Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ünsal ÜnlüMİA: Kim mesela? İsim verebilir misin?

ÜNSAL ÜNLÜ: Tabii veririm, Ferit Şahenk mesela. Müthiş kibar bir adamdır Ferit Bey. Ceylan Ailesi de öyleydi. Türkiye’nin büyük tüccarlarından birinden bahsediyoruz ama Mahmut Ceylan öyle bir adamdı. Vurucu bir örnektir, bir anı aktarayım: Arkadaşım oyuncu Serhat Tutumluer, İzmit Belediye Tiyatrosu’nda oynuyor, o dönemde Işıl Kasapoğlu ile Kenan Işık birlikte Shakespeare’in ilk tiyatro sahnesini yaptılar, fındık kabuklarını ters çevirip yapıştırarak bir sahne oluşturdular. O zaman demin bahsettiğim kültür sanat programını yapıyorum. Orijinal Hamlet oynadılar, 8.5 saatlik oyun. Serhat beni aradı, bizim oyuna kimse ilgi göstermiyor, gelip çeker misin? Gittim Mahmut Ceylan’a, dedim ki ben İzmit’ gideceğim, bu çocuklar böyle önemli bir iş yapıyorlar, gidip çekeceğim. Mahmut Bey dedi ki, unuttun herhalde, biz kablodan yayın yapıyoruz, İzmit’te yayınımız yok ki? Bendeki heyecan işte... Sadece 8 ilde yayındayız o zaman ve İzmit yok aralarında. Mahmut Bey “ille de istiyorsan git çek” dedi, biz gittik kameraman arkadaşla, çektik, tamamı olmasa bile oyundan ciddi parçalar yayınladık CTV’de. Böyle patronlarla da çalıştım yani.

Ama öte yandan bakınca, sadece Türkiye’de değil, dünyada da durum bu: Devletle iş yapan medya patronunun söyleyebileceği söz azalıyor. İstese de istemese de azalıyor. Sadece patronun kötülüğünden değil, onları ticaretin içinde var eden koşullar nedeniyle, ki sen gazeteci olarak bunları anlayamazsın, aynı habere aynı şekilde bakmıyorsunuz, o haberde ısrarcı olamıyor patron. Bugün yaşadığımız koşullar düşünülünce, mümkün değil işte.

O yüzden, her şeyi bitirip ana akımdan çıkınca kafamdaki fikir buydu: Patronsuz gazetecilik.

Şimdi yayında izleyiciler de soruyor, “Nasıl patronsuz gazetecilik ki bu? Bir gece önceden duyuruyorsun bu konuyu konuşacağız yarın yayında diye, biz geliyoruz arıza çıkarıyoruz, hayır onu değil bunu konuşalım diye, eyvallah diyorsun. Bu da patronluk değil mi?” Değil, ben düşünsel patronluğa karşı değilim, biz birlikte bir şey yapıyoruz. Ama işin içine bir sermaye grubuyla devletin işbirliği girince, o işin patlamamak gibi bir şansı yok. Burada, İngiltere’de, Amerika’da fark etmez, yok işte.

“BAŞLAYIP DEVAM EDİNCE FARK EDİYORSUN Kİ, PATRONSUZ GAZETECİLİĞİ ÖZLEYEN GAZETECİLER VAR, AMA EN ÖNEMLİSİ ASIL İZLEYİCİLER VAR.”

Öte yandan, Türkiye’de “patronsuz gazetecilik” anlamında zorlu denemeler de yapıldı, hala yapılıyor. BirGün’ün nüvesi böyle oluşturuldu, Açık Radyo da öyle. Ama işte yürütülmesi çok zor. Bütün bunların içinde benim yapmaya çalıştığım ise ekstra zor: Kimin izleyeceği bile belli değil, karanlığa kurşun sıkacaksın, ayrıca ne kadar süreceği de belli değil. Türkiye gibi internetin şalterinin cart diye kapatıldığı bir ülkede yapıyorum yayını. Internete bağlıyım, internet olmadan yayın yapamam ki?

Fakat bütün bunlara rağmen, başlayıp devam edince fark ediyorsun ki, patronsuz gazeteciliği özleyen gazeteciler var, ama en önemlisi asıl izleyiciler var. Geldiğimiz noktada, ki izleyici kitlemle övünerek söylüyorum bunu, çünkü bence beraber yapıyoruz yayını, şu anda ana akım medyada çok bilinen yayınlardan ciddi anlamda izleyici çalıyoruz. Çünkü orada konuşan gazeteci ne olursa olsun, istese bile, bir yere kadar konuşabiliyor, izleyici biliyor bunu. Panama Belgeleri çıktı, adam çıkmış anlatıyor ama belgelerde patronunun da ismi geçiyor, nasıl anlatsın? Kaç tanesi söyleyebilir ki?

