Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Neşe ÖzgenSinan: Müslümanların laiklerden, laiklerin Müslümanlardan, Türklerin Kürtlerden, Kürtlerin Türklerden kuşku duyup nefret etmeye başladığı bir iklimde ortak ülkeyi nasıl kurabiliriz?  Bulunduğumuz zeminde bize buluşabileceğimiz ortak değerlere dair ipucu verebilir misiniz?

Neşe Özgen: Mekan! En önemli ipucumuz bu. Çünkü insanlar mekanlarda yaşarlar ve fikirler mekanlarda gelişir. Yeri, mekanı ihmal etmeden yapıyı yeniden düşünmeye başlamak zorundayız. Sadece mevcut kimliğimiz ve o mekanın üstündeki sınıfsal konumumuz değil sözünü ettiğim… Mekan bizim için giderek daha anlamlandırdığımız, önemli bir yer haline geliyor. Dakota’da bunun çok önemli örneklerini gördük. Mekan insan varlığının kendisini rahat ve yerleşik hissettiği bir yer olmak zorunda. Biz, kentleri mekan olarak kaybettik. Hatta şimdi evlerimizi mekan olarak kaybediyoruz. Çünkü evin içerisinde bir televizyon sürekli o mekanı bizim elimizden alıyor. Bizi başka bir uzamda yaşamaya zorluyor. Bir manzaraya bakarken ya da bahçenin güzelliğinden söz ederken de mekandaki rahatlamayı anlatırız, sadece evimizin içinde değil. Gidip geldiğimiz yollara dair mekan bilgimiz, kentin içerisindeki kent insanı olma hakkımız elimizden alındığı için kayboluyor. Yan komşumuzu seçme hakkımız, mahallenin içerisinde birlikte var olabilme gayretimiz. Mesela bu hakları ve görevleri kaybediyoruz

Sinan: Sevdiğimiz bir mekan, hiç değilse 10 yıl kesintisiz yaşayabilsin değil mi?

Neşe Özgen: Elbette… Bu hakkımızı da kaybediyoruz. Mekan bizim için öncelikli tutmamız gereken ortak noktalarımızdan bir tanesi. Çünkü biz kentin içerisinde mekanlarda çaprazlaşıyoruz. İş yerimde ya da kimliğimle ya da gelir kaynağımla karşılaşmayı hiç ummadığım ya da belki istemediğim insanlarla kentsel mekan içerisinde çarpışıyorum ben. Bir kere bunun tahammülünü ve o mekanın üzerinde birlikte karar yaratma demokrasisini geliştirmek zorundayız. Bu sadece kentler için değil; çünkü artık kırsal alanlarda da kentsel davranışlar oluşmaya başladı, kırsal alan için de geçerli. 70’lerden beri kıyı kentlerinde olan şey şimdi bütün kırsal alanlarda olmaya başladı. 2 kuşak önce anneniz babanız köyü terk etmiş olsa ve hiç köye gitmemiş olsanız bile, köyün arazisini elinde tutabilmek için nostaljik bir gerekçe oluşturup rahatlıkla oraya bir köy evi yapabiliyorsunuz. Oysa belki köylü artık sizi istemiyor. Ya da bir yaylayı, sizi hiç tanımayan insanlarla paylaşıyorsunuz, kentli insanlarla yılın belli zamanlarında. Tıpkı kentsel alanlar gibi orada da kentsel paylaşım alanları oluşmaya başladı, sadece iktisaden değil sosyolojik olarak.

Sinan: Kimsenin aidiyet hissetmediği kentlerde yaşıyoruz. Ait olmaktan hoşnut da olmadığı, aidiyet de geliştirmediği veya gevşek aidiyetler geliştirdiği kentler…  Dolayısıyla bir mekanı savunabilmek için onun önce kendinize ait olduğunu hissetmeniz lazım değil mi? İstanbul için konuşuyorsak; İstanbul kime ait mesela?

