Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Berkay Akbudak: Amerikan Sineması Dünyanın En Kaliteli Tuvalet Kâğıdıdır!

2016-10-02 04:43:46

Tatyos BeyTatyos Bey'in bu haftaki röportaj konuğu yönetmen Berkay Akbudak. Twitter dünyası onu @thedograin kullanıcı adıyla tanıyor. Tatyos ve Berkay Akbudak Rumelihisarı'nda boğaz manzarasına karşı sohbet ediyorlar. Mevzu tabii ki sinema...  
Tatyos: Hitchcock sineması ile ilgili bilgilendirme yapabilir misin?
Berkay Akbudak: Dünyanın en güzel sorusu bu abi. Hemen cevaplayayım. Dünya büyük yönetmenlerle dolu, Alfred başkan bunların en büyüğü olabilir (ve galiba benim için en büyüğü). Yani babadan büyük filmciler olabilir ama onun gibi olan yok. Bak abi büyük yönetmen dediğimiz insan evlatları şu yüzden büyük: Onların çektiği filmleri kimse onlar gibi çekemez. Hiç kimse Hitchcock’un çektiği herhangi bir filmi onun gibi çekemez. Böyle bir özelliğe sahipsen işte ölümsüz oluyorsun. Mesela Scorsese çok büyük yönetmen evet ama çektiği her filmi De Palma da aynen çeker, Coppola da çeker. Ridley Scott evet büyük filmci ama Alien’dan The Counselor’a kadar çektiği her filmi Michael Mann da çeker Ron Howard da çeker, aynısını birebir çekerler çok var yani onlardan. Amaa Hitchcock gibi kimse film çekemez. Orson Welles, çok bayılmasam da Woody Allen falan bunlar özel adamlar, nadir adamlar, büyük yönetmenler, eşi benzeri olmadıkları için büyükler. Alfred reyiz gibisi yok ama, adam tek. Orson Welles de öyle mesela sevmeyebilirsin, anlamayabilirsin ama benzersiz oluşuyla herkesten değerli, nadir olduğunu kabul etmek, saygı duymak zorundasın. Hitchcock kötü film çekebilir (haşa) ama o kötü film dahi benzersiz olacaktır, mesele bu; imza yaratmak. Bak benim gözümü kapat bir film izlet ben sana kimin olduğunu söylerim bu da benim yeteneğim. Sdfgasdf. Hitchcock’u bilmeden sinema sevmek İsa’yı bilmeden Hristiyan olmak gibidir. Yani kimse o Psycho’daki cinayeti öyle çekemez, Orson da çekemez, yavaş çeksin. Gerçeküstü, gaipten, bilinmeyen vs bir olay yok, adamın biri geliyor bıçakla, duşta manita var ve güm bam, deşik edip gidiyor. Tertemiz sahne yahu sanat eseri, tertemiz sahne. Kan yok bak film siyah beyaz, bıçağın ete girişi yok asla yok izle bak. Manita duş alıyor, cıscırıldak ama meme gözükmüyor ama gözüküyor gibi değil mi? Bakın bu yetenektir, üstün yetenek. O sahnede baştan sona 70-80 kesme var, yani her biri ayrı çekim, ayrı kayıt baba bak düşün. Sene 1960 baba daha The Beatles yok ortada, John, Paul falan Liverpoollu 31ciler daha. Ha bak Orson Welles’in Touch Of Evil filmindeki bombalı araba takip sahnesini de Hitchcock çekemez, o da başka imza işte. Parmak izi gibi birbirine asla benzemiyor ama nasıl bir parmak izi için diğerinden üstündür demek anlamsız manasız bir şeyse bu da öyle, büyük yönetmenler birbirleriyle kıyaslanmaz, hepsi sevilir, bağra basılır, hayran olunulur. Sen şimdi gidip Woody Allen filmi gibi bir film çeksen, Woody Allen’dan iyi bile çeksen her türlü taklidi olarak anılacaksın fark etmez. O yapacağını yapmış taş gibi imzasını atmış olduğu için senin filmin her türlü ve her zaman onun ardılı olmanın mağduriyeti içinde var olacak. Herkes “Aa aynı Woody Allen filmi