mehmet arkadaşımdı biliyorsun, Mehmet bu en temel çelişkinin kısa filmini çekip gitti. Ella Fitzgerald, şarap, sigara. Halıya kül dökülmesin. İntihar. Çelişki gibi çelişki. Camus absürd diyor ya, ben galiba en çok onun gibi düşünüyorum. Sisifos gibi, hayat yaşamaya değer mi değmez mi, soru bu. Bütün bu saçmalıktan intihar ederek kurtulabilir miyiz? Bütün bu güzellikleri anlamsızlıklara rağmen yaşamayı mı seçeceğiz. Adam diyor ya felsefenin temeli bunun cevabı diye, ne yapacağız, intihar mı edeceğiz, dinlere tanrılara mı sığınacağız, yoksa bu absürdü sürdürmek için başkaldıran insana mı dönüşeceğiz? Sürekli bu dönüyor benim kafamda. Ne yapacağız? ‘Ne yapacağız'ı bırakınca bir rahatlama geliyor gerçi insana, "du bakali n'olacak" gibi yaşamaya başlıyorsun. İyi mi bu kötü mü bilemem. Kadere inanmıyorum ama bi' akıntı var bence diyelim.
Tatyos Bey: İnsanın İradesi dışında dünyaya gelip yiyip, içip, gezip, üreyip gitmesi tuhaf değil mi? Bu durum senin Bilgisayar'da sorun yaratıyor mu?
Hasret-i Muhabbet:Yaratıyor tabii yaratmaz mı. Ben hiçbir zaman çocuğum olsun istemedim mesela. Asli sebebi de kendim çok da matah bulmadığım hatta güzelliğinden çok çirkinliğine inandığım hayat dediğimiz nanenin içine bir çocuğu neden atalım sorusu. Bir çocuğu demek yeterli de değil aslında, hayatta en seveceğin varlık bu. Üstelik genetik diye bir bela var, bir sürü özelliğini hiç sevmediğin babana dönüşmekten kaçamıyorsun misal, burada da tercih hakların çok sınırlı. Giderek ve elinde olmadan hiç benzemek istemediğin bir şeye benzediğini hissediyorsun yıllar geçtikçe, bir de bununla mücadele etmeye çalışıyorsun diğer her şey yetmezmiş gibi. Bebeler büyüyor şimdi, 3-5 yıl sonra bir tanesi dönüp "ne gerek vardı?" dese verecek cevabım yok. Çünkü bunu kendi kendime sorduğum zamanlar oldu hemen herkes gibi, verecek cevabım hiç olmadı. Bu sorunun gelebileceği güne de Camus efendiyle hazırlanıyorum. Öyle bir şey olursa ne yaparım diye çok düşündüm. Şimdilik tek planım "Oğlum şimdi absürd diye bişey var, biliyon mu absürdü? Absürd insan böyle. Saçma yani.." veya "Kızım sana biraz başkaldıran insandan bahsetmek isterim eheheh" gibi zevzek cevaplarla varoluşları üzerindeki sorumluluğumu sağa sola fırlatmaya çalışmak.
Tatyos Bey: Öykü mü? Şiir mi? Neden?
Hasret-i Muhabbet: Kimin sözü hatırlamıyorum, bana Ege Kayacan söylemişti: "Aslında şiir, roman, deneme; hepsi hikâyedir." Biraz öyle bakıyorum ben edebiyat işlerine. Hatta müziğe, sinemaya bile. Ne anlattığı ilgilendiriyor beni. Şiir kısacık roman upuzun anlatıyor ama hepsinin bir ya da birkaç hikâyesi var. Teknik anlamda zayıf bir film veya müzikal anlamda vasat bir şarkı güzel bir hikâye anlatıyorsa sevmem için yeterli. Ama şiir hep ayrı. İyi, vurucu, bıçak gibi bir dizeyi hiçbir şeye değişmem hâlâ.
Tatyos Bey: Bazen ardı ardına tweet'ler atıyorsun, bi bakıyorum öyküye evrilmiş. Yazmayı düşünüyor musun?
