Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Ah! Akademi meselesine dokunmamam gerektiğini unutuyorum bazen. Oraya dokunduğum anda susturabilirsen sustur hocayı ) Peki bir başka netameli konuya girelim madem… Suriye’ye girip girmeyeceğimizi tartışırken, sadece 1 ay içerisindeki gelişmelerle şimdi artık “Suriye’de nereye kadar ilerleneceği” tartışılır hale geldi. Lozan’ı yırttık ve elimizde Misak-ı Milli haritasını sallamaya başladık. Tamam, sallayalım da… Bunun Türkiye’deki ve dünyadaki yansımaları ne olacak size göre?

Neşe Özgen: Biliyorsunuz, Türkiye’ye gündem dışı gelen ABD GK Başkanı aracılığıyla, TSK’ya bir dış sözcü atandı.. ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel’e rapor verecek üst düzey ABD’li yetkili, Türkiye Genelkurmay Başkanlığı’nda görev yapacak artık. Bu sözcü, fiilen TSK içinde yer alarak, alınan kararlardan Birleşik Devletler Ordusu’nu, yani Pentagon’u bizzat bilgilendirecek.  Hemen ikinci haber ise Rusya’nın bazı füze sistemlerini Türkiye’ye yerleştireceği haberi idi. Güzel halkımız böyle durumlara “Dimyat’a pirince giderken, eldeki bulgurdan olmak” diyor. Ki halkımız güzel söylemiş.

Ben, her türlü akademik-dışarlıklı duruşun ötesinde, yüz yıl önce seçtiğim ve öznesi olarak devam etmeye karar vermiş bulunduğum bir devletin düşürüldüğü bu acziyetten utanıyorum. Umarım aklı başındaki tüm orta sınıf ve entelektüel grup ta utanıyordur.

Sinan: Erdoğan’ın “seslensek sesimizi duyurabileceğimiz adalardan Lozan’da vaz geçmek zorunda kaldık” sözlerinin Yunanistan’da bir karşılığı oldu mu?

Neşe ÖzgenNeşe Özgen: Bu sorunuzu iki veçhe açarak yanıtlamak isterim: İlki: Böylesi hamasetlerin iç politikada ve kamu vicdanında açtığı yaralar. Sanırım Rusya’nın uçağını düşürmekle başlayan sürecin ardından özür dilemeler, telafi amaçlı dökülen milyonlarca dolar, Rusya’nın kapılarında günlerce beklemeler vb. bir ders olmadı ki; hala bu konuşmalar devam ediyor. Saray çevresinin artık biatla yetinmediğini aksine “ihbar”, “teslimiyet” “sonuna kadar destekte önce kendi akrabasını yok etme sözü” , “yandaşlığın ancak intihar sözüyle damgalanabileceği” gibi korkunç ahlaki deformasyonlara yol açan bir siyaseti izlemekte olması kamusal alanı yeterince hırpalıyor, kamu vicdanını geri dönüşsüz biçimde siliyor.

Ancak, uluslararası siyaset alanında bu sözlerle ve bu siyasi zeminde oynayamazsınız.   Mesela seslendiğinizde o adalardan nasıl bir ses alacaksınız? Midilli: Sapho’nun kızlarıyla karşılık verir size, karşılayacak yüreğiniz, karşılık verecek politikanız var mı! Kos, Samos, Thenedos, Xanthi, Rodos, Pelagos, İskiri, Anafi, Ahikerya, Alonnisos, Sifnos,  Kelemez, Kalymnos, Halki, İleryoz, Kandeliussa, Saria, Thassos... Sayalım mı... Adını bilmediğiniz yerleşime nasıl sesleneceksiniz ki?  Kaldı ki kendilediğinizi sandığınız Gökçeada’da/İmros’da her yıl adaların en büyük yortusu kutlanıyor. Kilise, TR devleti ile hem ortaklığı hem çatışmayı gayet iyi yöneterek, İmroz’un hem Hristiyan mülküne el koymayı hem de AKP ile gayet iyi geçinmeyi başarıyor. Böylece hem AKP hem Kilise, hem mağdur hem zalim olmayı da becermişler.