MİA: Geçtiğimiz aylarda yaşadığımız bir örnek geldi aklıma; Çağdaş Avukatlar Derneği kapatıldığı günün akşamında Şirin Payzın CNNTürk’de canlı yayında konuyu konuşuyor, derneğin başkanı arıyor canlı yayına bağlanmak için, bağlamıyorlar tabii ki, söylenen de şu: “Koşullar böyle, ancak yazılı açıklama alabiliriz.” Ertesi günü Twitter’da herkes Şirin’e bağırıyor, halbuki orada karar veren Şirin değil ki?

ÜNSAL ÜNLÜ: Kendisine tebliğ edileni yapıyor çünkü, muhtemelen yayın sırasında haberi bile olmamıştır, yayın bitiminde böyle bir şey oldu, biz bağlamadık dediler ona, Şirin’e de söylemek kaldı sadece.

MİA: Bağımsız habercilik ve patronsuz gazetecilik dediğimizde, son aylarda senin gibi yayıncılık yapanların sayısı yavaş yavaş artmaya başladı. Medyascope yayınları, senin programların, Yavuz Oğhan’ın bidebunudinle.com ve RS FM 106.4’deki radyo yayını, İMCTV ve Hayat TV kapatıldıktan sonra ortaya çıkan #HaberSizsiniz ekibi veya başka bir yerde yayınlanamayacak röportajların yayınlandığı bizim reportare.com gibi. İletişimci tarafımla bakınca, bu yeni yayıncılık anlayışını muhteşem buluyorum, çünkü özellikle Gezi’den sonra “ana akım zaten bilmemiz gereken haberleri vermiyor ki” diyebilen, bilinçli olarak doğru haberciliğin peşine düşen bir okuyucu/izleyici kitlesi mevcut. Biz buradan nereye gideriz, nasıl ilerleriz sence?

ÜNSAL ÜNLÜ: Bence en azından korkumuzu yenmeye gideriz. Çünkü insanlar, sadece yayın yapmaya korkuyor değil aslında, o yayını izlemeye de korkuyor. Orada ismi görünecek diye çekiniyor.

MİA: Ben Facebook’ta senin yayınlarını paylaşıyorum, birkaç arkadaşımdan şunu duydum, “o adam çok muhalif, paylaşma, senin de başın derde girecek!”

ÜNSAL ÜNLÜ: Al bak işte, tam da bunu diyorum. Halbuki sağlıklı bir insan oturup yayını önyargısız izlese görecek ki, muhalif filan değil bu yayın, sadece olması gerekeni yapıyoruz. İnsanlar öyle saçma şeylere alıştırıldılar ki? 19 ay önce bu yayını yapmaya başladığımdaki 37 kişiden biri, AKP’li bir ilçe yöneticisiydi. İsimler duruyor bende. Şimdi AKP’li izleyiciler çok daha arttı, çok seviniyorum bu duruma. Kabaca bir hesapla, benim AKPli izleyicim %15 diyebilirim, hiç de tırsmadan izliyorlar artık. Dön bak TV’deki tartışma programlarına, çıkıp oturuyor ve hiç utanmadan söylüyorlar, AKPli gazeteci CHPli gazeteci, HDPli gazeteci diye. Olamaz ki böyle bir şey, mesleğin doğasına ters, partili gazeteci nedir? Gazeteci değilsin ki sen o zaman, partilisin. Sonra bakıyorsun konuklara, hiçbir AKPli milletvekili yok. E nasıl oluyor, Başkanlık sistemi konuşuluyor, iktidar partisinden kimse yok?

Mia: Çıkmıyor AKP vekilleri artık ekrana, çıkamıyor?

ÜNSAL ÜNLÜ: Ben o kararın tebliğ edildiği zamanı anımsıyorum, daha Erdoğan Başbakandı. Tek başlarına çıkmalarında sorun yok, diğerleri ile beraber çıkılmayacak talimatı geldi, öyle de kaldı. Bir muhalefet temsilcisi ile yayına çıkılamıyor. Başlarına ne geleceği belli olmadığı için işte. Oysa AKP’nin içinde gayet ağzı laf yapan, düzgün fikirli insanlar da var ama artık onlar da korkuyorlar “benim de söyleyecek lafım var” demeye. Oysa çok utanç verici: Onlar yerine AKP’li gazeteci diye gazeteciliğe havadan paraşütle indirilmiş adamlar çıkıp konuşuyor. Çıkarsana vekilini, parti sözcünü oraya, anlatsın, insanlar soruyor artık bunu. Benim kendi yayınım için çok gurur duyduğum bir durum, trol olarak başlayıp da sabit sadık izleyiciye dönen var.