Neşe Özgen: Bizans herhalde J İstanbul’da Bizans’ın aidiyeti bir gelenek olarak sürüyor değil mi? Ancak biz metropolden konuşuyoruz. Biz kentleri anonim olabilmek için seçmiştik: Kırsal alanın baskıcı yapısından kurtulabilmek için birkaç yüzyıl öncesinde seçmiştik. Şimdi o güzel anonimite içinde mekan yakınlıklarını nasıl yeniden oluşturabileceğimizi düşünmemiz, hatta acilen yaratmamız gerekiyor. Mahalle ve semt dayanışmalarından söz ediyorum. Hem de hiç romantik bir mahalleli nostaljisine kapılmadan.

Sinan: Kırsal kesimde de benzer sıkıntının yaşandığını biliyoruz. Hızlı bir şekilde köyler terk edilirken HES’ler vasıtasıyla çok hızlı bir doğa tahribatı var. Sayılı örnekler dışında buna karşı direniş de çok sınırlı?

Neşe Özgen: Kırsal alandaki yerleşim aidiyetlerinin kaybı çok büyük: Önceliği tarım arazilerinde mülk ve gelir kayıplarına veriyoruz elbette. Ama mekana, yereaidiyet kaybı da çok yüksek. Tarım politikalarında endüstriyelizme geçişin yüksek bir şiddetle köylüyü ve çiftçiyi yok ettiği son 15 yıl, kırsal alanın esas yıkımını hazırladı. Tohum ve toprakta çok ciddi hak kayıpları var. Köylünün kazancından bile söz etmeden evvel başka bir varlığın.  tohum ve toprağın bizim üzerimizdeki hakkını inkar etmekte olmamızdan söz ediyorum. Büyük alt yapı/enerji yatırımı ve madenler gerekçelendirilerek köylü tarım arazisinden sürüldü. Arazi toplulaştırmalarıyla, tarım arazileri onu kullanan köylüye yabancılaştırıldı. Sadece tüketim alışkanlıklarında değil, köylünün iki on yıldır kadına ve üretime yönelik tutumlarında da kasabalaşma ve kentleşme esnasında görülen yabancılaşma sosyolojileri görülüyor. Örneğin: büyük kamusal yatırımlar aracılığıyla arazi toplulaştırmaları yapılırken insanların arazi duygusunun kaybolduğu görülüyor. Diyelim İç Anadolu’da köyünüzün dibinde birden bire sizin rızanız olmaksızın bir mülteci kampı yapılacağı ilan ediliyor değil mi? Ve bunu engelleyemiyorsunuz. Ya da oraya bir çöp depolama alanı yapılacağı ilan ediliyor. İtiraz edemiyorsunuz… Kırın, kendisini var eden varlık alanları parçalandı .

Neşe ÖzgenSinan: Aslında engellemek de istemiyorlar!  Bu bizim sizinle üçüncü röportajımız sanırım ve her röportajda sizi biraz daha romantik mi görüyorum nedir? (Gülüşmeler) Çok değil, bundan 20-25 gün önce bir kız öğrenci yurdu yandı. Burada çocuklar öldü. Çocukların aileleri kan parası alarak şikayet haklarından vaz geçtiler.

Neşe Özgen: Sonuca bakıyoruz?

Sinan: Evlatlarına bile sahip çıkmayan bir toplumdan söz ediyoruz artık.

Neşe Özgen: Çıkamayan…

Sinan: Hayır çıkmayan! Çünkü evlatlarınızın canının değeri devletin size vereceği kan parasıyla ölçülememeli. Ama insanlar için evden bir boğazın eksiltildiği, bir cemaat yurduna terk edildiği çocuklarının ölümü çok fazla bir şey ifade etmiyor. Tıpkı askerde ölen gençlerin ana babalarının ‘’ bir evladım daha olsa onu da veririm’’ demesi kadar sert ve yalın bir şey bu. Şunu anlatmaya çalışıyorum. İnsanı kendine ait görmeyen bir zihniyetin, mekanı kendisine ait düşünmesi mümkün mü. Çok mu sert sordum?

