Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Delinin Sopası: İnsanların Çalışmasına Karşı Değilim!

2016-10-02 04:41:29

Tatyos BeyTatyos Bey'in bu haftaki konuğu @delininsopasi ... İlk kez bir röportajda Tatyos'u bu kadar sessiz gördüğümüzü, ilk kez inisiyatifi konuştuğu kişiye bu kadar bıraktığını şaşkınlıkla tespit ettiğimizi ifade etmek isteriz. Bunun @delininsopası 'ndan mı yoksa Tatyos'un tatil rehavetinden mi kaynaklandı konusundaki incelemelerimiz sürmektedir. 
Tatyos Bey: Sence İnsan çalışmalı mı? Çalışmamalı mı? 
DelininSopası: 2016 yılında çalışmak nedir yahu? Neden bu kadar ciddi bir soruyla başladın? Ben hep karşılıklı gülüşüp birbirimizi daha iyi tanıyabileceğimiz ve belki ilerleyen dakikalarda üstümüze daha hafif bir şeyler alabileceğimiz komik bir soruyla başlayacağımızı hayal etmiştim oysa ki. Her neyse. İnsan çalışmalı mı? Elbette çalışmalı. İnsanların çalışmasına karşı değilim ben. Sadece ben  çalışmamalıyım. Mümkünse tüm insanlık beraber çalışarak bana bakarlarsa çok memnun olurum hatta ahahaha! Tabi bunu yapmayacağınızı varsayarak işin olabilir kısmına dönüyorum. Benim çalışmakla ilgili bir sorunum yok aslında, çalışmak zorunda olmakla var. Baktığın zaman bir çok farklı görüş; Marksizmden tut Tasavvufa, Semavi dinlerden tut Freud’a, Hugo’ya kadar çoğunluk bu çalışma hadisesini kutsamış. Böyle bir hemfikirlik hali mümkün mü? O zaman demek ki çalışmak konusunda denklemi doğru kurmak lazım yoksa yanlış şeyi yücelttiğinin farkına varamıyorsun. Her sabah aynı saatte kalkıp akşama kadar aynı şeyleri yapıp, aynı lafları edip ay sonu banka hesabına koşmanın kutsanacak bir yanı yok örneğin (ki bir çoğumuzun çalışmaktan anladığı bu). Denklemi “Emek + Çaba = Ürün” olarak kuruyorsan bir kutsiyet atfedebilirsin buna belki ama çoğumuzun denklemi “Verilen iş + Mesai harca = Satın al” şeklinde kurulu. Aynı şey mi? Bence değil. Bunu söylerken içinde kendimin de olduğu ikinci topluluğu kınamıyorum, zira düzen hepimizi biz olmazsak çökeceğine inandırdığı bir makinenin sözde önemli bir çarkı haline getirmiş. Birçoğumuz gün boyu eften püften şeyler yapıp bunlarla haddinden fazla gurur duyuyoruz ve gene aynı düzenin bize layık gördüğü edinimle satın alma gücü kazanıyoruz. Satın alma gücümüzü de mutlulukla bağdaştırıp mal gibi yaşayıp gidiyoruz sonuçta. Yani hem kölesin, hem bundan gurur duyuyorsun hem de mutlu sanıyorsun kendini, nefis gerçekten. Çünkü sistemin sana vaadi şu; daha fazla satın alırsan, daha fazlasına sahip olursan daha mutlu olacaksın. Kazanıyorsun, internete girip elektronik bilmem ne sipariş ediyorsun; o an herhangi bir uyuşturucu maddeyi zerk anına benzer bir keyif veriyor sana (ki tıpta buna dopaminerjik ödülendirme sistemi deniliyor);ve işte sahip oldun istediğin(?) şeye. Sonra kargo yolu bekliyorsun, hatta bir gün gecikti diye kargo şirketleriyle kavga ediyorsun (çünkü sen onu hak ettin, bir an önce senin olmalı) ambalaj geliyor, açıyorsun. Ve işte artık çok mutlusun. Yaşasın amk, iyi ki aldın bu ne olduğunu bilmediğin şeyi kim bilir ne inanılmaz özellikleri vardır. İşte tüm o emeklerin boşuna gitmedi artık kucağında bir samsung s allah edition veya Xbox yaraq7 ya da fiat doblo katalitik konvektörü falan var. O an mutlusun ancak bir kaç güne geçiyor. Uğruna kargocunun çocuğunu kesmekle tehdit ettiğin şey bir köşeye atılıyor (kokainin etkisi geçtii) ve bir sonraki doza ihtiyacın var artık. Şimdi daha güzelini, daha büyüğünü, daha teknolojik ve daha şık olanı satın almak zorundasın. Haydi bakalım sabah yedide kalk ve işe git bunu hak etmek için ahahahaha. Bunun çok kutsal bi tarafı olduğunu iddia edemezsin.  