Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: “Sınırları değiştirmeye karar verdiyseniz, içeride yeni ittifaklar ve yeni paylaşımlara da karar verdiniz demektir” diyorsunuz. Aslında “içerideki” değişimler epeydir sinyallerini vermiyor muydu? Rejim (evet, artık iktidar yerine rejim ifadesini kullanıyorum özellikle), tıpkı öncekilerin “10 yılda 10 milyoner” yarattığı gibi, 14 yılda muhafazakâr İslamcı tabanından “türedi bir muhafazakâr burjuvazi” yarattı zaten. Epeydir de “eski Türkiye’nin” aktörleriyle yeniden ittifak sinyalleri veriliyordu. Dolayısıyla sizce “yeni” bir durum mu bu Suriye içlerine dalarken ortaya çıkan durum?

Neşe özgen: Bu sorularınızda üç ayrı alanda geziniyorsunuz: ilki: Devletin dış politikalarını ne oranda ve hangi baskın biçimlerde iç politikayı belirlediği üzerine sorunuz; ikincisi iç politikanın öznelerini, etkileri ve etki alanlarının ne olduğu sorusu ve üçüncüsü de iç aktörlerin yani sizin deyişinizle, muhafazakar İslamcı tabanın ittifaklara ne oranda destek verdiği sorusu.

Ben başka bir öneri geliştireyim- zira bu kadar yüksek politika konuşmayı bilmiyorum. Ben sosyolojik tabana bakmayı öneriyorum: İnsanlar hangi koşullarda özgürlüğü değil kulluğu, saldırganlığı ve onda kendi ölümünü görse dahi kardeşini öldürmeyi onaylar?

Sizin sorunuz yani “İslamcı muhafazakarların kendi çıkar ve karları doğrultusunda bu kıyıma izin verdikleri” görüşü, sanırım 2012’dan itibaren kayboldu: Kürt hareketinin yükselişi-meşruiyeti, uluslararası arenada tutuculuk ve yozluğun yeniden değer kazanması ve sağ politikaların yükselişi, vs. vs. Dış politikalar için söyleyebileceğimiz durum: yeni sağ politikalar içinde mevcut liberal oluşumun kırıntılarının dahi baskı, otoriteryanizm ve servet korumayı seçmelerinden yana tavır geliştirmeleri.

Özetle 90'lardan bu yana kör topal sürdürülen sağ ve sol liberalizm, otoriter rejimlere teslim oldu. Avrupa rejimleri olsun, Kuzey Amerika devletleri olsun, kendi refahları uğruna kendi halklarına “temiz ve sorunsuz bir ülke” sözünü vermekten çekinmediler. Kanı, savaşı, göçü ve ölümün hallerini kendi toplumlarına göstermeyeceklerine söz verdiler. Ülke dışında ne olursa olsun, kendi toplumlarında kan görünmeyecekti: Öyle temiz, öyle beyaz.

Avrupa solu bu söz üzerine ittifaklaştı devletiyle mesela. Bu ittifakın bozulduğu ve liberalin isyan ettiği an, Paris Baskını’dır: “Bizde olmayacaktı! Söz vermiştiniz!” isyanı. AKP’nin (O zamanlar bir AKP vardı hala) bu sözü yetkince sezip, batı medeniyeti denen o tek dişi kalmış canavara ‘başka ölümleri Kıta’ya uğratmama, kendisi ölme ve öldürme’ sözü vererek ittifakı perçinlemesi ciddi bir siyasal başarıdır. Özetle; ölme ve öldürme ve Batı kıtaya kan göstermeme sözü veren bir hükümetle 4 yıl geçirdik.

Neşe ÖzgenYeterince ölüm, yeterince kan gördü mü Avrupa acaba? Merak ediyorum: Yeterince tatmin oldu mu bu ittifakın sonuçlarından? Daha ister mi: kaç milyonlarca göçmenin kanı, hayatı, geleceği üzerinden yeterince bütçe ve sempati topladı mı? Kıtalı muhafazakarlar yeterince giysi almışlardır, şöyle fiyakalı daireler döşenmiştir o kanların paralarından, yetecek mi? Kıtalı sosyalistlerin bütçeleri hükümetlerden ödenmiş STK’larda göçmenlere tek söz hakkı tanımayı akıl etmeyen süreli konferanslarında yeterince sosyalizm nutukları atıldı mı? Burada, Yunanistan’da, Macaristan’da, Almanya’da göçmenlerin günlük hayat düzenlemeleri ve topluma adaptasyonu için Soros destekli projelerinde, anarşistler maaşlı çalışıyor. Ama göçmenlerin mültecilerin tek bir örgütü yok, seslerini kendi duyurabilecekleri bir alan açılmıyor. Mülteciler adına konuşmaya yetkili olmaktan kimse utanmıyor. Mültecileri kendi devletine satmaktan utanmadığı gibi. Mülteciyi ulusal ve ulusaşırı bir nesne olarak sürüklemekten kimse utanmıyor.

Dış politikaların belirlediği iç politikalara gelince: evet, zaten hayli zamandır dışarıya savaş açanların iç politikayı büyük oranda belirlediğini, zira baskı ve zulmün iç politikada aktör bırakmamacasına saldırdığını söylemekteyim. Bir devlet, sınırları dışında bir huruca giriştiğinde önce kendi iç politikasındaki muhalif sesi susturur. Bu bilinen bir gerçek. Bunu iki yıldır söylüyorum zaten.