İmroz’a yerleştirilmiş olan Trabzonlulara düşen, şimdilerde mutfak malzemesi satıcılığı, pide fırını işletmeciliği. Bir de devletten yana bunca zaman tetikçilikte kullanıldıklarına pişmanlar.

Unutmayalım ki: Komşularımız da aynen bizim gibi ulus devletler ve kendi milletlerini, varlık alanlarını onurlu tutmak istiyorlar. Her yerin insanı en az kendi milliyetimiz kadar milli duygulara sahip ve bu sözler muhtelif milletlerde sadece itibarsızlaşmayla yankı buluyor. Neyse ki bu itibarsızlaşmaya muhatap olan milletimiz değil, bu sözleri söyleyen devlet büyükleri. Merak ediyorum: Yaz aylarında turizmle çıktıkları kıta Avrupası ülkelerinde yerel insanlarla baş başa sohbet edebilmiş insanlar, saray ve hükümetin bu sözleri nedeniyle nasıl özürler dilemek zorunda kaldılar? İnsanların kendi devletlerinden ve milletlerinin anti demokratik tutum ve desteklerinden  dolayı özür dilemek zorunda bırakılması çok utanç verici. Orta sınıf için konuşuyorum elbette. İktidardaki tabaka zaten aynı yalanı birlikte üretebilecekleriyle  buluşurken, eşleri alışverişte dükkan kapatıyor. İşçi sınıfı ise bu muhabbetlere girmez bile.
İkinci veçhedeyse: Ulus aşırı alanda ne kadar kullanışlı olduğunuza dair zemini ne kadar tutabildiğiniz ve elbette bunun ahlaki yükümlülükleri üzerine konuşmalıyız.

Bu gibi sözlerin ve böyle yüksekten nidaların iç politikayı hamasetle ve kısa dönemlerde yönetebileceğini popülist politika yapan siyasiler bilirler ama, gerek işten anlayan bürokrat ve danışmanları gerek kendi siyasi birikimleri böyle hamasi konuşmaların devletin iç sınırları dışında ne kadar tehlikeli düşmanlıklara neden olabileceğini uyardığından, bu konuşmaları gayet yerel ve mutlaka daha az sürelerde dillendirirler. Dünya liderleri, siyaseti de bunu bilir. Popülist bir sağ siyasetçi eğer uluslararası arenada “işe yarar” bir mevkideyse; o vakit (dış siyasette yeterince özür dileyen bir pozisyon da alabilirse) iç siyasette ne kadar gaddar, kıyıcı veya hamasi olduğu görmezden gelinir: İsrail’in. ABD’nin ve Rusya’nın sağ siyasetçi devlet politikaları gibi. Yani eğer sağ dış politika için yönetici ve/veya kullanışlı bulunuyorsanız, o zaman içerde kendi halkınıza hangi sopayı gösterdiğinize değil, dışarıya hangi faydayı sağladığınıza bakarlar.

Ancak, acaba Türk Devleti’nin siyasi yeri uluslararası arenada hala işe yarar bir siyaset olarak geçerli midir? Kanımca Türkiye bu yeri en son mülteci pazarlığında AB’yi rüşvetleyerek tutabilmişti.

Öte yandan böylesi sözlerin, bir zamanlar Osmanlı’nın baskısına karşı yüzlerce yıl mücadele etmiş halklara karşı ne anlama geldiğini mutlaka görmek lazım: Arap hakları için. Balkan milliyetçilik hareketleri için, Kıbrıs bağımsızlığı için, Yunanistan halkı için bu sözlerin açık bir faşizm taşıdığını şu anda yaşamakta olduğum yerdeki günlük tepkilerden anlıyorum. Bu sözlere, bu saldırılara tepkiler, burada Yunanistan’da sokaktaki insanda sadece kendi hakları ve demokrasilerini savunmak üzerine değil, aksine bunu söyleyenin Türkiye’de halkına ettiği zulmün anlaşılması üzerine dönüyor.

Eğer Merkel gibi tutucu ve sağcı politikacılar bugün kendi halkları tarafından geri adım atmaya zorlanabiliyorsa, bu Cumhurbaşkanı’nın saldırgan politikasının buralardaki demokrat kesimde yarattığı rahatsızlık sonucu kendi sağ hükümetlerini zorlaması sayesinde de gelişiyor.