gibi yeaa.” diyecek. İmza yaratacaksın abi o kadar, ne iş yaparsan yap benzersiz olacaksın, bak sana ölümsüzlüğün sırrını verdim. Hitchcock’u diğer devlerden ayırmamın sebebi ise türlü çeşitli film çeken meslektaşları içinde kariyeri boyunca onun kadar tutarlısının, çalışkanının bulunmamasıdır. Kötü filmi yok mu var bir iki tane ama Alfred başkan için kötü, yoksa onlar da başyapıt, ben çeksem mesela orgazmdan ölürüm sabahına. Babanın mizah kullanımı, dönemi için çok yüksek tempolu filmler çekmiş olması bu sebeple filmlerinin yaşlanmamış olması, aşırı sade ama kusursuz kadrajlar ve kamera hareketleri yönetmesi, minimal takılacağım ayağına sıkıcılık çukuruna düşmeyip hep o çukurun üstünden atlaması müthiş, abi adam 130 kg bak çukur atlıyor inceyi gör lütfen. Sinemaya sessiz dönemde yönetmen olarak girip 70’ler sonuna kadar devam etti bu adam, ayıp değil mi abi? 60 yıl aynı kadınla evli kalan bir adamdan konuşuyoruz hocam tutarlılıktan bahsetmesin kimse. Tek kusuru var emperyalist ve liberal ve kadın düşmanı, üç kusuru varmış. O yüzden çok tipsiz. Siktirsin gitsin bir daha Hitchcock izlersem, Amerikan yalakası İngiliz kraliyet nişanı sahibi pezevenk, oldu İsrail’i de sen kursaydın. Orson Welles adamdır. 
Tatyos: Amerikan sineması ile ilgili görüşlerin nelerdir?
Berkay Akbudak: Amerikan sineması dünyanın en kaliteli tuvalet kağıdıdır. Sıçıp rahatladıktan sonra yumuşacık ve emici özelliği ile seni sterilize eder. Sinemanın sanat olmaktan çoktan çıkmış hali bir tek burada görülür. Amerika’da sinema CIA, Pentagon, Vatikan, Nixon ve Bush ailesi demektir. Kristof Kolomb köle taciri, kolonyalist bir orospu çocuğudur. Diyeceklerim bu kadar.
Tatyos: Sinema şayet bir sanat ise diğer sanat dalları ile etkileşiminde avantajları ve dezavantajları nelerdir?
Berkay Akbudak: Sinema tabii ki sanat abi şüphen mi var? Sinema öğrenilen bir şey evet çalışırsan nasıl yapacağını öğrenirsin bunda bir şey yok ama insanda ciğer olacak sinema müzik resim gibi abi, elle gözle yapılmaz ciğerle yapılır kanlı taze, nabız gibi atan bir ciğerle. Diğer sanat dallarıyla en yakın ilişkide olan iş sinemadır. 7. Sanat, yok son sanat falan da değil bunun sebebi onlar işin havası. Sanat işte, eski yeni manasız bir tartışma. Bütün sanatlar birbirleriyle alakalı olmalıdır. Daha doğrusu sanatçı kendi alanı dışındaki bütün sanatlarla eşit alakada olmalıdır bence. İyi müzik bilen, resimden anlayan, heykel tanıyan hatta mimari de dahil bütün bu sanat, tasarım yaratma, kompozisyon ne dersen,  bunları iyi bilen sanatçı daha iyi eser verir, yetenekliyse tabi. Mesela Kubrick reyiz dünyanın en iyi konservatuarında klasik müzik tarihi dersi verecek kadar bilgi sahibidir. Röportajlarından, biyografilerinden anlıyoruz. Bunuel mesela mimari hastası, kitap yazacak seviyede birikime sahip. Bence artık sanat hakkında söylenecek bir şey kalmadı ama sanatçı hakkında söylenecekler asla bitmez, bitmemeli. Bak sanatçı benim gözümde esnaftır, Lorca, Beethoven, Caravaggio dahil. Sadece ticari bağlamda değil hani gerçek olmasa da varmış gibi bildiğimiz bir esnaf ahlakı kavramı var ya o manada da söylüyorum bunu. Şöyle ki bir bakkal düşün sabah erken gelir dükkanı açar, bir güzel temizliğini