Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Neşe Özgen

Sinan: Tam da bu noktada, bir süredir Yunanistan’da akademik bir proje için çalıştığınızı ve Selanik’te yaşadığınızı bildiğim için sormak istiyorum. Bir karşılaştırma yapmanız mümkün mü? Yunanistan’da da ekonomik bir kriz yaşandı ve Syriza, Tsipras çıkıp “AB ile daha adil bir pazarlık zemini yaratacağız” sözüyle toplumdaki büyük reaksiyonu zapt-u rapt altına aldı. Ama takip edebildiğim kadarıyla hâlâ zaman zaman sert çatışmalar yaşanmaya devam ediyor?

Neşe Özgen: Yunan ekonomisini gitmeden önce de bir parça biliyordum. Ama tabii görerek, gözlemleyerek daha iyi anlayabiliyor insan. Syriza başlangıçtaki sözlerini yerine getirebilir durumda değil şu anda. Giderek neoliberalizme daha çok teslim olmak zorunda bırakılıyor. Hatta kabinede pek çok bakan, halkın ve milletvekillerinin çok ciddi uyarılarına ve itirazlarına rağmen değiştiriliyor ve hükümet, neoliberalizmin politikalarına daha uyumlu hale getiriliyor. Benim gözlemlediğim en önemli fark şu: Halkın tepkisi hem çok sert, hem örgütlü. Hem de bu örgütlülüğün olması gerekliliğine dair evrensel aklın kuralları işliyor. Türkiye’den farkı burada.  Bizde bir yürüyüş olduğunda şu anda, önce esnaf ya da çevre itiraz etmeye başlıyor. Bunun bir hak, üstelik halkın kendisine de ait bir hak olduğuna dair evrensel akıl kaybolmuş durumda. Yani o hakkın kendisine de yarayacağını idrak edemez durumda. Bir diğer mesele krizden hemen sonra çok ciddi bir sosyal kontrata geçmişler insanlar kendi aralarında. Güçlü networkler oluşturulmuş. Örneğin Tarım Bakanlığı’nın üniversitelerle birlikte küçük tarımı, bilge çiftçiliği ve iyi tarımı desteklemesi konusundaki kamu yatırımlarını, hem ilerletmişler hem de gerilemesine izin vermiyorlar.

Sinan: Bunu toplum kendiliğinden yapıyor?

Neşe Özgen: Evet! Örneğin büyük AVM yaptırmıyor. Olabildiğince bilge çiftçiliği destekliyor. Böylece yaşam kalitesi, yaşam gustosu denen şeyin aslında temelde bir sofra etrafında birlikte oturup gülerek, iyi şeyleri, basit şeyleri ama gülerek, söyleşerek ve birlikte yememiz demek olduğunu bilerek yaşıyorlar. İşte bu evrensel bir akıldır.

Sinan: Hem sizin anlattıklarınızdan, hem kendi ziyaretlerimden anladığım kadarıyla kredi kartı da kullanılmıyor pek?

Neşe Özgen: Evet bazı radikal kararlar almışlar ve bunu uyguluyorlar. Kredi kartı kullanılmıyor hemen hiçbir yerde.

Sinan: Bu örgütlü bir hareket mi? Yoksa kendiliğinden gelişen bir tepki mi?

Neşe Özgen: Bütün sosyalist örgütler, sendikalar, anarşistler tartışıyor. Sosyal hayatın içerisinde insanlar siyasal akımları, tartışmaları izliyor ve bu tartışmalara katılıyorlar. Birilerinin kendileri için verdiği kararların ne anlama geldiğini tartışacak, buna dair görüşlerini ifade edebilecek çeşitli kamusal haklara ve mekanizmalara sahipler. Ortak bir kararlaşmanın sonucunda da bunu uyguluyorlar.

Neşe ÖzgenSinan: Şunu mu anlıyoruz? Ekonomik, sosyal, siyasal krizler olabilir. Toplum kendi arasında mutabakat sağlar ve otoritenin karşısına bu mutabakatla çıkarsa, devlet de toplumsal mutabakata asgari düzeyde saygı gösterirse, demokratik yapı içerisinde sağlıklı bir işleyiş mümkün. Türkiye de biz bunu mu kaybettik?