Muhakkak bir şeye kutsiyet atfetmek gerekiyorsa üretmek olabilir bu belki ancak çalışmak tek başına kesinlikle değil.  Ben bunun vurgusunu Tüvitırda genellikle avcı-toplayıcı yüceltme parodisiyle yapıyorum. Haliyle kimi heyecanlı genç arkadaşlar da eğleniyorlar bu durumla “N’apalım amk Kadıköy’de mamut mu mızraklayalım” vs diye, haklılar. Elbette benim derdim avcı-toplayıcı döneme dönme özlemi değil.O zaten şu an değil tarım devriminin gerçekleştiği ve nüfusumuzun arttığı binlerce yıl öncesinden beri olanaksız. Ancak daha az ve daha efektif çalışarak, daha fazla üreterek daha mutlu bir yaşam hala mümkün. Nasıl mı? Dostum unutma ki ben bir tüvitır kulanıcısıyım, benim işim ahkam kesmek nasıl olacağını da siz bulun. Tatyos?? Uyudun mu?
Tatyos Bey: Hı? Ha? Estağfurullah, dalmışım da... İnsan tamir etme fikrin nasıl gelişti?
DelininSopası: Aslında benim hiç öyle bir fikrim düşüncem yoktu. Bu işe insanlığa faydam dokunacak, yüce kutsal bir meslek icra edeceğim hevesi ile falan girmedim açıkcası. Zaten herhangi bir mesleğin bir diğerinden daha yüce, ulvi veya kutsal olduğunu da düşünmüyorum. Üniversite sınavında aldığım puan bu bölüme denk geliyordu, yapmak istediğim de pek fazla bir şey yoktu bu oldu. Idealist bir hikaye yok arkasında yani tamirat işine girmemin. Bir tüvitte de yazmıştım; "Neden bu mesleği seçtim? Çünkü o zamanlar on yedi yaşında hayattan ne istediğini bilmeyen gerizekalının tekiydim." Şimdi hayattan ne istediğini bilen bir gerizekalıyım ama bunun kimseye faydası yok tabi. 
Tatyos Bey: Gezmek senin için ne ifade eder? Nasıl bi yaşamın olmalı?
DelininSopası: Hareket halinde olmak hayatımın en keyif aldığım kısmı. Fakülteye başladığımda ilk üç yıl devam mecburiyeti yoktu. Baktım derslere gitsem bile çok bir katkısı yok bana, kendime başka bir yol çizdim. O üç yıl boyunca öğrenci imkanı dahilinde tüm ülkeyi dolaştım. Yeri geldi otostopla, yeri geldi yeni hasat edilmiş bir tarlaya çadır kurarak vs. Bu üç senede ülkenin büyük kısmını gördüm, insanlarla oturdum konuştum, sofralarında oldum, sıkıntılarına şahitlik ettim, öte yandan riyakarlıklarını gördüm, yalanlarını dinledim falan bir sürü şey. Okula sadece sınav zamanlarından önce ders çalışmak için ve sınavlarda dönüyordum. Hatta dördüncü sınıfa gelip hastanede staja başladığımda bir çok sınıf arkadaşım beni yatay geçişle yeni geldim sandı, hiç görmemiş adamlar. Sonrası ihtisas ve meslek hayatımda Karadeniz, Ege, Doğu ve Akdeniz olmak üzere dört bölgede çalıştım, bu toprağın insanı hakkında edecek bir kaç sözüm olduğuna inanıyorum bu deneyimle ama tüvitır ahalisi öyle olmadığını düşünüyor ekseriyetle. Onlar öyle diyorlarsa öyledir ama şüphesiz. Okul sonrası ise dünyayı dolaşmaya başladım, büyük kısmını da gördüm. Yaptığım geziler turistik seyahatler değil. Gittiğim memleketin yerel insanlarının arasına karışırım, onlar ne yiyorlarsa onu yer ne giyiyorlarsa ekseri öyle giyinir mümkün olduğu kadar çok kişiyle konuşurum. Büyük çoğunlukla harita vs taşımaz spontan ilerlerim. Hayatta kendimi en özgür hissettiğim zamanlar sadece bir kaç parça eşya içeren ufak sırt çantası ve bir fotoğraf makinesi ile bilmediğim bi şehrin ara sokaklarında harita kullanmadan dolaşmak. Ve nerede değilsem sanki hayat orada akıyormuş sanıyorum hep
Tatyos Bey: Hastaların doktorlara, doktorların hastalara kötü yaklaşımından bahsedebilir misin?