yapar, içini dışını kapının önünü, içerdeki malların bir tozunu alır, vitrini düzenler çeki düzen verir, gelen müşteriye güler yüz gösterir, güven verir, dürüst olur, malı doğru tartar, adam gibi bir fiyattan satar, milletin arkasından küfür etmez, kazıklamaz, yalan söylemez. Hah işte yönetmenlik, film çekmek de böyle olmalı, müşteri aksini yaptığını anlarsa senin dükkanın camını kırar, yakar o dükkanı, şaka şaka yapar mı ya öyle şey ayağını keser başka bakkaldan alır malını sen de kiranı ödeyemez çocuğuna bakamaz olursun. Sanatçı esnaftır, tüccardır. Eser maldır. Satmak için vitrine koyduğun, karşılığında para aldığın her iş ticarettir. Suç ve Ceza dahil. Alaylılık mevzusu var bir de bak, çok karışık bende bu konu. Okullu olduğum ve batılı teknik benimsediğim için önceleri bu okulluluk işini çok ciddiye alırdım, mutlaka okulunu okuması lazım her filmcinin falan ama abisi zamanla sektörde ilerleyip tecrübe ve şahitlik sahibi olunca bazı alaylı abilerin ablaların bazı okulluların ellerine ellerine verdiklerini gördüm. Hem insan olarak hem etik olarak hem mesleki olarak. E ne dicen şimdi. Diyorum ki mesela bizde çok sevilir el aldım abi, yanında piştim falan, lan hadi doktor olsana öyle. Abi ben 12 senedir bu işteyim alaylı girdim el aldım deyip genel cerrah olsana ya ne oluyor bakayım. Alaylı avukat falan olsana, kabak gibi diploma, baro kaydı falan, değil mi dayı sen söyle. Yönetmenlik ehliyete bağlanmalı ama bu kesin. Yanlışlarda puan kıracaksın, para cezası, iki sene el koyma, trafiğe çıkarmayacaksın, ha çok azıttı tutuklanma falan. Hepimizi adam etmesi için ağır yaptırımlar uygulanmalı yoksa herkes canım cennette sikim amcıkta takılıyor, oh ne güzel sinema. Çinli bir yönetmenle çalışmıştım ondan mükemmel bir ders aldım. O zamanlar yeni bir senaryo bitirmişim çekmek için çalışmalar yapıyorum. Bununla biz, entel olduğumuz için Moda sahilde yürüyoruz. Bana senaryoyu sordu anlattım, nasıl çekmeyi düşünüyorsun dedi anlattım. Adam tecrübeli yönetmen, beni de gazlayınca dedim şuna bir soru sorayım yakalamışken, dedim bir tek cümle söyle bana film çekecek bir yönetmene ne dersin. Dedi iyi ekip kur, ekibine güven bırak işlerini yapsınlar, her sikime karışma, eğer dahi değilsen. Bak bu laf okuldur. Yemek yapmaya çok benzer yönetmenlik işi, iyi yemek yapamıyorsan iyi film çekemezsin bu bir şart ve test. Ben yapımcı olsam yatırım yapacağım yönetmene yemek yaptırırım. Bak şöyle, yapacağı yemeğin seçimi, malzeme kalitesi, kullandığı alet edevat, yemeği pişirme süresi yani timing, kullandığı soslar baharat vs gibi detaylar incelikler, kattığı özgün farklar, ve sunum, estetik, hakimiyet. Bakarım kötüyse para vermem amk bir sürü başka insan var sırada. Haa yemeği 10 numara yapmış aynen yapıştırırım. O yüzden yemek yapmayı çok severim. Önce seni tatmin edecek seni mutlu edecek sen beğeneceksin. Yaptın yemeği güzel değil verir misin misafirine, hayır çöpe atarsın emek zaman ve paranla birlikte, o hesap. Film izlemek gibi film çekmek de öğrenilen bir şey evet ama film izleyerek film çekemezsiniz. Film çekiyorsanız film izleyince daha iyi çekersiniz. Film izlemek yönetmenin kardiyosudur. Abi sen bunu mu sormuştun nereye geldik yau?