Neşe Özgen: Bir kez daha geçelim üstünden. Eğer kamunun devleti denetimi engellenmez ise, kamusal alandaki söz hakkı engellenmezse ve kamusal alandaki söz hakkının kendisini çeşitli kanallardan ifade etme özgürlüğü engellenmezse, devletin ve iktidarın muhtelif kurumlarının kamu karşısındaki hesap verme sorumluluğundan kaçması engellenirse; yani devlet şeffaf hesap verebilir ve geri çağrılabilir durumdaysa… Kamunun örgütlenme hakkı engellenmez ve iktidarın siyaseten ve iktisaden neler yaptığının aksine, kendisini ve toplumu daha ileriye götürmek için taahhüdünü ne kadar yerine getirebildiğini, onu ilerletmek için neler yaptığına dair verdiği hesap toplum tarafından açıkça onaylanırsa… Bu iç içe geçmiş mekanizmalar kesintisiz ve sağlıklı biçimde işlerse… Ne kadar sertleşilmiş olursa olsun, ki şu anda Yunanistan’da çok sert yürüyor işler, kamunun ortak vicdanı bozulmayabiliyor… Bu önemli bir basamaktır. Elbette sınıflar ve eşitsizlikler devam ediyor. Üretimden ve finanstan, ranttan farklı faydalanma biçimleri kamunun içerisinde hala ciddi bir tartışma alanı. Hala eski yolsuzlukların hesabının yeterince verilmemiş olması vicdanı yaralayan bir süreç. Hala iktidarın çıkıp Avrupa birliği karşısında onursuzlaşmasını, Yunanistanlı vatandaşlar olarak da  kendi onursuzlaştırılmalarını tartışmayı başarabiliyorlar. Bu çok önemli! Çünkü biz mesela, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sürdürdüğü kötü politikalar nedeniyle bu kadar onursuzlaşmanın yarasını artık içimizde taşımayabiliyor, bunu umursamayabiliyoruz. Bu çok ciddi bir durum… Türkiye halkı da onursuzlaştırıldı. Çünkü baskılara boyun eğen, şiddetin iktidarını engelleyemeyen, buna karşı politika geliştiremeyen bir varlık olarak görünüyor toplum.

Sinan: Türk halkı onursuzlaştırıldı saptamasını yapıyorsunuz ama toplumun çok büyük bir kesimi, tam tersine, milletin onurunun iade edildiğini düşünüyor?

Neşe Özgen: Evet işte düşmanlaştırılmadan söz ederken bundan söz ediyorum aslında…  Birbirine çok karşıt iki farklı algı ağının yayıldığını ve bu iki ağın birbiriyle çarpıştığını düşünüyorum. Yunanistan’dan devam edelim. Temel kamu yatırımlarından geri adım atılmaması için toplum son derece dikkatli hareket ediyor. Örneğin hala üniversite bedava. Yani bütün eğitim ücretsiz olduğu gibi, üniversite de kamusal bir hak olarak görülüyor. Ve bu kamusal hakka üniversite öğrencisinin kalacağı yurt da, okuyacağı kitap da dâhil… Bunlardan ödün verilmiyor. İyi yetişme, bilgi sevgisi, öğrenme sevgisinden ödün verilmiyor. Çocuğun ve kadının hakları, yurttaş olma hakkı, insanca yaşama hakkı, insanca yaşamanın kalitesini sürdürebilmeyi talep etme hakkı, söz hakkı… Bunlardan da ödün verilmiyor. Bunlar insanı son derece rahatlatan ve günlük hayatta izleri hemen görülen temeller. Yüksek politikaya, dış pazarlıklara, yurt dışı pazarlıklara dair söz söyleme hakkından esirgemiyor kendini halk. Evrensel hakkın çeşitli kurallarına saygı duyuluyor. Bazı şeylerden söz edilmekte olmasını dahi vicdanen yaralayıcı buluyor insanlar. Örneğin çocuk tecavüzünü onaylamaktan konuşulmasını dahi vicdanen yaralayıcı buluyor insanlar. Buna dair konuşuyor, gerektiğinde yürüyerek, protesto ederek, kavga ederek  yapıyor. Banka sisteminin günlük alışverişten çıkarılmış olması ortak bir karar ve büyük oranda uygulanıyor. Bunun da insanları büyük ölçüde rahatlattığını söylemek mümkün. Çünkü ciddi mülk kayıplarıyla karşı karşıyalar. Vergiler yükseliyor, ücretler düşüyor. Bunları engelleyemiyorlar. Ancak bu engelleyememe hali içerisinde dahi söz haklarını muhafaza ederek onurlarını korumaya çalışıyorlar. En azından karşı koyabildiklerini, koyduklarını, belli haklarını tutabildiklerini, sendikal haklarını tutabildiklerini, en azından ispatlamaya çalışıyorlar ve ispatlıyorlar da. Daha vicdani ve ahlaki toplum yaratıyorlar.