DelininSopası: İnsanların birbirine saygı duymamasından bahsedebilirim. Bu doktor-hasta özelinde bir sorun değil. Biz toplum olarak herhangi bir meslek erbabına saygı duymayız zaten. Birisine saygı duymak-saygı göstermenin nedense zayıflık olarak algılandığı bir dünyamız var. Hasta-doktor ilişkisinde bunun daha belirgin olması ortada var olan durumun ciddiyeti ile ilgili. İki canı yanan adam karşı karşıya geliyor orada. Bir yanda hastalığından muzdarip kişi öte yanda yoğun iş temposu, yapılan işin getirdiği stres, baskı, fiziksel-mental yorgunluktan muzdarip diğer kişi. Bu iki cenah birbirine karşılıklı  anlayış göstermezse orada sorun çıkacağı malum. Burada toplumun yaklaşım biçimini eleştirirken doktorun da o toplumun hamurundan yoğrulmuş bir adam olduğu noktasını kaçırmamak lazım. Doktorlar sevilen bir meslek grubu değil bunun bir çok sebebi var. Bir kere insan doğası olarak özel alanın olan kendi bedenin üzerinde  (mecbur olsan da) hüküm kuran bir insana sempati ile yaklaşamazsın. Yaşam hakkından tut da bedenine ait her türlü iradeyi götürüp birisinin eline teslim ediyorsun. Asansörde özel alanın ihlalinden mütevellit dahi gerginlik yaşayan insan doğasının buna bilinç altı olarak da olsa  bir tepki koyması doğal.Bu gerginliği minimuma indirmek için hekimin hastaya yaklaşım biçimi çok önemli, bunu da zamanla ve tecrübeyle öğreniyorsun. Öte yandan bu söylediğim tepki görebilir belki ama doktorların ciddi bir kısmının tanrı kompleksi vardır. Bunu olumsuz algılamamak lazım zira itiraf edeyim ki olmalıdır da. Tanrı kompleksi olmayan bir adam sizi uyutup göğüs kafesinizi açıp, kalbinizi durdurup, oradaki damarı değiştirip kalbi yeniden çalıştırmak gibi bir işe girişmez. Düpedüz delilik çünkü bu.
Tatyos Bey: Okuyucularımıza Mevlüt Amca'nın hikayesini anlatmak ister misin?
DelininSopası: Tabi hemen anlatayım. Mevlüt Amca Anadolu'nun şirin bir kasabasındaki tarlasına hint keneviri ekerek ailesinin rızkını kazanan mütevekkil ve kalender bir adamdı. Vakti oldukça oğlunun Almanya'dan getirdiği dürbünle köyün minaresine çıkar derede yıkanan köyün kadınlarını röntgenlerdi. Çalışkandı Mevlüt amca, hırslıydı, azimliydi. Adeta Ağustos böceği ve karınca hikayesindeki karıncaydı Mevlüt. Alçaktı,namussuzdu, stokçuydu. Ankara'ya pavyona gittiğimizde İki yüz kaat da borç takmıştı bana hala ödemedi şerefsiz Mevlüt. Dinleyenden ARO
Tatyos Bey: BB artık Acil Servise kız bakmaya gidiliyor dedi. Var mı böyle bir şey?
