Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Altıparmaklı: "İnsan Dua Ediyorsa Mutlaka Bir Mucize İstiyordur"

2016-10-02 04:43:19

Tatyos yok bu hafta. Ama artık "yerine göz diktiği" konusunda şiddetli şüphelerimiz bulunan Frank var. Bizce Frank'ın evde bir kumbarası var, yeterli para birikince Tatyos''a uçak bileti alıp bir yerlere yolluyor ve hoop bir röportaj patlatıyor. Hayır, doğrudan söylese ona da sayfa açacağız da... Neyse, bu konuyu inceliyoruz. Frank'ın bu haftaki konuğu hayatını bilime adamış ve Twitter'da kendi bilgi havuzunu oluşturmuş olan Görkem Altıparmaklı ve mekan ise tabii ki Belgrad'taki Tesla Müzesi.
Frank: Öncelikle geçmiş olsun. Babanın sağlık durumu nasıl? İyiye gidiyordur umarım.
Görkem: Çok teşekkür ederim. Babamın durumu inişli çıkışlı. Bir bakmışsın iyiye gidiyor, seviniyoruz; bir bakmışsın kötüye gidiyor, üzülüyoruz. Malum, kanser dünyadaki en lanet hastalıklardan biri. Yaşadığım sürece bakacak olursak; karamsar da değilim, Pollyanna da değilim. Sadece o anki duruma göre tepki veriyorum. Twitter'a bunları neden yazıyorsun diye soranlar oluyor bazen. Bunları paylaşmam bana güç veriyor. Ayrıca birçok güzel insanı tanımama yol açtı bu kötü süreç. Birçok insan iyi dileklerini yolluyor bana. Birçok insan dua ediyor babam için. Bunlar benim için çok güzel şeyler. 
Frank: Peki bu tarz şeylere, yani pozitif enerjiye ya da dualara inanır mısın, onların sayesinde babanın iyi olacağına?
Görkem: Turgenyev'in dediği gibi: "İnsan dua ediyorsa mutlaka bir mucize istiyordur. Her dua bütünüyle şuna indirgenir: Ulu Tanrım, ne olur iki kere iki dört etmesin." Benim düşüncem bu şekilde, böyle şeylere inanmıyorum. Ama inanan insanlar kendi inançlarına göre, ellerinden gelen bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu çok güzel bir şey. Bunu yapan insan benim için çok iyi bir insan. Tanımadığı, bilmediği, yalnızca tivitlerini okuduğu birinin babası için; kendi inancındaki en olumlu şeyi yapıyor. Ben bu insanlara sonsuz teşekkürlerimi ve sevgilerimi yolluyorum buradan. 
Frank: Twitter'da bir gecede çıkış yapan en ünlü hesaplardan birisin sanırım. Gazetelere bile çıkmıştın. Süreci anlatır mısın?
Görkem: 1 Kasım'dı. Seçim gecesi. O gece Silivri'nin seçim sonuçlarına bakayım dedim. Çok alakasız sonuçlar olduğunu fark ettim, insan yaşadığı yerin dinamiklerini biliyor sonuçta az-çok. Silivri'nin üstünde Küçükçekmece vardı, gözüm ona takıldı, baktım onda da aynı tuhaflık var. Derken İstanbul'un bütün ilçelerinde aynı şey olduğunu fark ettim. Dedim bari twitter'da paylaşayım, arkadaşlarla biraz muhabbet dönmüş olur. Ama düşündüğümden çok daha fazlası oldu. İnsanların çok ilgisini çekti, binlerce kişi paylaştı, binlerce kişi takip etmeye başladı. YSK seçim sistemini kapattı. Gazeteler "YSK sistemini bu tivitlerden sonra mı kapattı" diye haber yaptı. Ben de panik oldum açıkçası. Tek yaptığım şey, bir gazetenin sitesinden ekran görüntüsü alıp paylaşmak olmasına rağmen "acaba beni bu akşam alırlar mı" düşüncesi bile geçti kafamdan. Tamam anarşik bir yapım var ama en fazla kaydıraktan kaymak yerine ona tırmanmışlığım, zillere basıp kaçmışlığım ya da önce hüpletip sonra gümletmişliğim vardır yani bu kadarı beni gerdi.
Frank: Biraz kendinden bahsetmek ister misin, kimdir bu Altıparmaklı?
