Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Bu “vatandaşı istila” meselesini biraz açar mısınız?

Neşe Özgen: Açık konuşalım, isyancısı olmayan devlet olmaz! Aksine isyancısı olmadığını iddia etmesi; bir devletin, aslında kendisine yönelik olan alanların hangi kısımlarının gerçekten karşıtlık ürettiğine yeterince bakamadığı anlamına gelir. Aslında baskı ve şiddet, zafiyetten ileri gelir. Bizim en büyük baskı aracı olarak gördüğümüz kıta Avrupa’sı devletleri aslında zafiyetlerini bilgilerle, enformasyonla, istihbaratla iyi kapatabilen devletlerdir. Orada siz hakikaten gerçek delillerle, suçlu olarak devletin karşısına çıktığınızda, oradaki elit şiddetle baş edemeyeceğinizi fark edersiniz.

Türkiye’de ise bu çok kaba cereyan ediyor. Devlet bir tür suç havuzu oluşturuyor kendince. Bunun adına zamanın ruhuna göre muhtelif şeyler denebiliyor. Geçmişte anarşizm, komünizm deniyordu şimdi terör deniyor. Ama buraya dair bir bilgisinin olmadığı da açık! Bilgisi olmasına da gayret etmiyor. Eğer gerçekten bilgisinin olmasını sağlayabilseydi, bu kadar kaba bir istilayla hareket etmezdi. Biz hem teoriden hem pratikten biliyoruz ki, devletin totaliter rejime en yaklaştığı zaman, aslında kendisine yönelik muhalefet alanlarının en yüksek olduğu zamandır.

Neşe ÖzgenBizde hep muhalefet örgütlülük üzerinden adlandırılıyor. Oysa örgütsüz muhalefet de vardır ve bu daha tehlikelidir. Nasıldır? Mesela yaşam alanlarının bireysel işgalleridir. Mesela sokakların kadınlara kapatılması gibi. Bu bir muhalefettir. Mesela eğitimde, eğitimin içine sızmış olan aylaklığın boy göstermesi gibi. Yıllardır Türkiye’de bütün son sınıf öğrencileri nisan ayından itibaren okula gelmemekle ödüllendiriliyorlar. Neden? Çünkü gidip başka bir çalışma alanında çalışmaları gerekiyor. Zorunlu eğitimden kaçış özendiriliyor. Yani eğitimin içinde eğitimsizlik, öğrenmeme, aylaklık, öğrenmemeyi yüceltme gibi davranışlar özendiriliyor. Bu muhalif bir alandır.  Kişisel, ticari ilişkilerde, elbette informalite ve illegalite, kapitalist devletin temel koruyucularındandır. Onlar olmadan formalite ve legalite meşru olmaz. Bir illegal alan açacaksınız ki, devlet olarak kendi legal alanınızı meşrulaştabilin… Fakat bu illegalite ve informalitenin bütün alanları istila etmesi, devlete legal- meşru hiçbir alan bırakmıyor. Vali aracılığıyla siz bir vadiyi HES’leştirmeye çalışıyorsunuz. Orada bir avuç insan buna karşı çıkıyor. Peki siz bir emirle bu yaşam alanını bir şirketin istilasına veriyorsanız, sizin meşruluğunuzu sağlayan şey nerede kalacak? Yani devletin kendi meşruluğunu kendisinin sağlaması gerekirken o bunu yapamıyor.

Sinan: Niye? Kanun Hükmünde Kararnameler tam da bu işe yaramıyor mu?

Neşe Özgen: Kanun Hükmünde Kararnamelerden çok daha önce torba yasalarla yapılmaya başlanmıştı zaten. Ve çok daha önce, yani 2007’den itibaren de, Hükümet, Meclisi tamamen ilga ederek yapmaya başlamıştı. Önce gölge bir kabine, gölge bir meclis oluşturarak, sonra üstelik bu gölge kabineyi de ilga ederek, yani kendi partililerini de devre dışı bırakarak, etkisizleştirip el çekmeye zorlayarak yapıyordu bunu. Zaten uzun süredir sadece birkaç kişinin “güvenilir insan” olarak kalabileceği bir “başkan ve adamları” grubu tarafından yönetiliyorduk. KHK’lar bunun biraz daha açıklanmış hali. Fakat şunu söylemek istiyorum; devlet yıkma sözü vererek ayakta kalamaz. Uzun süredir bize verilen tek söz yıkma sözü! “2. Cumhuriyeti kuruyoruz” deniyor. Yeni baştan, yeni Türkiye, yeni demokrasi! Bunun içini doldurmadan, sadece eskiyi yıkma sözü vererek, başka bir vaade bulunmadan, bütün taraflara deklare etmeden… Üstelik koruyucusu ve kollayıcısı olmadan ayakta kalamazsınız böyle bir deklarasyonla.

Devlet aygıtının karşımızda nasıl bir zafiyet içerisinde durduğunu düşünürsek, sokak kargaşasının kendisini nasıl meşrulaştırdığını da görürüz. Sadece kadın cinayetlerinde ya da kadına saldırıda değil, çocuk tecavüzlerinde değil. Hatta çocuk tecavüzünün devletin onayladığı bazı vakıflar aracılığıyla yapılmakta olmasıyla değil, hatta askeriyenin kendisinin şiddet üreten bir aygıt olmaktan çıkarılmaksızın adının değiştirilmesi ve yeniden işgaliyesiyle değil. Günlük sokak şiddetinin kendisini meşrulaştırdığını görüyoruz. Bundan 6-7 ay önce söylediğimiz gerçekleşmekte. Daha yükseleceğinden ben endişeleniyorum. De facto adaletin, devletin adaletinin yani liberal hukukun yerini almakta olmasından endişeleniyorum. Ve bunun sadece politik uygulamaların eleştirisi üzerinden geriletilmeye çalışılmasını da eleştiriyorum. Temelde hani aydının iflası dediğimiz meseleye bağlanıyor iş… Çok şey çözümlemek zorunda kalacağız