Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Hoca merhaba. Sizin gündeminize dalacağız tabii ama, Ekim ayını üniversiteler için sürprizli bir haberle kapattık. Üniversitelerde artık rektör seçimleri yapılmayacak. Nasıl yorumluyorsunuz bu gelişmeyi?

 Neşe Özgen: Neresinden tutsak elimizde kalıyor bu beyanın! YÖK’ün meşruiyetinin, zaten, her siyasi propaganda döneminde her türden, sağcısından solcusuna, demokratından tutucusuna, liberalinden radikaline kadar her siyasi aktör tarafından yerden yere vurularak, kaldırılacağına dair şimdi sayısını ve ağırlıklarının taşıdığı onuru hatırlatmaktan dahi utanacağım kadar çok siyasetçi tarafından binlerce sayfalık sözler taahhütler vb. verilmesine rağmen, her iktidar partisinin sarıldığı en güçlü otoriter değnek olmasından mı söz edelim? Yoksa önceliği sağ,  tutucu, geriletici ve gerici her siyasi hareketin bilimi kendisine düşman olarak öncelikle seçmesini ve önce bilim insanlarını yok etmeye çalışmasını vurgulamaya mı verelim?

12 Eylül faşist rejiminin kurucu ögelerinden biri olan YÖK’ün varlığı Anayasal güvenceye de o dönemde alındı. Yeni bir anayasa hazırlamayı zaten hiç bir zaman gerekli görmemiş olan Saray ve hükümetin, şimdi “siyasi karmaşaya neden olmasını” gerekçe göstererek Rektör atamalarını doğrudan ve KHK ile kendi atamasına bağlamış olmasının, gerek Anayasa gerek siyasi olarak suç olmasından mı söz edelim? 

Yoksa siyasi tartışmalar olarak adlandırılan durumun hem adlandırılma zemini hem de böyle dillendirilmesi açısından – affınıza sığınıyorum- son derece sığ olduğunu, bir gerekçe dahi sayılamayacağını söyleyerek mi başlayalım? Nihayetinde siyaset’in kendisi bir tartışma, farklılaşma, pazarlık ve anlaşmayı vb. uzun süreçler boyunca içerir. Böyle bakarsanız zaten parlamento, partiler, yargı hatta muhtarlıklar dahi “gereksiz” tartışmalara neden olmaktadır. Örneğin bu durumda, Cumhurbaşkanı’nın seçilmiş ve seçimleri de kim bilir hangi kargaşaya sebep olmuş olanlara da aynı kriteri uygulayarak, her mahalleye muhtar ataması, her partiye başkan ataması ilkh. gerekmez mi?

Neşe ÖzgenYa da şöyle mi başlayalım: Bunca zamandır zaten üniversitelerde seçim kuralları- son derece karikatür nitelikler taşımasına rağmen üstelik- gerçekten işletiliyor muydu ki! Gerçekten de, 12 Eylül’den bu yana her iktidar hasbelkader üniversitenin seçtiği kişileri mi rektör olarak atıyordu ki! AKP’nin iktidara oynadığı dönemlerde en önemli argümanlarından birisi zaten o dönemlerin Cumhurbaşkanlarının yaptığı atama haksızlıkları, oy ve irade hırsızlıkları değil miydi? Biz gazetelerde sayfalarca muhalefet adına yapılan bu haksızlıkların itirazlarını okumadık mı? Biz balık hafızalı değiliz ki, üzerinden birkaç yıl dahi geçmemiş bu polemikleri ve o muhteşem “demokrasi kahramanlıkları”nı unutalım. 