Tatyos: Yerli, yabancı hangi yönetmenlerle çalışmak isterdin?
Berkay Akbudak: Yerli bir çok yönetmenle çalıştım zaten içimde kalan kimse yok. Güzel ve yoğun bir asistanlık dönemi geçirdim, uzun bir çıraklık kariyeri yaptım.  Bugün artık bir yönetmen olarak benimle çalışmak isteyen gençler olmasını hayal ediyor ve umuyorum. Nuri Bilge Ceylan’la ortak senaryo yazmak isterdim ama bak onu isterdim. Abii inanmıyorum bak kalp kalbeymiş Nuri abi arıyor. Neyse açmayayım şimdi bölmeyelim muhabbeti. Yabancı yönetmenlere gelince bak sana tam bir sektör körelmesi yaşamış kaşarlanmış bir sinema işçisi olarak cevap vereyim. Öğrenciyken düzinelerce yönetmenin hayat hikayesini filmleriyle paralel yerli yabancı kaynaklardan izledim, inceledim, araştırdım, kafayı taktım, özendim kıskandım, eleştirdim yettiğimce, birlikte çalışmayı hayal ettim. Neyse efenim sonra mesleğe başladım benzer hikayeleri yaşamaya başlama heves ve heyecanı ile. Abi ilk profesyonel işim çok büyük bütçeli dev bir markaya reklam çekiyoruz o senenin en prestijli işi. Ben yönetmen yardımcısıyım. Ekip koşturuyor sette vızır vızır. Bir ara kamera ekibinden bir eleman çantasını açtı bir şeyler aranıyor, abi çantada   nal gibi bir rozet var “bitse de gitsek” yazıyor üzerinde. Ben okuldan Tarkovski olmak için mezun olmuşum abi acayip bozulmuştum, ağırıma gitmişti hahahaha. Şimdi bizim sektörde bazı ana birimler hariç diğer alt grupların hiçbiri meslek değil, olmamış yani. Bak yönetmenlik meslek, oyunculuk meslek, sanat yönetmenliği, görüntü yönetmenliği gibi birim şefliklerinin her biri meslek. Bu insanlar okullu veya değil sektöre girip pişip yetişip kazıya kazıya ya da zart diye torpille fark etmez bir şekilde buraya gelmeye çalışıyorlar ama bak alt gruplar mesela ışık işçileri, boomcular, köstüm sanat asistanları falan hemen hep eş dost akraba komşu falan, iş yok mu diye denk gelmiş gel iş var demişler gelmiş, teyze oğlu amca oğlu iki gün önce matbaada işçiymiş gel daha iyi para var demişler boomcu olmuş. Ya manikürcü olan kostüm asistanı tanıyorum. Komşuları kostüm şefi, annesi çok ısrar ediyor kurtar kızı sizin dizilere sok diye bu da tamam diyor oluyor sana kostüm asistanı. Aman abi asla küçümsediğim zannedilirse çok üzülürüm öyle değil asla. Şunun altını kapkalın çizmeye çalışıyorum, kendini bir şekilde içinde bulmuşların çalıştığı bir ortam var kimse kalifiye değil, çoğunluk geçici baktığı için sıkılır çıkarım diye niyetlendiği için eleman da yetişmiyor. İçlerinde inanılmaz cevher keşifler de var onlar da hayranlık uyandırıcı, saygılar sonsuz. Kamyon şoförlüğünden yapım amiri olan var ve çok başarılı mesela. Işık asistanıyken görüntü yönetmeni olan var abi Altın Portakal aldı bu adam değerli bir abimdir mesela. Ahaha çok saçma değil mi abi? Çok kafasına göre takılan bir sektör bir düzen disiplin yok disiplinli düzenli çalışanlar var ve bu yüzden maddi manevi acı çekiyorlar. Uzattım daha da on katı uzatırım da Nuri abi zehir gibi vatsaptan yardırıyor dur şunu bir açayım laf etmesin kahvede… hah geldim abi. Şimdi bu halde çalışmak istediğim yabancı