Neşe Özgen: Yok bu açıklık iyi oldu. Bu aidiyet meselesini sahiplik meselesinden biraz ayırmamız gerekiyor. Bir mekana ne zaman ait olursunuz: Bir mekan hakkında söz ve karar sahibi olursanız o mekana aidiyet hissedersiniz. Ben eğer kendimi arazilerin toplulaştırılması, satılması ya da bir baraj için acele kamulaştırılmasında ya da yeni açılacak bir köprünün benim cebimden çıkacak parası hakkında karar verebilmeyi hak etmiş bir vatandaş olarak görürsem yere mekana sahip çıkarım. Yoksa çıkmam tabii ki. Ya da şurada köşede yapılacak olan apartman, kalkıp bütün sokaktan izin alabiliyorsa; yani ben burayı 4 yıl kentsel dönüşümle mahvedeceğim, üzerinize asbest tozu salacağım ve inşaat boyunca siz bunu soluyacaksınız, buna razı mısınız diye sormazsa eğer…

Sinan: Rıza da gerekmiyor artık biliyorsunuz…

Neşe Özgen: Evet, tam da bundan söz ediyorum: Rızanın yokedilmesinde kırsal ile kentli aynı değersizlikte ortaktırlar artık. Yerin aidiyeti, mülkün sahibi olmakla değil onun üzerinde söz ve karar hakkına sahip olmakla ölçülür. Dolayısıyla şimdi sorduğunuz sorunun bir geçmişi var. İnsanlar son aşamaya getirilinceye kadar, komşusunun, hatta kardeşinin ölümünü gördüğünde dahi susacak kadar delirtildiğinde ne olacak? Hani ilk konuşmamızda demiştik ya, “Sol Soma’da havlu attı” diye… Eğer son derece yüksek sendikalaşma oranının olduğu bir yerde dahi, bu kadar açıktan ve bu kadar vicdanı, hakkı, sorumluluğu, devlet olma hakkını, her şeyi sorgulatan bir alanda dahi, siz Soma’da işçinin hakkını savunamıyorsanız, savunmadıysanız… O tekmenin sonucunu almadıysanız… O zaman insanlar düşüncenin yüksekliğine değil, kendi başlarına gelecek felaketi kimlerle birlikte karşılayacaklarına bakarlar. Yapayalnız kaldığınız bir anda, eğer sizin arkanızdan kimse gelmeyecekse… Zaten çocuğunuzu o tarikat yurduna vermek zorunda kaldığınız süreç içerisinde; bütün o yoksullaştırmalar, hasarlar esnasında yanınızda kimseyi bulamadıysanız artık da bulamayacaksınız demektir. Yani sonuçlar üzerinden feryat etmenin bir alemi yok. Biz başlangıçlar üzerinden girişmeliydik bu işe. Böyle temel, modern bir hatamız var bizim. O moderni, o laik sistemi orada tutmalıydık biz başlangıç olarak. Bundan 30 yıl önce Gülen Cemaati devletin içerisine yerleşerek yavaş yavaş devletin bütün kamusal alanlarını sömürerek, bütün kaynakları kendisine vakıfları aracılığıyla akıtarak, bütün eğitim, yargı sistemini, askeri sistemleri ele geçirmeye başladığında bu itirazı daha yüksek tutmalıydık. Bizim hatamız burada… O zaman başka bir ülkü göstermeliydik. Eskiye dönüş? “Zaten biz size söylemiştik, Kemalist sistem olmazsa bunlar yıkılır” demek, bir ilerleme göstermiyor insanlara. İnsanlar üniterleştirmenin de ne olduğunu görüyorlar. Biliyor musunuz bu Aladağ’daki yurt yandığında, açtım Yaşar Kemal’in Aladağ’ını bir daha okudum. Sonra Süha Arın’ın ‘’ Tahtacı Fatma’’ belgeselini seyrettim. Tam da Aladağ’da Yörüklerin 1970’li yıllarda insani ihtiyaçlarından dolayı nasıl bir kıskaç altına alındığını anlatır. Yani Aladağ Yörükleri, nasıl ormanda yaşama haklarını kaybettiler, köylerin içerisine hapsedildiler. Ve sonra yaşamsal alanlarını nasıl kaybettiler ve neye mahkûm edildiler? Çok güzel bir