Bir başka itirazı, dilerseniz, kamusal hizmet tartışması üzerinden de yürütelim: Üniversiteler devlet kurumu değildir. Kamusal hizmet verirler. Hatta adına vakıf üniversiteleri denilen patron üniversiteleri dahi  kamusal hizmet veren kurumlardır. Üniversiteler onlarca iktidar, yüzlerce coğrafyayı eskitirler: El Ezher kaç imparatorluk eskitti? Oxford yüzlerce yıl kimlerin gençlerine sinesinde demokrasi eğitimi verdi? Üniversitenin gerçek eğitimine mahzar olabilmenin prestiji kimsenin inkar edebileceği bir yükseklik değildir.  Dışardan bakmayın aldırmıyormuş gibi görünenler dahi, hatta bizleri gözaltında yürüyüşlerde hırpalamayı marifet sayanlar dahi, kamusal alanda itibarsız bırakmaya çalışanlar dahi, gerçek hayatta,  kapıda  üniversitenin vereceği ufacık bir itibar için sırada beklerler. Bilal Erdoğan, US’in kabul dahi etmediği bir İtalyan taşeron üniversite tarafından aşağılandığında, bunun nasıl bir istihzaya damga vurduğunu ve itibar düşüklüğüne yol açtığını hatırlayın. Şimdiye kadar kaç cumhurbaşkanı, kaç başkan, kaç bakan evrensel alanda üniversiter kimliğini ispatlamış bir kurumdan gerçek anlamda bir fahri doktora alabilmiştir ki? Ancak kıyıda köşede kalmış çeyrek yapılar para karşılığı satabilir böyle unvanları.

Bugün saygın bir üniversiteden diploma almak isteyen başkanlar, bakanlar vb. nin oğullarını (tabii kızlarını değil, zira onların iktidar olmaları hala hoş görülmez) Harvard, MIT, Cambridge, Princeton, NYU, LSE vb. okullara yolladıklarını söylediklerinde, bu üniversitelerin kendilerine bahşetmiş olduğu paydan minnet ve hoşnutluk duyduklarını anlarız. Bir üniversitenin üniversiter yapı içinde saygın bir yer işgal edebilmesinin koşullarından birisi, o üniversiteden mezun olmuş öğrencilerinden birisinin onlarca yıl sonra orada rektör olabilmesidir: O üniversitenin otonom, bağımsız bilim kurullarınca seçilmiş bir rektör olabilmesidir.

Kentlerin dışında, çoraklığın ortasında, öğrenciyi şehrin dolmuş mafyasına hırpalatmayı marifet bildiğiniz, kentle ilişkinizi kesip-tüccar müteahhit masalarında “yüzde yedi rektörü” diye alaya alındığınız kurum bozması karikatürleri; liseden bozma iki raflık kitaplığını “kütüphane” diye reklamladığınız broşürünüzü, şehrin beton bloklarında öğrencinizi soydurduğunuz çıplak yurt odalarını, tek kitapçısı olmayan ama “cafe-bar” açtığı için üniversite şehri olduğunu onayladığınız kıraçları...  siz üniversite ilan ettiğinizde, size topsuz sahada maç çeviren oyuncu gözüyle bakarlar. Öğrencinizin de, bu sisteme boyun eğmiş olan elemanınızın da evrensel bilimde yeri olmaz. Adı geçmez.

Ben daha idealist bir açıdan itiraz edeceğim ki, bu siyasi tartışmayı bitirelim: Ülkeler başlar, biter, devletler kurulur yıkılır, ama üniversiteler kalır. Bu kurumun içinde bizler, akademisyenler gelenek takipçileriyiz: Bir geleneği, daha iyi bir hayatı kurmak için kadim bildiklerimizden temel alan geleneği ilerletici olmakla yükümlü insanlarız. O kadar. Bizim unvanlarımız içinde aldığımız, hakkıyla bize verilen tek geçerli unvan, bir tez ve bunun bilimsel savunması yoluyla aldığımız doktora’dır. Kalanı, doçentlik, prof.uk vb.  verilmiş kurumsal kimliklerdir. Kimi rejimlerde bunlar ulufe olarak dağıtılır, kimilerinde kimi zamanlarda ise bir alan açabilen, bir yapı oluşturabilenlere tevdi edilir. Biz evrensel bilim alanında yaptığımız doktoranın ve açabildiğimiz insani ve araştırma alanlarının genişliği ve demokrasi zeminleriyle tanınırız. Kendi alanında önemli bir yükselme sağlamış, bir laboratuvar kurmuş, önemli bir tespitle ilerleme yapmış, öğrenci yetiştirmiş, araştırmada çığır açmış sakin, fedakar ve nitelikli bir akademisyenin adı; ihale cambazlığıyla üç dönem rektörlük yapmış birisinden sonra da ve uzun yıllar boyunca bilinir. İlkinin adını kitaplarda saygıyla okuruz, gıpta ederiz, ikincisinin adı en fazla bir dönem sonra başka bir ihaleci onu üniversite broşüründen silince, unutulur.  Hepimiz Irak’ın işgalinde ulusal müzeyi canı pahasına koruyan arkeologların adını yüzlerce yıl yaşatacağız; orayı yıkan barbarın adını ise insanlık suçları müzesine koyuyoruz.