yönetmen yok, çalışamam ki başka gezegen abi yabancı dediğin her milletin kültürün çalışma disiplini alışkanlıkları refleksleri de onun kültürüne dahil. Yurtdışında da dünya kadar işte çalıştım, burada da yabancı ekip ve yönetmenlerle çalıştım, tabi hepsinden dünya şey öğrendim ama ben burada doğdum büyüdüm, dilim bu bunu kullanıp bundan, buradan beslenip uluslararası olmam lazım hedef bu olmalı. Özenmek değil özendirmek olmalı misyon. Lan ne diyosun bi saattir soruya cevap versene olm dersen abi yabancı da çalışmak istediğim kimse yok. ahjahahah! Bak hiç sızısı geçmez bir kaybım var saygıyla anmak isterim, Suha Arın. Manevi babam saydığım hocamdır. Dünya çapında bir belgesel yönetmeni. Piyasadaki herkesin hocası, herkesin. Hep öğrencileri ile çalışmış filmlerinde. Ben öğrencisi olmaya yetiştim ama kısa süre içinde vefat etti maalesef, onun yönetmenliği altında çalışmak çok isterdim.
Tatyos: Bu toprakların sineması ile ilgili neler söylemek istersin?
Berkay Akbudak: Memleketler için bu topraklar tanımının yapılmasını çok severim. Tohum ekmek yeşertmek beslenmek can ve gömülmek gibi kavramların hepsini aynı anda çağrıştırdığı için. Roman sanatında olduğu gibi sinemanın da mucitleri batılı abiler peki eyvallah ama gözden kaçan bir şey var onlar bu icatları nasıl kullanıp nasıl geliştireceğimize dair dayatmalarla icat edilmedi. Al istediğin gibi kullan, değiştir, eğ bük kır dök değil mi dayı? Şimdi biz aldık bu icadı yalnız biz değil dünyanın büyük çoğunluğu önce Fransız ne etmiş aynısını sonra Amerikan ne etmiş al aynısını, olm napsın adam kralını yapıyor senin kötü taklidini napsın amk. Bak Alman’a zart 15-20 senede çözdü, ekolünü yarattı, şimdilerde çoktan ölmüş olsa da. İtalyanlar, İskandinavlar, İran. Bak bunların hepsi ekol ama biz değiliz. İran mesela hep aynı şekilde övülür. Adamlar o baskıda o şeriat altında abi vauv nası film yapıyolar ya inanılmaz işte falan. Ben söyleyeyim nasıl yaptıklarını adamlar topraklarından besleniyor. 3000 yıllık Pers onlar, dilleri kültürleri türküleri masalları efsaneleri hala orada işte taş gibi kaya gibi duruyor, adam sinema yaparken bundan besleniyor. Bizde de tillahı var bu saydıklarımın hah ama biz beslenmiyoruz bu kadar basit adam aldı gitti dünya çapında biz Nuri abim olmasa örövizyon gibi takılacağız dünya sinema sahnesinde. Savunduğum fikir şu dünyayı izle takip et elbette sürekli izle ensesinde ol ama onun tutturduğunu tutturmaya çalışma kendi formülünü yarat, kuyunu aç suyunu oradan doldur. Bunu türkülerde destanlarda yapmışız edebiyatta Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, babalar falan açmış arayı yürümüş, Nazım şiirde kendine yer bulmuş, bak abi Balaban’ın resimlerine, Fikret Otyam’ın resimlerine. Orada var bu damar, sinemada niye yok? Nuri Bilge o damarı kullanıyor işte; pos bıyıklı sinirli çirkin 7 tane adamı memleketin bozkırının ortasına atıyor, bak o bozkır başka yerde yok varsa da rüzgarı öyle değil, ağacı başka, kahverengisi daha koyu falan ne bileyim işte anlatabiliyor muyum? Hayatı dünya starlarıyla geçen bu adam neden Sean Penn yerine