Şimdi durum farklılaştı: Fetullah Gülen cemaati ile belirginleşen paylaşma çatışmaları, sosyalist ve giderek sol demokrat kesimin tasfiyesi, AKP’nin iç siyasetteki aktör çeşitliliğini kısıtlama gayreti, artık yeni bir duruma evrildi.

Birincisi: AKP diye bir partinin, parti oluşumunun artık kalmamış olması. Gerisini parti üyeleri vb. düşünsün.

İkincisi ise, muhalif grupların artık şiddet ve baskının her türlüsüne açık hale gelmesi. Artık, şiddet, tehdit, şantaj ve baskıyla kendi siyasal projelerinin önündeki engelleri kaldırma için AKP ve sarayın çabası, yön değiştirdi. Mesele korkutmak da değil, mesele tüm siyasi odakların, rasyonallerin, bütün değerli olan duyguların, değerlerin herhangi bir odağı, bir emeli, amacı hedefi olmayan biçimde hırpalanarak yok edilmesi. Salt imha süreci bu. Bu son sürüklenişin bir amacı, hedefi, gidebileceği bir sonul siyaseti yok. Bir hortum gibi dolanarak önüne geleni, ağına takabildiği her türden odağı sürükleyerek kendisiyle birlikte yok etmeye, imhaya ve yok olmaya yöneltiyor. Analizler, sonuç hesapları, bu sürece odaklanarak siyaset yapma gayretlerini boşa çıkartan, hükümetsiz, partisiz, muhalefetsiz ve kazanma hedefsiz ilerliyor Saray. Başkanlık bir rejim, kazanma ve kurma çağrısından ziyade “yok etme” ve “ölüme” çağrı.

Gerek Kürt özgürlük hareketinin Türkiye odaklı hedeflerden çekildiğini açıklaması, gerek sol ve sosyalistlerin uzun zamandır devlet ve sistem karşıtlığına alternatif üretme çabalarını bırakarak “kimlik politikalarındaki popülizme” yönelmenin rahatlığını taşımakta olması, gerek geçmişin sınıf örgütlerinin orta sınıflaşmanın rahatlığıyla politikasızlığı meşrulaştırmış olması... Bunların hepsi, güzel halkımızın deyişiyle “Taşları bağladıkları...” bir siyasi kıyım döneminin habercisi. Maalesef demokratikleşme trenini, kıl payı, kaçırdı Türkiye. Daha iyi bir zeminde karşı politikalar ve eylemler geliştirebilirdik. Olamadı. Bu kıyımda özü sözü doğru, aklı güzel, nitelikli birçok insanın ırkçı İslamcı bir karanlığın elinde hırpalanacak olduğunu, önümüzdeki on yılı çoğunun belki de göremeyeceğini bilmek, bana büyük bir eza veriyor.

AKP’nin ve Saray’ın bu ciddi sonucun kendileri için nasıl bir karmaşayı doğuracağını bilmemesi mümkün değildir. Karanlığın kapısı açılınca, linç kitlesi önce kapıcıyı yutar. Sonra kendisini de yutar.

Şimdi Kürtlerin gelecekçi kanadını yutuyor o karanlık.  Yakında liberallerin gelenekçi kanadını dahi yutar.

Ancak bu yeni durumun, bu vahşetin, üzerimize kalkmakta olan bu karanlık mağaranın keskin ve pis kokulu nefesinin, tıpkı Orta Doğu elitlerinin ayağının suya ermesi gibi, bizdeki sol/liberaller için de öğretici olacağını umuyorum.  Çıkışına destek oldukları canavarın kıyımına kenardan şahit olurken yürek taşıyacak ferasetleri varsa.  Elbette onların bu “yaparak öğrenme” akılsızlıklarını ve kolaycılıklarının bedelini yine sosyalistler, ilericiler ve devrimci düşünenler ödeyecektir. Ve kadınlar ve çocuklar.

Öte yandan, Eagleton’un “bir praksis kendisini yükseltmezse mutlaka onun karşıtının kendini yürüteceğini” vurgulayan sözlerini şu sıra hep aklımda tutuyorum: Halkımız, bunca akıl yitimini, bu savrulmayı, bu ölümleri, hırpalanmayı sağaltacak gerçek bir sağaltıcı siyaseti görmedi. Evet beklenen oluyor. Halkımız elleri üzerine yavaşça doğruluyor ve ayağa kalkıyor: Ama Anadolu sağduyusu değil, Pagan doğruldu yerinden. Halklaşmayı becerememiş bir yapının toplum olarak var olmasını dahi sağlayamayınca olacak olan oldu: Kitleler pagan geleneklerini hatırladı, kendisini savunuyor ve önüne çıkan herkesi yutacak. 19 ve 20. yy halk güzellemelerini bir yana bırakarak, sınıf temelli  aydınlanma üzerine bir örgütlenmeyi başarabilmek gerekiyor. Geçmişte olanların örnekleri o geçmişte kaldı, şimdi yeni sözler söylemek dahi değil,  şimdi yeni eylemler zamanı.