belgeseldir o. Aladağ’da evin içinde ağlayan kadınları gördüğümde şu aklıma geldi: Herhalde Tahtacı Fatma bunlardan bir tanesidir. Şimdi o yaşlarda olmalı. Ve kızının kendi çektiği zorluğu çekmemesi için devletin gösterdiği cemaatin okuluna, yurduna çocuğunu vermeye razı olmuştur. Acıyı çekiyor insanlar, acı çekmiyor değiller… Dışımızdaki sosyal yapıyı anlamaya çalışırız suçlamaktan önce. İnsanların kendi evlatlarını, varlıklarını, kendi yaşam alanlarını bu kadar kolay gözden çıkardıklarını söyleyemeyiz. Bu kadar kolay değil. Yani bu elit bir kibirdir… Aksine bir acı vardır. Bu acıyla ne yapacağını ve bu acının çözümünü bilemeyen insanların saldırganlığıyla karşı karşıyayız. Bir yanıyla bu…  Bir yanıyla ise bu acının üzerinden kendisine fayda ve fırsat sağlamaya çalışan, son derece yırtıcı, gaddar ve bu gaddarlığının kendisine nasıl geri döneceğini bilemeyecek kadar da körleştirilmiş bir inanç yapısıyla da karşı karşıyayız. Yani inançla körleştirilmiş bir çıkar gurubuyla da karşı karşıyayız. Bu eşitsizlikten delirmiş çıkar grupları birbirleriyle artık hiçbir biçimde bağdaşmıyorlar. Network de oluşturmuyorlar. Birlikleşmiyorlar. Herkes birbirinin gözünü oymakla ve dağılmakta olan bir yapıda kendisine biraz fayda sağlamakla meşgul… Kimi zaman cemaatte eskiden birlikte olduğu arkadaşının mülküne el koyarak. Fabrikasına, arazisine, evine el koyarak… Kimi zaman da şehrin içerisinde veya sistemlerin ve kurumun içerisinde diğerini ihbar edip, kendisine küçük çıkarlar sağlamaya çalışarak. Bunun iki grup dışında, bu büyük bulanıklıktan ve zihin karışıklığından fazlasıyla etkilenmiş ve her fırsatta ne fayda sağlayacağını bilmeksizin karşındakine saldırmaya hazır olan başka bir grup daha var. Biz bunun üzerine çok konuşmuyoruz. Metropollerde ve kentlerde çok uzun süredir insan olma hakkı elinden alınmış ve bu hakkı nasıl geri alacağını da bilemeden, birbirine nedensiz saldıran insanlar grubunun içerisindeyiz artık. Bunun hakkında konuşmalıyız. Bu mesela Ukrayna’da ortaya çıkan bir şey. Bosna’da ortaya çıkan sosyal yapıya benziyor. Bütün kültürel kalıplardan uzaklaştırılmış, dar da olsa herhangi bir sosyal yapının içerisinde var olabilme hakkı zaten çoktandır elinden alınmış ve tamamen düşükleştirilmiş bir insan grubuyla karşı karşıyayız. Oldukça da geniş bir grup bu… Hatırlar mısınız, biz bunu 1998-2001 arası kadınlara yönelik kapkaç hikayeleri olarak okurduk. Orada mesela çeşitli materyalist nedenler gösteriliyordu. Kadınların çantalarını soymak veya cep telefonlarının kolaylıkla alınıp satılıyor olması  hırsızlık pazarını geliştirmişti.  Böylece kapkaç yaygınlaşmıştı falan… Ama durum o kadar basit değildi. Aksine genç kadınlara yönelik çok ciddi saldırılar vardı. Biz bunu yanlış okuduk o zaman. O zaman mesela kentte orta alttan daha alta düşürülmüş olan bir sınıfın geleceksizleştirilmiş ve eğitimsizleştirilmiş genç erkeklerinin, genç kadınların parlaklığına yönelik bir düşmanlığı vardı. Sosyolojik olarak biz bunu doğru okumadık o zaman. Kentin içerisinde bir şiddet ve iktisadi kriz meselesi olarak okuduk. Ve bunun sadece politik sonuçlarıyla ilgilendik.

Neşe ÖzgenSinan: Temel sorun bu. Aslında hiçbir ciddi okuma yapmıyoruz.