Muhammed Uzuner oynatıyor? Sean Penn her yerde Muhammed burada da o yüzden. Kendi starlarımızı kendimiz yaratacağız, kurtarıcı beklenmez. Kendi evinin dışında rahat uyuyan adamın fikri yoktur. Önce evinde rahat uyuyacaksın. Memleketim sinemasının en büyük sorunları yapımcı yetersizliği (sayıca değil nitelik olarak), sponsorluk mekanizması ve menajerlik sistemi. Sondan başlayayım. Bu menajerler alışıldığı gibi sadece oyunculara değil yönetmen ve senaristlere de gerekli. Sadece oyuncumuz şu an müsait değil ya da şu kadar para alır meselesi değil bu insanların işi, yaratıcı tarafla proje üzerinde kafa patlatıp daha iyiye daha da iyiye götürmek o projeyi, yani ürüne, şahsa değil sektöre hizmet etmek olmalı. Bunu yapabilen bir kaç kişi ve kurum var ama yetersiz, hep trip, kavga dövüş, küskünlük çocuk çocuk muhabbetler. Çok profesyonel yürütenler var evet ama yetmiyor arkadaşım yetmiyor yetişemiyor. Dayı bak dünya çapında oyuncularımız var, ayıptır söylemesi bir çoğu yakın arkadaşım. İddia ediyorum Robert De Niro’nun, Susan Sarandon’un yanında ezilmeyecek oyuncular var. Yönetmenler yine öyle bak NBC taş gibi orada duruyor. Senaristler de var, biri benim mesela asdfds ama yapımcılar çok vizyonsuz; kısa vadeli hepsinin planları, hayal kuran, heyecanlanan yapımcı yok. Mesele bütçe meselesi de değil, iyi sinema için bütçe azlığı bahane değil. Yapımcı parayı verip gelecek parayı hesap edip bekleyen adam değildir, projeye yaratıcı, yönlendirici olarak da dahil olmalı, dünyayı takip etmeli, olan biteni, teknolojik, kültürel, anında yakalamalı, her şeye yetişmeli. Evet sinema yönetmen sanatıdır ama sinemadaki en güçlü kişi dünyada da olduğu gibi memlekette de yapımcıdır. Sadece ve sürekli şöyle yapsak daha çok satar diye iş yapıyor ezici çoğunluk. Öyle iş olur mu arkadaş, eyvallah öyle daha çok satar ama bu yüzden ilerde az satacak filmin bile olmayacak. Sendikalaşma, örgütlenme, sigortalı çalışma daha yeni geldi, o da yarım yamalak, bir teker patlak. Yeni geldi derken vallaha bak bir ay falan oldu asdfgfds. Yahu Amerikan’ın 100 yıl önce yaptığı şeyler. E ben buna sevineyim mi ay ne güzel oldu diye, hayır bok gibi bir miras kaldı yeni kuşağa, ha yeni kuşak da (bendeniz dahil) çok matah değil, kalmasa ne olacaktı tam ve net tahminim yok, ne ne kadar iyi olurdu bilemiyorum Hitchcock seni inandırsın. Bunun yanında film izlemeyen yönetmen, kitap okumayan senarist biliyorum. Dil bilmeyen oyuncular var, bir çoğu yurtdışına festivallere gidiyor hiçbir şey anlamayıp geri geliyor örneğin. Abi İngilizce’yi bir sene çalışsanız yeter, çalışın abi çalışın, hazırdan, vasattan tatmin olmayın, vasata saplamayın, aza şükredin eyvallah da çoğu isteyin, az isteyip ona sahip oldun diye oh şükür ya olmaz. Doymayın. Ben de doymayayım. Gelelim sponsor meselesine. Şimdi birkaç sene önce bir uzun metraj film projemi bağımsız yürütebilmek için eş dost aracılığıyla sponsorluk için onlarca şahıs ve şirketle görüştüm. Bir tanesi büyük bir ticaret şirketi, adamlarla oturduk kalktık, rakılar içtik kebaplar yedik neyse projeyi çok beğendiler ama