Görkem: Dünya gözüyle görmek isteyeceği tek sanatçı olan Freddie Mercury'nin, doğduğu yıl bu dünyadan göçüp gitmesi sebebiyle, doğuştan gelen bir cenabetliği vardır. İki yaşındayken, çekmecelerden basamak yaparak çıktığı tezgahtan tabakları aşağıya atarak kıran bir düzen karşıtıdır. Beş yaşındayken, gecenin bir yarısı tuvaletten odasına koşarken canavarların onu yememesine sevinendir. Sekiz yaşındayken, iyi bir çocuk olup Şirinler'i görmeye karar verendir. On birine geldiğinde, dayısının sayesinde Yüzüklerin Efendisi'yle tanışıp fantastik dünyanın muhteşemliğini fark edendir. Liseye en üst sıradan yerleşmeyi başarıp, liseden en düşük puanla mezun olan bir tembeldir. İlk sırada girip onur belgesi aldığı üniversiteyi, aynı yılın sonunda terk edecek kadar dengesizdir. Tekrar girdiği üniversite sınavında, ÖSYM tarafından 22 sorusu hiç edilendir. Adalete dair umudunu çoktan yitirmiş olandır. Ama vicdan ve empati sahibidir. Dünyada yaşayan herkes bu iki yetiye sahip olsa, dünyadaki birçok suçun ve sorunun çözülebileceğini düşünen biridir.
Frank: Bilimle baya içli dışlısın. Sadece seni takip ederek bilim aşığı olan insanlar biliyorum. 
Görkem: Beni twitter'da tutan şey bu sanırım. Ara sıra dm atanlar oluyor. Abi ben senin sayende şu kitabı okudum, senin sayende şu belgeseli izledim, senin sayende şunu öğrendim falan diye. O kadar mutlu oluyorum ki anlatamam. Benim her zaman düşüncem şu: Bilgi paylaştıkça güzel, paylaştıkça anlamlı. Şimdi ben bir belgesel paylaşıyorum mesela, başka biri onu izliyor ve onun üzerine konuşuyoruz. Bu bana çok keyif veriyor. Ya da başka biri bir kitap paylaşıyor. Ben o kitabı okuyorum. Sonra o kitabın bize öğrettiklerinden bahsediyoruz. Kısaca birilerinin, bilime, kültüre, sanata ilgi duymalarını sağlıyorsam, paylaştığım şeylerin boşa gitmediğini düşünüyorum ve twitter'da bulunma motivasyonumu da bu sağlıyor.
Frank: Hayatını, yaşam biçimini sevdiğin bilim insanlarından bahsedebilir misin biraz?
Görkem: Edmond Halley bilim tarihinde en çok saygı duyduğum insanlardan biri. Halley olmasa biz belki de Newton'ı ve Newton'ın bilime kazandırdıklarını asla öğrenemeyecektik. Newton, Tsubasa ise Halley, Taro Misaki'dir. Biri Eflak ise diğeri Boğdan'dır. Halley'siz bir Newton'dan söz edilemez. Halley, Halley kuyruklu yıldızının kaşifi olarak bilinir; oysa ki bu yıldızı hiç gözlemlememiş, sadece periyodunu ve yörüngesini saptayarak onun bir sonraki geleceği tarihi hesaplamıştır. Halley bu büyük işten bile çok daha büyük bir iş yapmıştır. Kısaca bahsetmek gerekirse; Newton geçmişte Hooke ile yaşadığı sorunlardan dolayı, keşfettiği şeyleri halka açıklamamaktadır. Evden nadir olarak çıkmakta olan geçimsiz biridir. Halley, Newton ile iletişim kurmayı başarır; Newton'ın baş yapıtı olan "Principia Mathematica"yı tamamen kendi imkanlarıyla bastırır ve her kuruşunu kendi cebinden öder. Hem de çalışmakta olduğu Royal Society maddi açıdan kötü bir durumda olduğu için, bu süreçte maaşını para olarak değil yalnızca kitap olarak almasına rağmen. Bu adam sevilmez mi Frank? Bu adama saygı duyulmaz mı?
Frank: Halley haricinde başka biri var mı peki?