MİA: Sende bir “Kamil” var hani? Yayını düzenli izlediğim için biliyorum ama Kamil’in hikayesini anlatır mısın, yazayım?

ÜNSAL ÜNLÜ: Kamil kod adıyla yazan arkadaş, bir üniversite öğrencisi, aslen Adanalı, Kıbrıs’ta okuyor. İlk günden beri bana şöyle yaklaştı: “Abi sen AKP’yi çok eleştiriyorsun, ama ben Tayyip Erdoğan’ı çok seviyorum.” Kimi sevdiğinden bana ne güzel kardeşim, sev, oy da ver, ben buna saygı duyuyorum, dedim. “Nasıl yani?” dedi, çok şaşırdı. Nasıl’ı var mı, yayını izleyenlerin siyasi görüşünden bana ne, biz hayatımızı konuşmaya çalışıyoruz. Sen AKP’lisin, öteki HDP’li, öbürü Haydar Baş’a oy veriyor, iyi de bundan bana ne? Hepimizin birer tane oyumuz var, sandık kurulundaki konum eşit. “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” konusu, eşit evet, zoruna mı gitti? Eğer zoruna gittiyse sen demokrat değilsin ki? Bunları dinleye dinleye Kamil “döndü” güncel tabirle. Bak ben göbeğini kaşıyan adam demem, bidon kafalı demem, cahil demem, asla, mümkün değil. Ama Cumhurbaşkanı çıkıp söylüyor? “Ben sizin çobanınızım” diyor, alkışlıyorlar. Yapma bunu işte, yapma, söyleme böyle şeyler…

MİA: Peki nasıl görmüyorlar, nasıl tepki vermiyorlar?

ÜNSAL ÜNLÜ: Görmez olurlar mı, görüyorlar. Ama korkuyorlar. Çünkü böyle bir yapının içinde yetiştiler, siyaseti bu sanıyorlar. Oysa değil. O yüzden yaptığım yayını çok önemsiyorum: 3 tane trolden bir tanesi olan Kamil, bu yazışmalarımızdan sonra, bana dedi ki, “abi sen benim hayatımı değiştirdin. Ben hala adamı seviyorum, belki yine oy veririm, ama artık yaptıklarını sorguluyorum, yanlış yaparsa eleştirebileceğimi öğrendim.” Ben o maili okuduktan sonra oturdum ağladım.

Bir kişi bile benim için önemlidir, konuşma adabı öğrenen kişinin hangi siyasi partiye oy verdiği önemli değil ki? Böyle böyle benim trollerden dönüşenler oldu işte, yazıyor bana, “Geyik olsun diye yazıyordum ama baktım ki başka bir yere gidiyor, yayının önüne geçiyor, yapmayacağım artık.” Şimdi yayınlara kendi adıyla aktif katılıyor, çatır çatır partisini de savunuyor ama anladı ki, biz düz siyaset yapmıyoruz programda, terbiye çerçevesinde her şey yazılır konuşulur. Bir kişi bir kişidir, o gider başka bir kişiyi etkiler, böyle böyle konuşur paylaşır hale geliriz, on yılda olmaz belki ama bana ne? Ben devam ederim.

MİA: Korku dedin, peki bu korku bizi nereye götürür? Kısa ve orta vadede bakarsan, gerek medyada gerek siyasette bu korkuyla hangi noktaya evriliriz veya bu korku da dönüşür mü?

ÜNSAL ÜNLÜ: Türkiye’de bir sürü korku var, hangisinden bahsediyorsun? Eğer kastın siyasetten yani Cumhurbaşkanı’ndan korkmak ise, o korku bizi hiçbir yere götüremez. Bu korkudan bir şey de olmaz. O zaman herkes sırasını bekleyen kuzular gibi duracak. “Ben çobanınızım” dedi ya…

MİA: Zaten koyun demiş olmuyor mu işte?

ÜNSAL ÜNLÜ: Dedi ve ben buna çok karşıyım. Bak o konuşmayı izleyen Başbakan alkışlayabilir, çünkü siyaseten onun vereceği bir hesap var. Başbakanı zaten bu Cumhurbaşkanı “atadı”. Ama sen seçmen olarak birine oy veriyorsan, sorgulayabilmeli ve itiraz edebilmelisin.

Bazen yayında çok eğleniyorum. Örnek vereyim, inanmazsın, aynı yayında arka arkaya FETÖcü, ulusalcı, AKPli, Kürtçü olmuşluğum var, yemin ederim aynı yayın içinde. Absürd bu, insanın zihni almaz ki bu kadar şeyi… En son geçen hafta biri “sen canlı bomba olacaksın” dedi, en uç nokta bu. “Nasıl bu fikre vardın?” dedim “tam bir HDPli gibi konuşuyorsun, gelecekte canlı bomba olursun” dedi, bana dedi.