Neşe ÖzgenSinan: Türkiye’ye döndüğümüzde?

Neşe Özgen: Türkiye’ye döndüğümde asıl kaybettiğimiz meselenin bu olduğunu düşünüyorum. Yani birbirimizle geçinmenin, eşitsizliklere rağmen bir arada olabilmenin ve bununla birlikte savaşabilmenin geçerli kanallarını artık kaybettiğimizi düşünüyorum. Şimdiye kadar haklar demokrasisi mi, sorumluluklar demokrasisi mi diye konuştuk. Cumhuriyet’in başlangıcı sorumluluklar demokrasisiydi. İkinci Cumhuriyet dediğimiz şey bize haklar demokrasisinin yolunu açtı. Oysa başka demokrasi anlayışları var. Mesela karar yaratma demokrasisi diye bir demokrasi anlayışı da var. Şöyle ki, kararın verilmesi süreci değil, kendime ait bir durumun kararını yaratabilme yollarımın demokratik olarak açık olması, ileri bir demokrasi anlayışıdır. Eğer kendime dair bir kararı yaratabilmenin pazarlık alanına girebileceksem, bunun demokrasisini nasıl inşa edeceğimi de düşünmem gerekir

Sinan: Bu karar neyi kapsıyor mesela?

Neşe Özgen: Şimdilerde olmayan bir yararı kapsayabilir. Hak yaratma hakkı diye bir tartışmadan kaynaklanır.

Sinan: Defansif bir şey değil yani?

Neşe Özgen: Defansif değil aksine hiç olmayan ama aslında benim olduğunu içten içe bildiğim bir hakkı dillendirip, sonra bunun bir insan hakkı olduğuna dair ortak vicdanda kararı yaratabilme mekanizmasının demokrasisinden söz ediyorum. Herhalde şimdi olmamız gereken yer budur bizim. Biz ne yazık ki sadece hak savunma demokrasisine kadar geriledik. Hatta savunma demokrasisi bile değil. Mevcut hakların geliştirilmesi hakkından, yaşama hakkının savunulmasına kadar geriledik. Neredeyse Hz. Musa’nın ortaya çıkış nedenleri tekrar belirdi diye düşünebiliriz. 3000 yıl önceki durumdan söz ediyoruz. Bunlar son derece tehlikeli gerilemeler. İnsanoğlu 3000 yıldır bunun üzerine epey yol almış olmalıydı. Dönelim: Karar yaratma demokrasisi üzerine çalışıyorum şu sıralar. Yani insanoğlu kendisine ait bir hakkı nereden düşünebilir, neyle düşünebilir? Mesela daha önce hiç de hak olmadığını düşündüğümüz LGBTT hakları, kadın hakları, kent yurttaşlığı hakları, yaşama bağlı olarak gelişen haklar…  Hepsi yeni fark ettiğimiz, algıladığımız ve diğerinin hakkı olduğunu zaman içerisinde teslim edebildiğimiz haklar…

Sinan: Ama bunların hepsi ağır saldırılar altında fark edilen haklar. Yani şehirlerimiz işgal edilmiş olmasa, şehir üzerindeki kendi hükümranlık hakkımızı, bireysel hükümranlık hakkımızın farkına varmayacağız. Kadınlar şiddete ve tecavüze uğramasalar kadın olarak varlığını sürdürebilme hakkının farkına varmayacak

Neşe Özgen: Kadınlar evvel ezeldir şiddet ve tecavüze uğruyor. Ama bunun insanlık suçu olduğuna dair karar yaratma demokrasisi devreye girmeden, bunun bir suç olduğuna dair toplumda bir bilinç oluşmadı. Kentler de sürekli talan ediliyor değil mi? Mülkler sürekli el değiştiriyor, insanlar birbirinin mülküne çöküyor. Doğanın talanından dahi söz etmiyorum, kentsel alanın iç talanından söz ediyorum.