Hasret-i Muhabbet: Oluyor öyle. Hissiyatın hal geçişleri. Kaskatı durduğunu zannettiğin bir konuda birden erimeye başlıyorsun. Öfkenin, sevincin, acının, kırgınlığın, bildiğin bütün duyguların bir akışkanlığı var, herhangi bir şey hafızanı tetiklediğinde birden bardaktan boşanır gibi akıyor zihninden işte. O sırada bilgisayar başındaysam siteye yazıyorum, bitirince de oradan alıp depoya kaldırıyorum, siliyorum.  Yazmayı düşünmekten kastın "bir yayında ya da bir kitap yazmayı" olsa gerek, çünkü hâlâ dağa taşa yazıyorum zaten sürekli. Ama bu konuda bir türlü disiplin oluşturamadım. Ankara'da Gündem Çocuk Derneği'ni de kuran arkadaşlarımızın bin bir zorlukla çıkardığı, ilk sayılarında benim de katkıda bulunduğum bir yerel gazete var mesela, Gazete Solfasol. Aylık çıkıyor ama ona bile ayda bir yazı çıkaramayacak kadar beceriksizim bu konuda maalesef. Gündelik zihinsel yorgunlukla başa çıkamadığım zamanlar elle tutulur bir metin üretemiyorum. Kafa kalabalık olunca beceremiyorum yani, benim kafayı tenhalaştırmak da ha deyince olacak iş değil. Kitap meselesi biraz farklı. Sitede şu veya bu şekilde biraz bilinirlik edinmiş kimselerin koştur koştur kitap çıkarması nedense hoşuma gitmeyen bir şey, bu yüzden çok soğuk bakıyorum. Fakat geçen yaz senin de tanıdığın bir şahane site sakini benden ısrarla öyküler yazmamı istedi. Hiç de yazmışlığım yok he, “ben ne anlarım ya” dedim, “zaten yazıyorsun sitede” dedi. “Ya onlar iç dökümü” dedim, “yöooo gayet de öykü” dedi. Allem etti kallem etti, en azından öykü yazmayı denemeye ikna etti. Ben de kitap olur olmazına bakmadan giriştim. İyi de geldi, tanıdığım insanların hikâyelerinin bildiğim kadarını eğip bükerek başladım, bir-iki tane yazdım. Sayın editöre soracak olursan gayet iyi, bana sorarsan olsa da yazdık olmasa da. Ne olur ne olmaz göreceğiz.
Tatyos Bey: Seni en çok neler mutlu, neler mutsuz eder?
Hasret-i Muhabbet: Eskiden bir sürü şeyle mutlu olabiliyordum. En çok da tanıdığım tanımadığım herhangi birine bir faydam dokunsun, bir işini çözeyim, yüzü benden ötürü azıcık gülsün, o. Değişti ama. Bencilleştim çünkü. İnsanların güzel bir şey etrafında toplanmalarının çok kolay olduğuna inanırdım, sonra bu toplanmışların kötülüklere, düşmanlıklara çok daha meyyal, tutkuyla bağlı olduğu inancı baskınlaştı zaman içinde. Şimdi mutlu edebilen şeyler de azaldı haliyle çünkü kallavi şüpheler büyüttük hepimiz birbirimize karşı. Kabul edelim güzel büyüttük. Artık yetişkinlerden yana fazlaca beklentim veya umudum, çocukların gülüşünden başkaca kayda değer bir mutluluğum yok. En çok da tabii ki kendi bebelerimin gülüşü. Sözle, bakışla, sarılışıyla bana olan koşulsuz sevgisini ifade ettiği anlar var kızımın ve oğlumun, o anlarda insan "tam da şimdi öleyim" fikriyle "hep böyle kalsın, sonsuza kadar yaşayalım" hissi arasında sersemliyor. Yakında sen de hissedeceksin bunları, teyitli bilgi. En çok mutsuz eden şeyler de böyle, eskiden çoktu, örneğin bir sürü neşeli hatıran olan bir dostun attığı taşla yarılan kafan, iyi ve hesapsız insanların varlığına inancını zedeleyen her şey, gibi. Şimdi onlar da küçüldü, kalanı da yine bebelerle ilgili ekseri. Bizim büyük çaresizliğimiz bebelerimiz diyorum ya, onlara yapılan kötülüklere karşı elimizden gelenlerin bu kadar az olması mutsuzlukla falan açıklanamayacak kadar delirtici. İnsan her kime yapılırsa yapılsın belirgin bir haksızlık karşısında dahi delirecek gibi oluyor, bir de kendini savunamayacak, eti ne budu ne, henüz kötücül hesapları, toplamayı çıkarmayı bile bilmez bebelere yapılan bunca kötülük karşısında cesaretsizlik veya çaresizlikten veya her neden ise böylesine etkisizliğim-izden daha mutsuz edici bir şey yok. İyice bencilleşip "kendi çocuğum" demeye başlıyorsun ki bu bile yeterince mutsuz edici.  
Tatyos Bey: Kırmızı çizgilerin ya da çizgin var mı?
Hasret-i Muhabbet: Var. Bebeler. Maalesef "önce kendi bebelerim" işte dediğim gibi. Sen beni oldukça iyi tanıyorsun, sakin, öfkesine hakim olabilen, kırıcı olmamak için debelenen, faydam yoksa da zararım hiç olmasın kafasında duran bir adamım. Ama işin içinde bebeler olunca baya bildiğin vahşi duygularım ortaya çıkıyor. Yapmak istediklerim akla vicdana sığmaz şeyler oluyor. Bir de kendi bebelerime herhangi bir zarar verilmesi olasılığını düşündüğümde, gücüm kime ne kadar yeterse, afedersin götünden kan alırlar diye bir laf var ya, genel alıcıya dönüşüyorum.