DelininSopası: Elbette ki var. Bunu inkar etmek  tıbbın yüzlerce yıllık ilerleme aşamasını ve hastanelerin gelişme sürecini inkar etmek demektir. Tarih boyunca bu topraklardaki hastanelerde Acil servis ile Yoğun Bakımlar, Diyaliz Üniteleri ile Endoskopi Salonları arasında kız alıp kız verilmiş, böylece tüm bölümlerin birlikteliği perçinlenmiş, yeri gelmiş ameliyathanelerde boy boylanmış soy soylanmıştır. Konuya bir erkek doktorun cinsel gelişim aşamalarını özetleyerek bakalım isterseniz; Tıp fakültesi dördüncü sınıfa gelip hastane stajlarına başladıktan ve önlüğü sırtına geçirdiğinden itibaren bu "kız bakma" işi ete kemiğe bürünür. Önlükle ilk üç sınıftaki amfilerin önünde dolanılır, yeni gelen kızlar tartılır, değerlendirilir ve önlük burada çömez bölümler için bir arzu nesnesi, bir silah olarak kullanılmaya çalışılır. (çoğunlukla başarısız olunur). Bu adım her yıl gelişerek devam eder. İnternler stajyerlerden, asistanlar internlerden, uzmanlar asistanlardan, öğretim görevlileri uzmanlardan derken bir kız bakma zinciri kendi hiyerarşisi içinde uzar gider. Tabi bu zincirde zaman zaman basamak atlamaları olur ancak genel tevatür budur. Bu ritüel tıp fakültelerinin ve hastanelerin özünde, kültüründe, ananesinde vardır. Şimdi eğer devletimiz elitist sağlık çalışanlarının yüzlerce yıldır kendi aralarında sürdürmekte olduğu bu ritüeli halka açmak, daha fazla kişiyi bu imkandan faydalandırmak istiyorsa buna saygı duyulmalıdır. Acil servisten başlamak üzere kemoterapi üniteleri, poliklinikler, yoğun bakımlar ve en nihayetinde  yataklı servisler peyderpey halkımızın bu ihtiyacına yanıt verecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Ben bu konuda son derece pozitif ve umutluyum. Aksini düşünmek niyet okumak olur.
Tatyos Bey: Sağlık sisteminde devrim nasıl yapılabilir?
DelininSopası: Bu çok yönlü bir konu. Açık söylemek gerekirse bu mevzunun siyasi-ekonomik yönleri konusunda ahkam kesecek kadar donanımlı bir adam değilim. Fikren nitelikli, ulaşılabilir ve ücretsiz sağlık- eğitim sistemlerinin insanın temel hakkı olduğunu düşünsem de söylediğim gibi konunun çok fazla çetrefilli boyutu var. Ekonomik olarak bakılırsa sağlık tüm dünyada zaten çok pahalı bir sektör. Nitelikli ve donanımlı insan yetiştirme, teknolojik tedarik, tedavi giderleri vs gibi kalemler ciddi miktarlar gerektiriyor. En özet olarak şu şekilde ifade edeyim; nitelikli sağlık sistemi her şeyden önce nitelikli sağlıkçı ile olur. Tıbbın gerektirdiği teknoloji (gerek kullanılan araç gereç, gerekse ilaç molekülleri) giderlerini düşürmek için ise dışa bağımlılıktan kurtulup kendi üretimini, araştırmanı yapabilecek seviyeye gelmen lazım. Bunların hepsini toplarsak sağlıkta devrim evet gerçekleştirilebilir ama bunun için önce bizim ciddi bir eğitim devrimine ihtiyacımız var.
Tatyos Bey: Kolonokopiye bir çözüm bulamadınız. Özeleştirinizi verin.
DelininSopası: Aslında aramızda kalsın ama modern tıp; Mason Loncası ve Rothschild Ailesi destekli bir proje ile kolonoskopiye çözümü buldu ancak bu durum halktan saklanıyor. Illuminati'nin manifestosunda da geçtiği üzere insanoğlu genelde götüne bir şey sokmayan kişiye saygı duymuyor. Bu bağlamda başta İsrail tabip kuruluşları mesleğin saygınlığına zarar vermemek için kolonoskopi  vazgeçilmezdir, son barikattır görüşünü benimsedi.  Bir de yeri gelmişken önemli bir bilgi vereyim; topraklarımızda yaşayan insanların kalın barsaklarında yüz yıl yetecek polip var ancak Amerika çıkarmamıza izin vermiyor. 
Tatyos Bey: Okurlarımıza bir şarkı armağan etmek ister misin?
DelininSopası: Tabi ki. Güftesi Sadettin Kaynak’a, bestesi Yusuf Nalkesen’e ait, Harun Kolçak'ın seslendirdiği "Gir Kanıma" isimli eseri şu an bizi okumakta olan yetmiş beş milyona armağan etmek isterim. Dinlerken hep birlikte o unutulmaz çılgın dansı edebileceğimiz günlerin özlemini ruhumun en derinliklerinde hissettiğimi bilmelerini ister, hasretle gözlerinden öperim.