Görkem: Beni en çok etkileyen bilim insanını sorarsan eğer, bu sorunun cevabı çok net: Carl Sagan. Bu dünya üzerinde yaşamış en güzel insanlardan biri. Yazmış olduğu kitaplar, Cosmos belgeseli, Contact romanı, insanlara olan yaklaşımı, bilimi insanlara sevdirme çabası... Keşke dedem olsaydı diyeceğim bir insan. Kitaplarını herkes okumalı, Cosmos'u herkes izlemeli. Çok da uzamasın, sevdiğim bütün bilim adamlarından bahsetmeyeyim burada . Sadece bir dip not olarak şunu belirtmek istiyorum: Bilim, kültür, sanat, spor olayları insanların düşüncesinden ve yaşam tarzından bağımsızdır. "Dostoyevski kumarbaz olduğu için kötü yazar." ya da "Polanski tecavüz zanlısı olduğu için kötü yönetmen." vs. diye düşünmek çok gülünç. Örnekler çoğaltılabilir. Sanat, kültür, bilim tarihi mükemmel işler başarmış ama karakter olarak zayıf, hatta bir karaktere bile sahip olmayan insanlarla dolu.
Frank: Sence bilimde neden geriyiz? 
Görkem: Carl Sagan'dan bir alıntıyla cevaplamak istiyorum bu soruyu. Sagan "Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı" kitabında diyor ki:
"...Sizlere ilkokul, ortaokul ya da lise sıralarında mesleğimi seçmemde esin kaynağı olmuş fen dersleri öğretmenlerimi anlatmak isterdim. Ne var ki geriye dönüp baktığımda, böyle hiçbir öğretmenim olmadığını görüyorum. Okulda elementlerin periyodik tablosunu, kaldıraçları, eğik düzlemleri, yeşil bitkilerde fotosentezi ve antrasitle taş kömürü arasındaki farkı anlamadan olduğu gibi ezberlemiştik. Fen derslerinde merak aşılamaya yönelik bir çaba, evrimsel bakış açısı ya da bir zamanlar insanların inandıkları yanlış düşüncelere dayanan kuramlara ilişkin bir içerik yoktu. Lisedeki laboratuvar derslerinde varmamız beklenen belli bir sonuç vardı hep. O sonucu elde edemezsek kötü not alırdık. Kendi ilgilerimizi, önsezilerimizi, ya da kavramsal yanlışlarımızı keşfetme yolunda hiçbir teşvik görmüyorduk. Ders kitaplarının sonlarında ilginç denebilecek konular olurdu. Okul yılı bu konulara ulaşamadan biterdi. Kütüphanelerde harika gökbilim kitapları bulabilirdiniz ama bunlar sınıfın kapısından içeri giremezdi. Uzun yoldan bölme işlemi, bir yemek kitabındaki tarifler gibi öğretilir; kısa yoldan yapılan bölmelerin, çarpmaların ve çıkarmaların sizi doğru yanıta nasıl götürdüğü ise hiç anlatılmazdı. Lisede karekök alma, Sina Dağı'ndan inme kutsal bir yöntemmişçesine anlatılırdı. Bize düşen, sadece öğretilenleri anımsamaktı. Doğru sonuca ulaşalım yeterdi, ne yaptığımızı anlamamıza hiç gerek yoktu..." 
Sorunun cevabını benden çok daha önce vermiş Sagan. Ayrıca buradan çıkarmamız gereken bir sonuç da var bence. Çok değil 50-60 yıl önce Amerika'nın eğitim sistemi bizden çok farklı değilmiş. Ancak günümüze baktığımızda Amerika'nın bilimde geldiği nokta ortada. Bizse “Kötü söz söyletilen kavanoz” projesi, "Kansere Karşı Dua" projesi gibi komik, hatta komik olmaktan çok daha trajik şeylerle uğraşıyoruz.
Frank: Sinemaya geçmeden önce biraz dizilerden bahsedelim. Filmleri aratmayacak diziler çekiliyor şu an.
Görkem: Katılıyorum abi. Bence film kalitesinde dizileri başlatan yapım da The Sopranos. Sonrasında Band of Brothers ve The Wire ile devam eden, Breaking Bad ile zirve yapan bir dönem söz konusu. Ayrıca sinema dünyasından tv dünyasına geçişler de mevcut. Kevin Spacey, Matthew McConaughey, Tim Roth gibi isimlerin tv dünyasına yönelmesi de bu etkiyi artırıyor bence. Şunu da belirtmek istiyorum, daha çok sevdiğim diziler mevcut (mesela House gibi) ama Breaking Bad kalitesinde bir yapımı bir kez daha izleyebilecek miyim bilmiyorum. Televizyonculuğun nirvanası benim için.
Frank: Sinemada akımlardan bahsedelim biraz. Sevdiğin dönem/akım?
