Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ünsal ÜnlüMİA: Yaşasın, “ana akım medya bitti, yaşasın alternatif yayıncılık” bölümüne geldik!

ÜNSAL ÜNLÜ: Bilgisayarla o zamanki ilişkisi açma kapama düğmesinden ibaret bir adamdım ben, bana deme bunu! – Gülüşmeler-

 MİA: Şaka yapıyorsun, gerçekten mi?

ÜNSAL ÜNLÜ: Gerçekten, hiç teknoloji ile alakam yoktur benim! Ruşen çok ısrar etti, ben de dedim ki, hadi ben bir sabah programı yapayım. Ruşen aslında daha çok arada siyasi analiz yapılan bir program istiyordu ama ben dedim ki “neden olmasın?” Ben aslında şu anda yaptığım yayınla sadece Türkiye’de tek değilim, dünyada da tekim. Motivasyonu gerçekten çok zor bu işin. Evindesin, önünde bir ipad var, ben şimdi webcam de kullanıyorum, başka da hiç birşey yok. Çalışma odamda bir boşluğa bakarak yapıyorum yayını. Zor iş, üstelik hiçbir maddi karşılığı da yoktu.

MİA: Ne kadar oldu Periscope’da gündem ve gazete taraması yayınların başlayalı?

ÜNSAL ÜNLÜ: 19 aydır Periscope yayını yapıyorum. İlk yayını sadece 37 kişi izlemişti. Geçtiğimiz Aralık ayında canlı yayında tekil izleyicide 13 bin kişi rekorunu kırdık, sonra günlük 20 bin ortalamayı gördüğümüz yayınlar geldi. Periscope şimdi bir VIP uygulama başlattı. Duyurusunda "yayın başına en az 2bin izleyici topluyorsanız Altın Rozet alabilirsiniz ve uzmanlarımız size özel destek hizmeti verir" denildi. Bizim yayınlar bunun en az 10 katı oluyor. Dolayısıyla benim profile bir altın rozet eklediler. Valla doğrusunu istersen sünnette takılan altından bir farkı yok benim için. Rozetin en güzelini 37 kişiyle başladığım yayın 41bin kişiye çıktığı gün aldım ben, kalanı hikaye :)

MİA: Dünya üzerinde en çok izlenen 3.podcast yayını da sana ait.

ÜNSAL ÜNLÜ: I-Tunes üzerindeki podcast yayınları arasında öyle, evet. Bak ben bunları hep sonradan öğrendim, biliyor musun? İlk yayını yaptım, kapattım bitti. Ruşen aradı, soruyor nerede yayın? Bilmiyorum dedim, nerede? Oğlum, yayını youtube yapıştırıp linkini bana göndereceksin ki yayınlayalım dedi. Öğrendim tabii sonra J Sonra podcast yapmaya da üniversite öğrencileri yüzünden karar verdim, bana bir sürü mesaj attılar, “abi 3 GB internetimiz var, senin yüzünden onuncu günde bitiyor, paramız az, ses dosyası yayınla” dediler, benim bu işlerde benden çok önde giden bir arkadaşım var, Ali, kulakları çınlasın, nasıl yapacağız bunu dedim, podcast yapmayı da öyle öğrendim. Şimdi hepsini beceriyorum işte, yayını yaptıktan sonra youtube’a da yapıştırıyorum, podcast’ini de yapıyorum. Düşününce rüya gibi geliyor bunların hepsi…

MİA: Kendine ait rekorları tekrar tekrar kıran bir yayıncısın ve rüya mı diyorsun?

ÜNSAL ÜNLÜ: Ben böyle bir şey planlamamıştım ki? İşte o I-Tunes’a yüklenen podcast’ler önce Türkiye genelinde birinci oldu, sonra da dünyada ikinci. Çok izleneceğini biliyordum tabii de, bu kadarını hayal etmemişim demek ki…

 - gülüyor-

MİA: Tam bu noktada dünden bugüne, medyamızın değişimini konuşalım istiyorum. “Plaza gazeteciliği” ile birlikte o eski bildiğimiz Bab-ı Ali geleneğinin yok olması, kafamıza vura vura öğretilen objektif haber dilinin hızlı bir biçimde ortadan kalkması, sonuçta elimizde “yandaş basın-muhalif basın” ayrımının kalmasına bakalım. Ümit Alan’ın bir yazısında dediği şekliyle, “Basın dediğin zaten muhalif olur ki sistemdeki yanlışı olduğu gibi gösterebilsin, biz kendimizi nasıl böyle bir tanımın içinde bulduk?” Bu süreçteki gözlemlerini merak ediyorum, en çok da hislerini…

ÜNSAL ÜNLÜ: Ben hiç plazada çalışmadım, öyle bir şanssızlığım oldu benim, yoksa şansım mı desem? CTV’de çalışırken akşamları tek konukla yapılan bir programım var, söyleşi programı, çok benzeri yoktu o dönemde. 18 sene olmuş bak. Sadece Ankara’da değil, İstanbul’a da gidip röportaj yapıyorum. Çok zorlanarak rahmetli Hasan Pulur’dan bir röportaj kopardım. Milliyet de Bağcılar’da Doğan Medya Center’a yeni taşınmış. Hasan Bey beni kabul etti, plaza gazeteciliği lafı da yeni türemiş daha, ona sordum. Bana dedi ki, “Burası öyle bir yer ki, burada her şey var. Ayakkabını boyatacağın adam, çay içeceğin insan… Ben köşe yazımı yazmadan önce, Cağaloğlu’nda gider halı satan arkadaşım olan adamla bir tur tavla atardım, kafamda yazıyı yavaştan kurardım. Beyaz eşya satan adam, 20 yıllık arkadaşım, onunla bir çay içer, anlattığı bir şeyi yazıya katardım. Gazete binasına geri gelene kadar, kafamda yazı bütün sokakla beraber kurulurdu. Burada tek ihtiyacımız bir ölü yıkayıcı. Onun dışında başka hiçbirşeye ihtiyacımız yok. Böyle gazetecilik yapılmaz.” 18 yıl önceydi, hiç aklımdan çıkmadı bu.

O günden başladı aslında, patronajın değişmesi, gazeteciliğe bakışın değişmesi… Türkiye’de değişen siyasi konjuktür ile birlikte acayip bir yere geldi medya. Şu anda yaşadığımız var ya, acayip saçma sapan bir şey. Kendimi hem çok şanssız, hem de çok şanslı hissediyorum. Tarzını tamamen kendim geliştirdiğim bir yayın yapıyorum ve birine bağlı çalışmıyorum. İşte “patronsuz gazetecilik” dediğim fikir buradan çıktı zaten, “Patron kızar demeden..” Yayına başlarken nasıl gideceği konusunda bir fikrim yoktu ama bu isim çok netti kafamda. Çok iyi patronlarla da çalıştım bu arada, çok nezih, düzgün insanlarla…