-         Gülüşmeler-

Bahsettiğim bu korku bizi bir yere götürmez tam da bu işte, korku artık bu denli uç noktalara gidebiliyor. 

 Ruşen Çakır pek sevmiyor bu tabiri ama “alternatif yayıncılık” tanımını seviyorum ben, evet alternatif bir iş yapıyorum. Sabah benimle aynı saatte karşımda, CNN Türk’de, NTV’de, Habertürk’te tonla isimli insanın çıktığı programlar var ve ben oradan “müşteri” çalıyorum. Şunu istiyor çünkü izleyici, “ne olur benim zekama hakaret etme, işini düzgün yap kardeşim!” Sen çıkıp oraya zaten yalan olduğu aleni gazete haberini okuyunca ne olur, izleyici diyor ki, ya ben onu gazetede görüyorum zaten, aptal da değilim, sen bana o haberdeki sakatlığı anlat.

Başlangıçta benim yayınım tek parçaydı, sonra onuncu günde baktım ki, gazetelerdeki haberleri ayrıca konuşmazsak eksik kalacak.

Çünkü Türkiye’de siyasetin böyle değişmesinin ana sorumlulularından biri, medya. Televizyonu herkes izlemiyor, akşam yarışma programı, dizi derken bölünüyor evdeki insanlar. Ama gazete öyle değil, bir eve giren gazete bir şekilde herkesi etkileyebilir.

Çok değerli bulduğum başka bir detay ise, izleyicimin yayında yaptığım maddi veya bilgi hatalarını da düzeltmesi. Hiç unutmadığım bir tanesi; yayında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihracat oranı %43 demişim, yayından sonra mesaj geldi hemen, hayır yanlış söylediniz, %42.7 diye. Bu çok önemli.

Bu söyleşinin başında söylemiştim, benim yayıncılıkta çalışmadığım alan kalmadı: Müzik programından spikerliğe, spor yayınından kültür sanata kadar. Önemli olan şu: Belki hepsi değil ama sen samimi olduğun zaman, dürüst olduğun zaman izleyicinin içinde bir kitle, seni anlıyor, fark ediyor farkını. Ve o insanlar geldikten sonra hayat kolay. Maddi olarak kolay değil tabii ama yaşamak için kolay. Benim çok ağır Kürtçülük yapan izleyicilerim var, ben belirli bir süreç sonra konuşa konuşa Özgür Gündem’in de tek yanlı yayın yaptığına onları ikna ettim. Sözcü’ye laf ediyorsan, Hürriyet’e laf ediyorsan, bunu da göreceksin. Çünkü hepsi aynı, hepsinin bir “taraf”ı var. Ama gerçek gazetecilik bu değil. Siyaset de bu olmamalı. Peki gazetenin kapatılması doğru mu? Hayır, değil tabii ki.

MİA: Otizmle ilgili sivil toplum kuruluşlarında aktif çalıştığım dönemde yaşamıştım, eninde sonunda gidip hükümetle, bakanlarla çalışıyorsun, çünkü işini yapacak olanlar onlar. Orada senin siyasi görüşünün bir değeri yok, işin yapılması için ortak bir dil tutturmak zorundasın. Çok tepki aldığım dönemler oldu, örneğin Fatma Şahin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olduğu dönemde, biz ciddi ciddi çok çalıştık kendisiyle, epey de iş yapıldı. Sonra Fatma Hanım belediye başkanlığı için bakanlıktan ayrılınca, ben de Twitter’dan teşekkür ettim kendisine, gayet de samimiydim. İlk kez bir Bakan bizi dinledi ve beraber çalıştı, bana ne AKPli olmasından? Kıyamet koptu!

ÜNSAL ÜNLÜ: Feci linç yedin değil mi?

Mia: Off, ne biçim, vay efendim sen AKPli bakana nasıl teşekkür edersin? Ederim arkadaşım, Bakan o ve işini doğru düzgün yapmış?

ÜNSAL ÜNLÜ: Benim de başıma geldi aynı durum, yayında “Fatma Şahin son dönemde gördüğüm en çalışkan bakandı” demişim, yemediğim laf kalmadı, nasıl dersin diye? Çok basit: Aynı Fatma Şahin “Gaziantep’de IŞİD kampı yoktur” dediğinde nasıl eleştiriyorsam, doğru bir şey yaptığı zaman da överim.

İşte yayında oluşturmaya çalıştığımız tam da bu belki, yeni bir demokrasi anlayışı oluşturmaya çalışıyoruz.