Tatyos Bey: Tutarsız insanların tutarsızlıkları kafanda yankı yapmıyor mu?
Hasret-i Muhabbet: Yankı değil de başka bir şey yapıyor. Tam ne dersen bilemiyorum, tutarsızlık genelde utanmazlıkla birlikte geliyor çünkü, utanmazlık karşısında da aşırı çaresiz hissediyorum kendimi. Gündelik hayatımızın her yerinde böyle bu. Örneğin sitede hemen her gün apolojistlerin çok yakın geçmişte tam tersini savundukları bir konuda bugün ne söylediğini böyle menşınları sona çeke çeke puh puh puh diye gösteriyoruz ya, hiç utanmadıklarını biliyor olmak, kendi kendimize bunlar böyle yanar döner işte şerefsizler omurgasızlar diye bağrınmak falan dev çaresizlik değil mi? Bu sadece siyasi meselelerde de böyle değil, o daha korkunç bir şey. Fikir evrilmesinden falan bahsetmiyorum tabii bu arada, sürekli ve akıl almaz bir rahatlıkla kendini tekzip eden, başka biri yaptığında sayıp sövüp üç gün sonra aynı şeyi kendisi yapan sayısız insan var. Üstelik bunu bir sefer de yapmıyorlar. Bir oraya bir buraya dönüyor ha dönüyorlar, e bu kadar dönme de işte bulantı yapıyor. Hah işte yankı değil de bulantı galiba ya. Bir yerden sonra hayret de edemiyor insan, kafası döne döne kusmak istiyor.
Tatyos Bey: Hayatına dönüp baktığında kişisel yüzleşmeni yaptığını ve bunun bedelleri ödediğini düşünüyor musun?
Hasret-i Muhabbet: Düşünmüyorum. Daha doğrusu emin değilim, yani bu böyle bir kere yapılıp "aha yüzleştim tamam, buyur kolum al diyetini!" diye bağlanacak bir mevzu değil gibi. Zırt pırt yüzleşmek gerekiyor? Bir de ben insanlara çok komik gelebilecek meseleleri dert etmek konusunda ustayım, dolayısıyla senin kastettiğinin tam olarak bu olduğundan da emin olmamakla birlikte yüzleşmeye oturmadan bir hafta bitirmem pek mümkün olmuyor. Hesapçılıktan tiksiniyorum ama kendimle de işim gücüm muhasebe. Evvel konuşmuştuk seninle bu konuda, özür meselesi hani. Ruhsal anlamda içimi en çok sıkan şey hep dileyemediğim özürler oluyor. Bedel meselesi de bununla biraz ilgili ama daha karmaşık. Bazen ödeniyor, bazen geçip gidiyor, zaten senin elinde değil çoğunlukla. Ne sorsan uzatıyorum farkındayım ama işte maalesef hem kafam birçok konuda çok karışık hem gevezeyim. Yanisi, sürekli yüzleşiyorum. Bazısı gecikmiş bazısı vakitlice halledilmiş, dilemiş olmaktan memnuniyet duyduklarım, pişmanlık hissettiğim bir sürü özrüm var. Ama hâlâ borçlu olduğum özürlerim de var, bunların yükü de fena bedel sayılmaz. Bu ne biçim oldu böyle ya, keşke "cevab veremedi" yazıp bıraksaydık bunu..
Tatyos Bey: Yerli, Yabancı sevdiğin üçer müzisyen söyle.
Hasret-i Muhabbet: Kaybolma garantili bermuda şeytan üçgenim var, malumun: Neşet Ertaş, Ahmet Kaya, Zeki Müren. Ama Ferdi Özbeğen de var, Selami Şahin de var, Mazhar Beyler var, Angaracılıktan Vega'mız Pilli Bebeğimiz var, var oğlu var :) Yabancılarda da sonsuza kadar sayabilirim aslında, seksen sonu doksan başı metalcisiyim ben. Ama son yıllarda en sık dinleme isteği hissettiğim Damien Rice galiba, tercihen Lisa Hannigan'la birlikte. 
Tatyos Bey: En sevdiğin üç şair hangisi?
Hasret-i Muhabbet: Onu da beş söyleyeyim, üçün beşin hesabını yapmayız herhalde? Ahmet Erhan, Ergin Günçe, Ahmed Arif, Edip Cansever ve Orhan Veli. Aslında Sabahattin Ali’yi de eklerdim ama onun şiirleri de öykü bence.