Görkem: Hollywood'un 40'lı ve 50'li yıllarına damgasını vurmuş olan klasik kara film dönemini çok severim. Huston'ın The Maltese Falcon'u; Hitchcock'un Dial M for Murder'i ve Rebecca'sı, Reed'in Third Man'i; Welles'in Touch of Evil'i bu döneme ait çok sevdiğim filmlerden bazıları. Ancak bir adam var ki ona ayrı parantez açmak istiyorum: Billy Wilder. Double Indemnity, Ace in the Hole ve Sunset Blvd. filmlerinin yeri benim için çok ayrıdır. 
Frank: Peki yönetmenler?
Görkem: Wilder dedik, Wilder'dan devam edelim. Federico Fellini diyor ki: "En büyüğün kim olduğunu söyleyemem, ama kimsenin Billy Wilder'dan daha büyük olmadığını söyleyebilirim." Sinemada her türün hakkını veren çok büyük bir yönetmen. Kara filmlerinden bahsettik zaten; lakin bambaşka tür olan romantik-komedide bile tarihin en iyi işlerinden biri olan The Apartment'a imza atmış bir adam. Keza aynı şekilde Some Like It Hot çok iyi bir romantik-komedi. Bambaşka bir tür olan Witness for the Prosecution'ı izliyorsunuz, Wilder'a bir kez daha hayran kalıyorsunuz. Salt bir komedi olan One, Two, Three'nin yeri apayrı. Ben burada saatlerce Wilder'dan bahsedebilirim, sustur beni Frank.
Frank: Tamam başka bir yönetmenden bahsetmeyeceksen eğer bir sonraki soru...
Görkem: Ya bir de Bergman'dan bahsetsem olmaz mı? Hı? Çok kısa bir şey söylemek istiyorum. Sinemaya yedinci sanat deniyorsa eğer bunun en büyük sebeplerinden biri Bergman'dır. Gerçi sadece tarihin en büyük sinemacılarından demek yetmez, tarihin en büyük sanatçılarından kendisi. Buradan herkesi Bergman adına bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum :(
Frank: Siyaseti geçtim artık, o kadar kötü insan hikayeleri okuyoruz ki bu ülkeye dair, akıl sağlığını korumak için ne yapıyorsun?
Görkem: Zaten ülkenin sorununun siyaset olmadığını düşünüyorum. Ülkenin sorunu kötü insanlar. Kötü insan hikayeleri okuyoruz, çünkü ülkemizdeki kötü insanların sayısı çok fazla. 9 aylık bebeğe tecavüz edenlerle, karısını geneleve satanlarla, çocukları istismar edenlerle, engellileri dolandırmaya çalışanlarla bir arada yaşıyoruz. Ama en kötüsü biz farklı görüşlere sahip bireyler olarak bu coğrafyada yaşayamıyoruz. Temel sorunumuz bu: Tahammülsüzlük. Diyorlar ya biz ne zaman böyle olduk diye, yanlış bir soru. Biz hep böyleydik. Sorulması gereken asıl soru: "Biz bu zihniyeti, bu kötülüğü değiştirmek için bir şey yaptık mı?" olmalı. Bu ülkedeki insanların büyük kısmı kendi gibi olmayanları sevmiyor. Bu ülkede yaşayan bir Türk değilsen toplumun büyük kısmı seni dışlar. "Affedersin Ermeni" ya da "estağfurullah Kürt" olursun. Aleviysen, mollaların mumsöndü iftirasına maruz kalırsın. Yetmez, Maraş'ta katliama uğrarsın. Dinsizsen seni canlı canlı yakarlar.  Dinsiz olmana bile gerek yok, tabuları birazcık sarstığın anda bombalı paketlerin hedefi olursun. Eşcinselsen zaten yaşama doğrudan 1-0 geride başlıyorsun. Hepsi bir yana ülkenin herhangi bir yerindeki, herhangi bir terör saldırısında hayatını kaybedebilirsin. Böyle bir coğrafyadayız maalesef abi. Diğer ülkelerde yok mu, elbette ki var. Ama orada bir ise burada beş. Bu yüzden insan daha çok bunalıyor zaten. Bunlar yetmezmiş gibi iyice iki kutba bölünmüş durumda insanlar. Ülke kocaman bir Yeşil Vadi; Tellioğulları ile Seferoğulları onun hakimi olmak için uğraşıyor. Yeşil