Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Neşe ÖzgenSinan: Dış dünyada kapitalizm içerisinde bir evrimleşme söz konusu anladığım kadarıyla? Yeni filizler belirmeye başlıyor ve bunlara dikkat kesilmemiz gerektiğini söylüyorsunuz?

Neşe Özgen: Evet farklılaşıyor. Ağır ağır farklılaşıyor. Mesela Kanada’ya dikkat etmemiz gerekiyor. Dış ve iç politikasında bazı önemli değişiklikleri yavaşça yapıyor. Çok kapitalistik bir sistemin elit  yapısı içerisinde bunu yapıyor ama yine de mesela kıta Avrupa’sının 1970’lerdeki dönemine benzer bir yeni sosyal demokrasi anlayışı orada gelişiyor yavaşça. Buna bir bakmamız lazım bizim. Latin Amerika’ya bakmamız gerekiyor. Yani bizim dış politika dış politika diye bağırdığımız şey aslında, burnumuzu gömdüğümüz bir Ortadoğu bataklığı içerisinde, Suriye ve Irak’ın içerisine insanları sevk edip öldürtülme politikalarının üzerindeki oyunları bilmeden, buna alet olmamızdan başka bir şey değil. Bir dış politikamız da yok zaten! Komşu politikamız olmadığı gibi dış politikamız da yok. Çin’de bazı değişimler oluyor. Bunlara bakmamız gerekiyor. Kitlesel olarak üretim yapan; Hindistan gibi, Çin gibi yerlerin, dünyadaki bütün küçük, orta imalatı eline geçirmiş olan ve böylece başka yerlerde endüstriyel üretimin boşunalığını ortaya çıkaran bu yerlerin alacağı yeni durumlara, biraz bakmamız gerekiyor. Oradaki insan yapısı hakkında çok fazla şey bilmiyoruz halen. Biraz gözümüzü dışarıya dikip, gelişmekte olan yeni hayat algılarının nerelerden sürebileceğine bakmamız ve bunları içeri taşımamız gerekiyor

Sinan: Ama bunun için farklı dinamiklere ihtiyacımız var. Toplumu şu an domine eden unsurlar, bunları düşünmeye, tartışmaya izin vermiyor.

Neşe Özgen: Evet, nesneleştiriyor. Düşünmeye izin vermiyor.

Sinan: ikincisi de, saydığınız şeylerin tamamı, bir ufka işaret ediyor. Tartışabilmeyi, bu tartışmadan iyi kötü mutabakatlar oluşturmayı öngören bir ufuk… Biz ufkumuzu, tartışma kültürümüzü, bu tartışmadan bir mutabakat oluşturma melekemizi çoktan kaybettik?

Neşe Özgen: Tam dediğiniz gibi. Dil birliğini, din birliğini, asıl olarak da geleceğe dair umudu yani ülkü birliğini kaybettik değil mi? Sınırları da kaybettik üstelik!

Sinan: Bir sosyolog olarak aslında sizden özellikle şu süreçte anlamak, öğrenmek istediğim şey şu: Biz 1923’de uluslaşmanın son halkasını yakaladık ve ona yapıştık. 100 yıllık bir süreç geçti ortalama. 100 yılın sonunda biz uluslaşmayı galiba yeniden okumaya ihtiyaç duyuyoruz? Türk uluslaşmasından söz ediyorum tabii…

Neşe Özgen: Evet… Okuyoruz da bir yandan aslında. Tekrar tekrar geri dönüp, yeniden okuyoruz. Zira tarihi yazan iktidar, her seferinde onu başkalaştırarak yeniden yazıyorJ

Sinan: Bu, sınırları da, kimlikleri de tartışmayı getiriyor beraberinde… Peki buradan nereye çıkabileceğiz?

Neşe Özgen: Bir kere mevcut yapıya dair siyaset geliştirebilme kapasitemizi yaratabiliriz. Henüz siyaset geliştiremeyebiliriz belki ama siyaseti geliştirme kapasitemizi yeniden elde edebiliriz. Ülkü geliştirmemiz gerekiyor bizim. Yani nereden geldiğimiz ve ne olduğumuzdan ve ayrılıklarımızın ne olduğundan ziyade, nereye doğru gitmek istediğimizi çok basit bir biçimde ifade edebilmemiz gerekiyor. Açık konuşalım. Postmodernitenin en büyük başarılarından bir tanesi ortak ülküyü yıkmasıydı. Önce tabi ulus devletlerin; özellikle kapitalist modern ulus devletlerin, üst sınıfın heyecanını topluma heyecan olarak enjekte eden slogan ülkülerinin yıkılmasını büyük mutlulukla karşıladık değil mi? Onlar slogan halindeydi. Yani okullarda sabah andları gibi bir hale gelmişti. Tamam bunu yaptık ama bunun yerine bir hayal bir gelecek koymamız da gerekiyordu. Yani isterse sınıfların, isterse tabakaların, isterse kimliklerin ülküleri olsun bir hedef belirlememiz gerekiyor. Geleceğe dair bir hayalimiz olmalı. Ortak olmasa da.