Sinan: Ortak yaşam alanlarımız işgal altında?

Neşe Özgen: Müştereklerin işgaline kadar giden sürecin içerisinde kentin nerede durduğu bir hak olarak dile getirilmeksizin, bunun aslında gayet iyi olduğu düşünülüyordu. Ne yapılıyordu? Çölün ortasında bir sanayi kenti birden bire inşa edildiğinde veya 2. Dünya Savaşı’yla bombalanan yerler yeniden yapıldığında oradaki yaşam alanının geri geldiği düşünülüyordu değil mi? Oysa öyle olmadığı ortaya çıktı. Yeni dönemde Türkiye kendisinin iç meseleleriyle uğraşmaktan bir türlü kendisini ilerletebilecek bu karar alma demokrasisi tartışmasına giremiyor. Artık hepimizin zihni son derece bulanıklaştı ve üzgünüz. Toplu bir yas hepimizi bir sis gibi sarıyor. Oysa mesela Dakota’ya bizim çok daha dikkat etmemiz gerekiyordu. Çünkü orada farklı bir ekolojik savunma yaratıldı. Ne yazık ki biz buna yeterince dikkat etmedik. Türkiye medyası Dakota tartışmasını, Kızılderililerin eski yaşam alanlarını savunmasını bir tür yerlileştirmeyle sundu; ve biz de yapılmakta olanı folklorize bir romantizm olarak düşündük. Oysa orada çok ciddi bir çevre itirazı vardı. Orada yükselen ses, şimdiye kadarki ekolojik politik hareketlerin şahikası oldu. Biz bunu yeterince takip etmedik. Ben şimdi biraz takip ediyorum. Ne tür doğa anlamları yarattılar ve bir yerin hakkı üzerine sadece mülk hakkı değil temellük hakkı üzerine, o yerin intizamı, oradan faydalanma üzerine nasıl söz dizileri geliştirdiler? Oradan bizi çok yükseltici bir şey çıkacak diye düşünüyorum. Türkiye basını Trump’ın sansasyonel haberleri dışında da çok fazla bir şey vermedi ama Dakota’daki gerilme önemlidir. Yine benzer bir biçimde şu an Irak’ta olanlar da önemlidir. Yani orada bir federasyonun kurulup kurulamayacağı, içerideki sözün nasıl yükseldiği, hangi sözün nasıl yükseldiği önemlidir. Bütün bunlar tabii ki kapitalist sistemin içerisinde cereyan ediyor, ancak bizim izlememiz gereken yeni politikalar yine de buralardan yükseliyor. Benzer olarak Hindistan’dan yeni sesler yükseliyor. Kasabalar mesela. Büyük köyler bütünüyle müştereklere geçiyorlar. Kalabalık yerleşimler bunlar, sade küçük romantik köyler değil. Kendilerine ait metodlar yaratıyorlar, komünali yaratıyorlar. Kolektifin yeniden üretilmesine dair gelişmeler yaşanıyor. Kadınlar genellikle önde. O kasabanın kendi kültürel, dinsel, inançsal yapısı içerisinde kendine ait bir aurayı nasıl yaratabildiğini tartışıyorlar ve bunun üzerinden tekleyerek de olsa, aksayarak da olsa, çeşitli hatalarla da olsa komüne geçmeye başladılar. Ve müştereklere dair ilerletici sözler üretilmeye başlandı. Buralara bizim bir dikkat etmemiz lazım. Yani dış politika Türkiye’yi belirliyor dediğimiz şey aslında, savaş politikasının şu anda Türkiye’deki siyasi iklimi zehirlemesidir… Oysa buralara biraz zihnimizi açabilsek?