Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Bu kadar dinamik bir coğrafyada sosyolojinin bu kadar çorak olmasını, kaynak üretememesini neye bağlıyorsunuz?

Neşe Özgen: Ekol geliştirememesine bağlıyorum… Ekol geliştirmek illâ ki Frankfurt okulu gibi yepyeni şeyler söyleyebilecek teorik yükseklik yapmak anlamına gelmez. Aksine birbiriyle iyi çalışan, aynı alanda iyi söz üreten ve birbiriyle de dayanışmacı biçimde kaynak alışverişi yapan, kaynak geliştiren ve bunu kendi meslektaşları için kullanabilen ekiplerden söz ediyorum. Hani akademik bir dayanışmadan geçtim, esnaf dayanışması anlayışıyla bile olabilir bu. Böyle bir ekol içerisinde bulunmayı arzu eden bir akademi terbiyesine sahip değiliz maalesef. Bizde birlikte yayın yapabilen insan bile çok azdır. Daha çok geçici kontratlar ve kadro beklentileri egemendir akademiye. Maalesef bir kadro meselesi var. Liyakattan ziyade Türkiye bürokrasisinin temeline oturmuş olan iş kapma gelenekleri üniversitede de çok fazla zemin buluyor.

Sinan: Akademi- iktidar ilişkisi içerisinde, akademisyenlerin sinikleşmeleri ve iktidar yanında bir hizalanma söz konusu. En son “Barış Akademisyenleri” girişimini gördük. Tamam, bir girişim yapıldı. İçeriği çok tartışmalı da olsa bir metin üzerinde mutabakat sağlanıp imza kampanyası başlatıldı. İktidarın çok sert tepkisi karşısında, aynı metnin altına imza atanların bile birlikte bir duruş sergileyememeleri çok dikkat çekiciydi. Genel olarak bir dağınıklık var. Bakın bir gecede 3 bin akademisyen ihraç edildi ve üniversitelerde tık yok! Nedir bu?

Neşe Özgen: Öncelikle şu noktanın altının çizilmesinde yarar var: Barış Akademisyenleri bildirisinin altına imza atan çok farklı kesimlerden insanlar vardı. AKP’nin kurucuları arasında da olan, Kadın Kollarından bir isim mesela, Fatma Ünsal vardı. Son derece nitelikli bir akademisyen, Hidayet Tuksal da vardı. Yine liberallerin önde gelenlerinden biri olan ve AKP ile çok yakın iletişimi bulunan Nilüfer Göle. Ülkücü hareketin ilk yetimlerinden biri olan Halil İbrahim Yenigün… Çok farklı kesimlerden akademisyenler bu metne imza attı. Aslında tam da söylediğiniz gibi, metnin içeriğinden daha bağımsız bir imzalama tarzıydı bu. Yani bir ses çıkarabilmiş olmak, bir şiddete karşı kendi akademik duruşunu, özgürlük anlayışını birlikte sergileme tavrıydı. Ben iyi bir çıkış olduğuna inanıyorum. Fakat mesela onun arkasından gelen tepkilerin en belirgin olanlarından bir tanesi, “devletin parasını yiyenlerin devlete nasıl karşı çıktığını” sorgulayan akademisyenlerden geldi. Yani bu arkadaşlarımız, görev yaptıkları üniversitelerin, kamunun olduğundan, eğitimin kamusal bir görev olduğundan bile habersizler. Özel üniversitelerin, vakıf üniversitelerin, mütevelli heyetleriyle, patronla yönetilse bile vakfa ait olan üniversitelerin bile kamusal bir görev yapmakta olduğundan habersizler…

Neşe ÖzgenDaha da ileri gidelim, eğitim bütçesinin ortak bir kamusal biriktirme alanı olduğundan habersizler bu arkadaşlar. Kendilerine tek alan olarak üniversitin bırakıldığının idrakindeler ama bunu gidermek için hiçbir şey yapmamış insanlar bunlar. Bu, mevcut aydın iflasının da önemli bir parçası.  YÖK şu anda 200 bine yakın bir öğretim görevlisi sayısı veriyor. Ama tabii bunların içerisinde çok büyük oran, öğretim görevlisi kadrolarına yerleştirilmiş olan sağlık bilimlerindeki, aslında uygulamada çalışan, çok da akademiyle ilgisi olmayan insanlardır. Bunlar aşağı yukarı toplam öğretim görevlisi sayısının %60’ına tekabül eder. Geri kalanların da %20’si destek kadrodur. Bunlar uzman kategorisinde yer alan, genç akademisyen yetiştirme programlarının içinde bulunan gruplardır. Dolayısıyla bugün Türkiye’de üniversite dediğimizde, işi yürüten aslında 30-35 bin kişidir. Bunların da büyük çoğunluğu son 10-15 yılda alelacele birer bina bulunarak açılan, başlarına da çok da liyakat gözetilmeden, devlete yakınlığı ve inşaat işlerindeki yüksek başarıları nedeniyle rektör olarak atanmış insanlardan oluşan taşra üniversitelerine yüklenmiş kadrolardır… Geçmişte de örneği var bunun. Mesela Gazi Üniversitesi, Marmara, 9 Eylül üniversiteleri… Toplama üniversitelerdi onlar da ve bu yaklaşımın üniversite eğitimine bir çözüm oluşturmayacağını görmüştük vaktiyle… Ha aralarında iyiler yok mu? Var tabii… Mesela Erzurum Üniversitesi ne kadar muhafazakâr olursa olsun, içerisinde akademik bir eğilimi barındırır. Yani gerçekten iyi doktora yapmak istediğinizde, orada yetkin doktora programlarını bulabilirsiniz. Bir üniversitenin bütün bölümlerinin çok iyi olması gerekmiyor. Dünyada da böyle çok az üniversite var zaten. Ama bazı fakülteleriniz parlar, bazı bölümleriniz gerçekten iyidir, lokomotiftir, üniversiteyi çeker götürür. Vakıf üniversiteleri içerisinde de birkaç tanesinin böyle şeyler yapmaya gayret ettiğine rastlıyoruz. Eğitimin kendisi üniversitelerin başlangıçtan beri bugünkü haline gelmesini meşrulaştırdı.

Şu ara Nazi Almanyasındaki üniversiteleri okuyorum. Orada faşizmi besleyen ana havuz olarak eğitimin nasıl görev yaptığına dair, çok dikkat etmemiz gereken önemli uyarılar var. Eğitimin içinin boşaltılması, militerleştirilmesi bizim geçmişte de çok eleştirdiğimiz bir durumdu. Şimdi buna eğitimin giderek İslamlaştırılması ama bu arada İslamiyet’in de içinin boşaltılması eklendi. Daha çok dinci ahlâkçılıkla doldurulmuş bir ahlâki terbiye haline geldi… Çok endişe verici bir durum bu! Böyle bir eğitimden çıkıp gelen insan evladına profesyonel mesleklerde nasıl güveneceğiz? Biz devletle kontratımızı yaparken, devletin karşısında vatandaş yapısıyla yaparız. Tabiî ki devleti denetlemek için bazı gruplar, yapılar, pazarlıklara girerler. Örgütlenebildiğiniz ölçüde aslında devlet de demokratikleşir. Ama örgütlenemediğinizde devlet bir şiddet aygıtı olarak iş görür. Şimdi devlet bize neyin vaadini veriyor ona bakmamız lazım. Geçmişte devlet vatandaşlık alanını istila etmişti. Şimdiyse vatandaşı istila etti!