Neşe Özgen: Şimdi hani başlangıçta da söyledik ya, hep dikotomilerle konuşuyoruz biz: Yani buradan iktisaden mi çıkılacak, politik olarak mı çıkılacak? Bu çöküş esas olarak iktisaden mi oldu, politik olarak çöküşle mi oldu? Ya da şöyle daha gizli dikotomiler de var: Türkiye halklarında bir düşmanlık var ama bu düşmanlık bir aşkla dikotomik olarak çarpışıyor. Hangisi daha güçlü diye soruyoruz. Kürt düşmanlığı mı daha güçlü, vatan millet aşkı mı daha güçlü? Yani bunlar birbirleriyle çarpışan karşıtlıklarmış gibi gözüküyor. Böyle ikicileştiriyoruz her meseleyi. Oysa bunlar birbirinin devamı, sonucu, hepsi birbirinin içerisinde bir mekanizma oluşturan bir yapıyla sonuçlanıyor. Biz sonuca bakıyoruz, bunun nedenini oradan anlamaya çalışıyoruz. Nedene bakmamız gerekiyor biraz…  Ben sonuç konuşmamızı biraz birlikleşme çağrıları üzerinden yapmak istiyorum. Orada da bir dikotomi var. Yani birleşelim mi, birleşmeyelim mi?

Sinan: Ne yani,  “toplumca birlik, beraberliğe en fazla ihtiyacımız olduğu şu günlerde” mi diyeceksiniz?

Neşe Özgen: Bunun ötesinde, şimdilerde çıkan en yüksek ses biliyorsunuz, “artık birlikleşmemiz gerekiyor, artık birleşmemiz gerekiyor!” çağrısı. Öte yandan muhafazakarlardan da benzer biçimde benzer bir çağrı çıkıyor; “Birleşmemiz, millet olarak hareket etmemiz gerekiyor, parçalanmalar var” diye. Sosyalistlerden de çıkıyor; “artık kendi aramızdaki çatışmaları bir yana bırakarak birlikleşmemiz gerekiyor” diye. Hep aynı söylem üzerinden gidiyor. Çoğunlukla birlikleşme çağrısı yapanlar, kendi bulundukları mevziye diğerlerini çağıranlardır. Yani birlikleşme çağrısı, açık konuşalım aslında bir ayrışma çağrısının tekrarıdır.

Sinan: Benim zeminimde, benim müştereğimde birleş!

Neşe Özgen: Evet. Benim söylediğim, benim sunduğum üzerine tartışalım. Benim meselem üzerine birleşelim, bunu tartışalım demektir. Peki bunun karşısına biz ne koyabiliriz? Bu birlikleştirmenin ayrıştırmaya doğru gittiğini gördüğümüzde, başka bir siyaseti nereden okumamız gerekir? Bunun üzerine biraz çalışmamız lazım. Yani biz çağrıyı nereden kurmalıyız? Çağrıyı birlikleşme üzerine kuramayacaksak, bu insani bir durum değilse ve aslında bir hataysa ne yapmalıyız? Biraz önce söylediğimiz gibi karar yaratma demokrasisini yerleştirebilmemiz çok önemli. Bir diğeri bu karar yaratma demokrasisinin içerisinde hak yaratmanın, her kesim için aynı derecede eşit bir hak olduğunu; hak yaratmanın kendisinin bir hak olduğunu kabullenmekle başlayabiliriz.

Sinan: Bunu örneklendirelim lütfen.