sponsor olmadılar asdfg. Beni çok seven patron şöyle dedi bak Berkaycım filmin harika çok güzel yazmışsın biz yarıldık güldük eğlendik ama şimdi biz bu işe para verirsek bu duyulur, senin filmde içki sofraları var yok bi yerde karakterlerden biri esrar içiyor, e sevişme falan var, kardeşim biz Abdullah Gül’ün babasıyla iş yapıyoruz bizim adımızı böyle bir filmde görürlerse işimiz bozulur, kusura bakma. Bak şimdi dayı laflara bak. Ne yapayım abi sen söyle Minyeli Abdullah 3 mü yazıp çekeyim? Sponsorluk bu değil diyor ve herkes anladığı için uzatmıyorum. Son olarak şunu da ekleyeyim de iyice canım sıkılsın. Emek Sineması neden yıkıldı biliyor musun? Ben abime söyleyeyim. Şimdi Özal mözal memleketin kapılarını bu Amerikan’a açtı ya gelin yiyin için sıçın diye, hah işte 1983 yılı itibarı ile o zamana kadar izinleri olmayan Amerikan dağıtım şirketleri kendi dağıtımlarını kendileri yapmak üzere patır patır TC ofislerini açmaya başladı. Dev dev şirketler yerli dağıtımcıyı ezdi, salon işletmelerini sırayla ele geçirdi, bu bir virüs, yayıldı, tedavi edilmeli ve kazınmalıdır. Neyse efendim getirdiler mi kendi filmlerini cayır cayır oynattılar mı burada, evet. E o zaman yerli sinema iyice düşmüş pornodan devam ederken bir yandan üstü çıplak Orhan Gencebay’ın, üstü ıslak Hülya Avşar’ı öpsem mi öpmesem mi diye düşünürken 10 şarkı söylediği ama öbür sene İbrahim Tatlıses’in Hülya Avşar’ı emikleyip 15 şarkı söylediği filmlerle dolu. Elbette ki abilerim benden daha iyi bilirler, mutlak istatistikleri çıkaracaklardır ama o zamandan yıkılışına kadar Emek Sineması’nda oynayan filmlerin %70’den fazlası yabancı gerisi yerli. İşte bu en azından tam tersi olsaydı orayı biraz sor yıkarlardı. Özal Nixon’dur.
Tatyos: Bize 10 yönetmen söyle.
Berkay Akbudak: Bayağı zor bir istek bu, dünya birbirini aşan babalarla dolu. Listeyi nerdeyse eşit seviyede hayranlık duyduğum isimlerden rastgele seçerek yapacağım. 10’u da bir numara olmak üzere:
1. Alfred Hitchcock
2. Michaelangelo Antonioni 
3. Vittorio De Sica
4. Orson Welles
5. Carlos Reygadas
6. Victor Erice
7. Nuri Bilge Ceylan
8. Dardenne Kardaşlar
9. Jules Dassin
10. Sam Peckinpah
11. Jean Pierre Melville
12. Roberto Rossellini
13. Eric Rohmer
14. Paul Thomas Anderson
15. Thomas Vinterberg
Abi duramıyorum polis çağır…
16. Frank Capra
17. Billy Wilder
18. Sidney Lumet
19. Arthur Penn
20. Shohei Imamura
Abi hadi yatıcam ben valla bak …
Tatyos: Bize 10 film söyle.
Berkay Akbudak: Bu daha da zor bir istek ama kendimi tutacağım bu sefer. Yine rastgele seçiyorum, hepsi benim bebeklerim.
1. Battle In Heaven
2. Submarino
3. Au Revoir Les Enfants
4. Il Deserto Rosso
5. Strangers On A Train
6. Dial M For Murder
7. Smultronstallet
8. Umberto D.
9. Ladri Di Biciclette
10. Du Rififi Chez Les Hommes
Abi gördün tuttum kendimi. İsteyene kişiye özel film listesi yaparım, ciddi olanlar mail atsın. Ücretsiz. Maksat insanlık heves etsin, görsün, onlar da şahit olsun, ömrümüzü verdik be abi anlıyorsun değil mi? Paylaşınca mutlu oluyorum. Film dünyanın en güzel şeyi keşke daha çok film olsa da iyice delirsem.