Barış Akademisyenleri Bildirisi’ne imza atmış bir akademisyenim. Biliyor musunuz: O zamandan bu yana yurtdışında bulunduğum ve bulunmuş olduğum tüm akademik yapılardan bizlere gelen yanıtlar, demokrasi alanında açtığımız bu kapının ne kadar önemli olduğuna dair alkışlardı. Yurtdışında üniversite dışında bulunduğum tüm ortamlarda da, Barış İmzacılarından olduğumu duyan insanlar, her görüşten her statüden her yaştan insanlar, mutlaka yanıma gelerek saygılarını ve takdirlerini belirttiler. Kalıcı olan budur, üniversiteyi, akademiyi, bilimi sadece üniversitenin rektörünü atayarak,  işsizlik tehdidiyle parmak sallayarak, kadrosuz bırakarak kamusal alandan yok edemezsiniz. Zira, bilim insanın yanındadır, akademi insandan yanadır ve insanlar bunu eninde sonunda görürler, bilirler. Üniversiteyle uğraşan tüm iktidar sahipleri eninde sonunda kaybeder ve hakim olduğunu sandığı üniversitenin aslında elinde kalan bir avuç çöp olduğunu, gerçek akademinin o sırada kendisinin hiç ulaşamadığı bir yerde boy vermiş olduğunu hüsranla idrak eder.  Nitekim, kendisine artık üniversite demeyeceğimiz yapıların bu beyan üzerine seslerini çıkarmadıklarını, ama üniversite olmayı çoktan hak ve idrak etmiş yapıların ve üniversite dışı akademi ve bilim çevrelerinin bu sözlere verdikleri yanıtları gördüğümüzde, haklı olduğumu düşünüyorum.

Son olarak şunu da söyleyeyim: Bunlar boş çabalar!  Siyasetin, devletlerin, iktidarların zamanlarıyla akademinin, bilimin zamansallıkları farklıdır.  Yani siz elli yıl akademiyi üstten yönetmek için kadro atarsınız, ama hem o zaman boyunca hem de sonrasında bilim başka bir zamansallıkta, kendi hızı ve yolunda ilerler. Anlatabiliyor muyum? Yani eğitim de böyledir: Siz beş bin on bin yüz bin eğitmeni yerinden eder, iki kuşağı kendinize biat edecek şekilde eğittiğinizi sanırsınız: İnsanlık başka bir yerden boy verir.  Fatih’in İstanbul’undan dışlanan bilim insanları Avrupa’yı başka bir zamana taşıdılar. AKP bu örnekten ders alsın bari.

Eğitim, bilim, bunların zamansallıları insan ömürlerinin de iktidar ömürlerinin de dışında ve başka bir zaman deviniminde işler. Bakın bizim üstelik çok sınırlı sayıdaki barış çağrısı taşıyan akademik imzamız; hem dünyada yankı buldu hem de oralardaki akademiyi de kendi pozisyonları hakkında yeniden düşündürdü. Akademiyi katl ile yöneteceğini sanmak, 1453’te bitirilmiş bir iddia.