Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Peki, günlük siyaseti bir yana bırakalım, bu ay Neşe Hoca’nın gündeminde ne var? Ne konuşalım?

Neşe Özgen: Sınır konuşmak isterim elbette: Sonunda günlük siyaseti yorumlamaktan, sosyolojik anlam arayışlarına gelebilmiş olmayı dilerim. Uluslararası  strateji soruları bana göre değil: Benim derdim: insan. İnsan ne oluyor bu çarkın arasında. Ben buna bakıyorum. Bakmak istiyorum.

Şu sıralar kafamı kurcalayanlarda birisi: “Bir coğrafyanın kader olması” sözü. Hani diyorlar ya: “Coğrafyan, kaderindir” diye. Bu klişe üzerine yazıyorum şu sıralar, düşünüyorum.

Vatan bütünlüğünün toprak-etnisite-ümmet-din-milliyet-inanç vb.  bütünlüğünden başka bir alanda nasıl mümkün olabileceğini konuşmak isterim ben. Bizim ortak vatanımız neresi olabilir? Hakikaten bir vatan seçmeli miyiz? Sadece mevcut haritayı inkarla vatanı inkar (veya tersine onay) üzerine gelişen kısırlıktan nasıl çıkabiliriz? Özetle bir vatanımız olması gerekiyor mu? Çoğumuz vatansızlık üzerine konuşamıyoruz bile. Derisinden soyunmak gibi bir şey, devletsizlikle vatansızlığı öyle özdeşleştirmişiz ki.

Neşe ÖzgenKader üzerine ilahiyat temelli konuşacağım elbette. Bir insanın “insan” sıfatını kazanabilmesi için önüne sunulan, dayatılan seçeneklere karşı sürekli seçimler üretmesi gerekir. İnsanın kaderi kendi seçimini yapmaya zorlanmasıdır. Bütün inançlar bu kaderin tanımı üzerine söz birliği yaparlar. İdeolojiler de seçimin önemini vurgularlar: “Kaderini seçen, insanın kendisidir”.

Hep dediğimiz gibi bizi insan yapan başımıza nelerin geldiği değil, bu gelenlere doğru geliştirdiğimiz çıkışlardır: İtaat mi ediyorsunuz, boyun mu eğiyorsunuz, yandaş mısınız, yalancı mı, yan çizen mi, suskun mu, isyancı mı, geliştirici mi, ketleyen mi?... Bizi belirleyen yapı hep akar, biz de onunla birlikte ve istersek ona karşı istersek onunla sürüklenir, akarız.

Coğrafyayı kader olarak benimsemek de böyledir: Vatan bir kader olmadan çok önce bir coğrafyadır. Kozmografyadır. Atalarımızın toprağı, dede mezarlarının bulunduğu yer, milletin kanıyla doymadan önce; doyduğumuz ve öldüğümüz yer, verimli arazi, bina temeli veya çevrilmiş park olmadan çok önce, hiç kimsenin olmadığı için herkesin olabilen bir güzel büyük dünyadır.

Bir coğrafya, devletçe vatan ilan edilmeden önce kozmografyasıyla, toprağının rengiyle, mitolojisi, masalları, bitkileri ve güneşiyle, ninnisi, geleneği, inançları ve şarkısıyla bir dünya parçasıdır. O dünyanın haritaya, kana, bayrağa, mülkiyete indirgenip acılaştırılmasına nasıl karşı çıkıyorsak bu söyleme de karşı çıkmalıyız. “Senin seçtiğin değil benim milliyetimin-ırkımın-ümmetimin-dinimin vatanı” demekten; sınır aşmaktan sınır kaldırmaktan bahsederken mevcut sınırın yerine yenilerini dikmekten  acilen vazgeçip; “Coğrafya (vatan) senin tarafından bize çizilen kaderimiz değildir” diyebilmeliyiz.

Vatan senin bana seçtiğin, beni sınırladığın yer değildir. Aksine benim vatanım varlığın coğrafyasıdır; kendi kozmoğrafyamızın, kendi vücut iklimimizin seçtiği yerdir” diyebilmeliyiz. “Vatanımız sadece bedenimizle, evimizle, mülkümüzle, devletle sınırlı değildir; aklımızın uçtuğu yerdir, ufka doğru bir sabah huzurla baktığımız her yerdir” diyebilmeliyiz. Dahası “Vatanı böyle seçebilmek için kendimizi, kalbimizi seçtik haritayı değil” diyebilmeliyiz.

Vatan bize sunulan seçeneklerin ötesinde, çok uzun zamandır unuttuğumuz ama şimdilerde hatırlamamız gereken bir uzam, bir varoluş kozmografyasıdır. Vatan hayallerimizdir, vatan gelecek hayalimizin sağduyularımızda kuluçkalandığı o ılık iklimdir. Berekettir, inançtır ve yanımdakine duyduğum güvendir. Unuttuk sanırım. Hatırlama zamanı.

Sinan: Teşekkür ediyorum sabrınız için

Neşe Özgen: Ben teşekkür ediyorum.