Vadi hepimize yetecek kadar büyük ama birbirimize tahammülümüz kalmamış. Benim gibi düşünmeyen insanlarla konuşmayı deniyorum, sanıyorum ki konuşup anlaşabiliriz, konuştuğum kişi beni gömmeye çalışıyor. Hangi ülkenindi hatırlamıyorum, bir atasözü vardı. "Bizi toprağa gömmeye çalışıyorlar, ama tohum olduğumuzu bilmiyorlar." diye. Benim fikrimi gömmeye çalıştıkça onlar, ben fikrimi daha çok kişiyle paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Bu ülkeden başka bir yerde yaşama şansım olsa gider miydim? Evet, giderdim. Ama bu şansa sahip miyim? Değilim. Öyleyse ben bu ülkede yaşamayı öğrenmek zorundayım. Bu kötü zihniyeti değiştirmek için bir şeyler yapmalıyım. Öyle bir zihniyet ki, korkunç. Adam karısını, kızını evden çıkarmıyor. Onları kendi malı zannediyor. Ya da diyor ki, evden çıkarlarsa tecavüze uğrayabilirler. Çünkü kendi zihniyeti de bu anlıyor musun. Kendisi öyle olduğu için diğer insanları da öyle sanıyor. 30 gün oruç tutuyor, bayramda kerhaneye gidiyor. Cumaları camiye gidiyor; ama cami çıkışı etek giyen kızları kesiyor. Domuz yemiyor, yılbaşı kutlamıyor; ama piyangodan yılbaşı ikramiyesi çıksa, inancına göre haram paranın faizini yiyor. Çocuk gelinden rahatsız olmayıp, nikahsız birlikte yaşayanlardan rahatsız oluyor. Batıya ve onun düşüncelerine her zaman düşman ama doğunun fikri nedir onu bile bilmiyor. Bin tane örnek verebilirim bu şekilde. Yavşaklığın, ikiyüzlülüğün, çıkarcılığın, faşizmin vücut bulmuş hali bu. Bu zihniyeti değiştiremeyiz artık, ama gelecek nesiller için bir şansımız olabilir. Nasıl yapılmalı bilmiyorum henüz. Ama eğitimle başlaması gerektiğini biliyorum. Çok olumsuz bir tablo çizdim değil mi? Bütün insanlar böyle mi? Elbette değil. Sen varsın Frank.
Frank: YAŞAAAA MUSTAFA KEMAL PAŞA YAŞAAAAA ADIN YAZILACAK MÜCEVHER TAŞAAAA
Görkem: Ahaha ben varım. Biz varız. Güzel insanlar da kötü insanlar kadar çok bu ülkede. Sadece sindirildiler. Daha da kötüsü kutuplaşma o kadar arttı ki, güzel insanlar bile kendi aralarında çok basit bir şeyden dolayı tartışabiliyorlar.  Mesela twitter'da bile o kadar çok oluyor ki bu. Birisi bir şey yazıyor. Öteki onu alıntılayıp ona laf sokuyor. Ya bırakın, isteyen istediğini yazsın. Sevmek zorunda değilsin, hatta saygı da duyma. Ama siktir et geç. Belki hayata 10 konudan 9'unda aynı şekilde bakıyorsun o insanla, belki tanışsan çok yakın arkadaş olacaksın; daha tanımadan, etmeden neden bu agresiflik? Neden bu atar? Sevdiğim insanlar da yapıyor bunu. Bakıyorum biri yazmış "vegan orospu çocuğudur" diğeri yazmış "kısa pantolon giyen maldır" bunlara ne gerek var? Biz güzel insanlar olarak önce birbirimize sahip çıkmalıyız ki; sonrasında değiştirmemiz, savaşmamız gereken kötü zihniyetle başa çıkabilelim. Çok uzattım, sonuç olarak ben ne kadar karamsarlığa düşsem de, bazen ne kadar sinirlensem de bu ülkede yaşamak zorundayım. Bu yüzden her zaman güzel günlere dair umudumu koruyacağım, her ne kadar bazen imkansız olduğunu düşünsem bile. Neruda'nın da dediği gibi: "Bütün çiçekleri kopartabilirler, yine de baharın gelmesini engelleyemezler."
Frank: Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Görkem: Umarım yazdığım şeyler insanların bir tarafında olur. Muhteşem bir röportajdı hepinize teşekkür ederim. Yarın sabah mükemmel bir insan olacağım.