Neşe Özgen: Örneğin toplantıya çağırdığınız insanlar, kendilerine dair bir hak alanından söz ettiğinde, bu alanın diğer hak alanlarıyla nasıl pazarlık edebileceğini yönetebilen yeni demokrasi mekanizmaları geliştirmekten söz ediyorum. Forumlardan söz ediyorum. Bir zamanlar denedik, fena da işlemedi. Bunları geliştirebiliriz. İlk deneyimlediğimiz Gezi’ydi zaten. Gezi’nin içerisindeki forumlarda ve ondan sonra mahalle forumlarına, alan forumlarına doğru dönüştü. Kimi zaman sönümlendi, kimi zaman değişik deneyimlerle ilerledi, kimi zaman yönünü saptırdı ama yine de oradan bir deneyim birikti. Sonrasında Rojava deneyiminde birikti. Savaşın içinde ve savaşın kıyısında forum demokrasisi birikti. Bir mahalleye, bir semte, bir ortak mülke veya açıklık bir alana dair hak yaratma nedir? Bir okulu, bir bataklığı, bir parkı veya parkta veya toplu taşımada, savaşla veya devlet şiddetiyle yok edilmiş alanlarda kendi hak alanlarımızı yeniden inşa nedir? Böylece hak yaratma deneyiminin, karar yaratma demokrasisine doğru dönüştüğü alanları artık biliyoruz. Çünkü birlikleşme çağrısı, aslında eşitsizliklerin silinmesi çağrısıdır. Yani eşitsizlikler yokmuş gibi davranma çağrısıdır. Oysa eşitsizlikler var. Toplumun içerisinde eşitsizlikler devam ediyor. Ve hepimiz o eşitsizliklerin başlangıcından itibaren birlikte savaşabilme yoluna girmezsek eğer, o eşitsizliklerle birlikte yürümeye mahkum kalacağız. Değil mi? Biz bir çocuğu eşitsizliklere rağmen başarılı olduğu için ödüllendirdiğimizde, eşitsizliği onaylamış oluruz sadece. Oysa ödül değil cesaretlendirme, destekleme üzerinden giden bir eşitlik sistemi kurmak zorundayız başlangıçtan itibaren. Ödül değil, destek ve eşitsizlik giderme mekanizmalarını oluşturmalıyız. Mahallede de böyledir, devlet politikalarında da böyledir. Başlangıçtan itibaren, her bir hakkın kendisini ifade edebilmesini savunmak ve eşitsiz bir alanda çarpıştığımızın bilinciyle hareket etmek zorundayız. Her bir hak grubunun kendi ütopyasını açıkça dile getirmesi ve bundan da geri adım atabilme konusunda hazırlıklı olması gerekiyor. Yani örneğin Kürtler kendi ütopyalarını dile getirirlerken; bir etnik grup olarak ya da bir politik grup olarak her ikisi için de veya bir dini grup olarak… Ya da örneğin mahalle kendi ütopyasını dile getirirken bundan geri adım atmaya da hazır olması gerekiyor. Ütopya dile getirmenin birinci koşulu, kendi ütopyanıza dair diğerleriyle çarpışabilmektir. Nasıl iktidar kendi ütopyasını dile getiriyor değil mi? Diyor ki: 2059’a kadar veya 2071’e kadar başkanlık sistemi gelişecek ve başkanlık kalacak… Bu bir hayal! Bir tasavvur daha doğrusu ve hiçbir pazarlığı olmayan bir biçimde dile getiriliyor. Böyle bir şeyi ilk dile getirdiğinizde, hükümet de olsanız pazarlık etmeye hazır olacaksınız. Oradan indirgenmeye açık olacaksınız. Ve onu tartışmaya ve ondan geri adım atmaya hazır olmak zorundasınız. Biz iktidarın bu dayatmalarına karşı bir yandan birlikleşirken kendi ütopyalarımızı örgütlemek ve bunları iktidar dışı zeminlerde meşru ve inanılaıtr kılmaya da hazırlıklı olmak zorundayız. Peki: Bunu yaratabilecek mekanizmaları nasıl yaratacağız? Şimdi belki kızacaksınız bana ama, sözümüzü biraz daha yüksek sesle söylemeye ve diğerleriyle çarpışmaya hazır olmamız gerekiyor. Vatandaş olmak ve vatandaş olarak kalmak istiyorsak da, devletle de onunla uzlaşan hatta sürekli onaylayan rıza mekanizmalarıyla da çarpışmaya hazır olmamız gerekiyor. Biliyorsunuz iyi vatandaş biraz devletten dayak yiyen ve devlete dayak atan vatandaştır. Sakin sakin, uslu, yumurta gibi köşede beklenerek, devlet de gelsin benim hakkımı versin diyerek vatandaş olunmuyor.

Sinan: Öyle makbul vatandaş olunuyor zaten.