Neşe ÖzgenSinan: Bu noktada provokatif bir soru soracağım. Çok sınırlı sayıda da olsa, Türkiye’deki sosyalistlerin, sol liberallerin Kemalizm’le çok ciddi bir kavgası vardı. Bu kavga aslında evet nefreti de içeren bir aşktı alında. En büyük itiraz tek tipleştirmeye dönüktü. Türkiye’de Kemalist devletin çözülmesinde solun, sosyalistlerin, liberallerin de önemli bir etkisi oldu. Şimdi az önce söylediklerinizi bir tür özeleştiri olarak mı görmeliyiz? Yoksa tarihin akışında bir dönem aşıldı, şimdi yeni bir şey kurmak gerekiyor deyip önümüzdeki maçlara mı bakmalıyız? Dönüp dolaşıp gelen “mis gibi cumhuriyetin yıkılmasına payandalık ettiniz, şimdi dövünüp durun bakalım” eleştirisinde haklılık payı var mı?

Neşe Özgen: Çok açık söyleyeyim. Tabii ki yıkmak gerekiyordu! Tabii ki karşımıza çıkartılan ve giderek sertleşen, üniterleştiren ulus devlet modeli kabul edilebilecek bir model değildi. Tabii ki çoğulculuğu savunmak gerekiyordu. Ancak bu süreç içerisinde bunu onaylamak, dönemin hatalarına dair özeleştiri vermemek anlamına gelmez. Aksine bunu yapabilmemiz gerekir. Yeni bir ülkü kuramadık! Bir şeyi yıkmak, eleştirmek, kritik etmek her zaman çok makbuldür. Ama asıl olan eleştiri yapabilmek, yani karşıdakinin kendini sunabilme imkanlarını ve kapasitesini geliştirerek, kendinizdeki bilgiyle birlikte onu ilerletebilmektir. Asıl eleştiri budur. Yoksa yıkmak bir eleştiri yapmak değildir. Onu ortalama entelektüaliteye sahip olan orta sınıftan her insan zaten yapar, onun görevi budur zaten. Sistemi kendi içinde ilerletmek. Biz lisans programlarını niye açıyoruz? Lisans programları bütün dünyada %60-%70 oranında hiç değilse mezunlarının moderniteyi sürdürecek, iki çift laf etmeyi bilen, vasatı yükseltmiş olan, yani yüksek vasatı kurabilmiş olan, karşısındakine saygılı, temel evrensel ahlaki değerleri benimsemiş olan bir yapıyı oluşturmak için kurulur. Temel üniversite eğitimi budur. Yoksa üniversite eğitimi yüksek entelektüelizm falan vermez. Vasatın çeperini yükseltir. Ama o çeper dahi önemli bir liberal adımdır.

Sinan: öyle var sayılsa da…

Neşe Özgen: Öyle var sayılsa da. Ama zaten asıl olan evrensel ilkeleri geliştirecek bir liberal donanım yaratmaktır. Yani %70 oranında elinizdeki vasatı gerçekten evrensel değerlere yaklaştırabiliyorsanız, ülkenizde o yüksek vasatı yıkabilecek bir eleştiri zeminini açabilirsiniz. Mesela teknik sistemi ilerletebilecek bir aklı verebiliyorsanız, bir yeteneği yükseltebiliyorsanız, sanatta bir gelişmeyi sağlayabiliyorsanız, üniversite eğitimi lisans programı başarıya ulaşmış demektir. Zaten ortalama olan her insan vasatı eleştirerek görevini yapar. Oysa gerçek eleştiri, karşındakinin kendi kapasitesini sunabilmesine imkan verebilmek, o kapasiteyi anlamak ve sizdeki bilgiyi onun kapasitesine eklemesine izin vermektir. Yani sosyal yapı yükselecek, entelektüel değil. Bu özeleştiriyi vermemiz gerek. Bu özeleştiriyi biz akademikler baştan beri yapıp duruyoruz zaten.

Sinan: Ama karşısındakini yükseltmeye kalktığı taktirde, entelektüelin elit ayrıcalıkları nasıl korunacak?

Neşe Özgen: Hiç önemli değil. Zaten insan varlığını yükselten, karşındaki insanın size değer vermesidir. Yani eğer kapasitesini birlikte yükseltebildiğimiz bir insan bize değer verirse asıl olan budur. Yoksa zaten entelektüeller devlete yaslanarak ayakta duran insanlar değiller. Şimdi dünyanın bütünü, ülkemiz dahi değil Dünya’nın bütünü, örneğin sosyalizme geçse biz komünaliteyi savunur yine ters düşmeyi göze alarak ilerletiriz. Komünale geçilse, biz daha ileri aşamaları önerir, dönemin iktidarıyla yine çatışırız. Entelektüel olarak bizim asal işimiz, varoluş nedenimiz bu. Dediğim gibi özeleştiriyi ihmal etmeden geleceği inşa etmemizi gerektiren bir süreçten geçiyoruz: Ülküyü ihmal ettik biz. Yani ortak hayali, gelecek hayalini… Gelecek hayallerimizi ortaklaştırabilme kapasitesini kurabilmeliydik. Bizim görevimiz buydu. Herkesin gelecek hayali olabilmeliydi. Şimdi topluma bakıyoruz, bırakın gelecek hayalini, yarına umudu yok. Yarın gerçekten gökyüzüne baktığında, yüksek ve güzel bir gökyüzü görebileceğine dair önünde iki günü yok. Ya da 10 yıl sonra çocuğunun ne olabileceğine dair bir hayali yok.