Neşe Özgen: Makbul bile olmazsınız aslında, ilk harcanacak vatandaş olursunuz. Makbul sanırsınız kendinizi ama zaten sesiniz çıkmadığı için ilk harcananlardan biri olursunuz. Tıpkı şimdi sınırdışı operasyonlara ya da çarpışmalara gönderilen evlatlar gibi. Dolayısıyla biraz devletle çarpışmaya, devlete karşı koymaya, sesimizi daha sert ve yüksek bir biçimde dile getirmeye, o sesi dile getirirken de korkmamaya ihtiyacımız var. Ama şöyle bir şey de söyleyeyim. Birbirimizi epey bir süredir tanıyoruz. Daha önceki sohbetlerimizde de dile getirdiğim bir şeyler var. Ben bu çatışmanın nasıl gelmekte olduğunu gören insanlardan bir tanesiyim. İstediğimiz kadar söylemiş olalım, artık son noktaya geldik. Ben artık karanlığın dibinin görülmekte olduğunu ve buradan bir çıkışın başladığını düşünüyorum. Zor, ağır, bulanık bir çıkış olacaktır eğer kendi bilgi zeminimizi yaratamazsak, kendi pazarlık kaynaklarımızı yaratamazsak, kendi söz alanlarımızı yeterince yüksek yaratamazsak, söyleyemezsek bulanık bir çıkış olacaktır. Ama bir çıkışın başladığını düşünüyorum artık. Yani geçmişteki kadar karamsar değilim.

Sinan: Evet, bir yandan da yeni bir yıla başlıyoruz. Toparlamayı biraz da onun üzerinden yapalım. Ne bekliyor bizi 2017’de?

Neşe Özgen: Ben toplum konusunda her zaman iyimserim bildiğiniz üzere. Yani bir toplum mümkün… Bunun meselelerini çözme biçimimize bağlı olarak, hangi toplumun mümkün olduğu konusunda kötümserleşiyoruz. Yoksa ben toplum konusunda iyimserim. Biz toplumdan söz ederken ne yazık ki onu bir nüfus olarak ele alıp söz ediyoruz. Konuşmalarımızda; genel olarak siyasetin konuşmalarında, ekonominin konuşmalarında böyle bir sorun var. Toplum bir nüfus değildir. Birbiriyle çok çapraşık ilişkileri olan ve iktidarla çok çapraşık pazarlık mekanizmalarına giren, çıkar mekanizmaları içerisinde olan bir yapıdır toplum. Dolayısıyla onu bir nüfus olarak görmemek lazım… Tabii ki bir toplum mümkün! Tabii ki ortak ülküler yaratabilmemiz mümkün!  Bakın biraz önce grupların ülkülerinin dahi kalmadığından söz ettik. Nerede kaldı ortak ülkü sahibi bir toplum yaratma hayalimiz olduğundan söz edelim? Ben de bir toplum olarak ortak ülkü yaratmaktan söz etmiyorum artık. Toplulukların, yapıların, grupların, tabakaların, sınıfların, cinsiyetlerin, yaş gruplarının kendi ülkülerini yaratabilmesinden söz ediyorum. Üniter bir ülküdaşlık yerine her sosyal temelin kendi ülkülerini yaratmasından ve bunları birbiriyle pazarlık etmesinden söz ediyorum. Biz. ancak bir hayal kurabilmeyi başarabiliyorsak,  bir topluluk ya da toplum oluruz. Ortak bir yerlerde yemek yemeyi başarabiliyorsak, ortak düşünceyi pişirmeyi, olgunlaştırmayı başarabiliyorsak topluluk ya da toplum oluruz. Ama eninde sonunda bir şey de oluruz. Yani darmadağınık, atomlaşmış bir yapı olmayız. Önümüzdeki birkaç on yıl bunu yapmakla geçecek diye düşünüyorum. Yeterince yüksek ses çıkarabilecek insan ruhunun kaldığını da umut etmek istiyorum. Güzel bir yıl olsun, böyle istiyorum, böyle diliyorum. Sevdamız her neye ise onu gerçekleştireceğimiz yıllar olsun istiyorum. Hepimiz için daha aklımızı başımıza topladığımız, devleti daha çok, daha iyi zorladığımız, onu kendisini şeffaflaştırabilme konusunda daha zorladığımız bir dönem gelsin. Böyle bir arzum var. Yoksa yaralarımızı sararız. Yani kayıplarımız, insan varlığındaki zedelenmeler… Bu yaraları sararız; yeter ki kendi ülkümüzü biraz daha yüksek sesle dile getirebilme cesaretimiz olsun.

Sinan: Teşekkür ediyorum. Önümüzdeki ay görüşmek üzere…