Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"90'larda İşlenen Suçları Konuşmayanlar, Bugün İşlenen Suçları Konuşmamak İçin 90'ları Konuşuyor"

2016-10-02 03:57:47

Milliyet’in apar topar kapı önüne koyduğu gazetecilerden biriyle, Semra Pelek’le buluşmak üzere oturduğu mütevazı apartmanın merdivenlerini çıkarken sadece çalışamayan bir gazeteciyle değil, aynı zamanda bir arkadaşla konuşacak olmanın tedirginliği var üzerimde. Aslında bir “tekrar röportaj” olacak bu. İlkinde ayırmış olduğumuz 1 saatlik zaman yetişmemiş, konuşmanın “en heyecanlı” yerinde kesmek zorunda kalınca, “gel bu röportajı ilerleyen tarihte tekrar edelim” demiştim. İyi ki de demişim. Semra Pelek bu arada kalktı, bir yangın yerine dönen Diyarbakır’a, Sur’a gitti, anlatacak hikâyelerle döndü. Birazını paylaşacağım, çünkü Semra şimdilerde bir kitap hazırlıyor Diyarbakır izlenimleriyle ilgili…
Kapıyı açtığında o da bir arkadaşı karşılamakla, bir röportajcıyı karşılamak arasında gidip geldiğini belli edercesine heyecanlıydı, elindeki pudra fırçasını göstererek söylendi: “Ulan makyajım yarım kaldı!” Gülüşerek girdik içeriye. Küçük, sıcak, şirin bir ev… Salona doğru yöneldiğimizde annesinin gülümseyen yüzüyle karşılaştık. 
“İstersen içeride konuşalım” diyor Semra. Bunun üzerine anneyle ayaküstü bir sohbet edip Semra’nın odasına geçiyoruz. Bir çalışma masası, küçük bir kitaplık, bir kanepe var odada. Hızlıca sigara içilip içilemeyeceğini kestirmeye çalışıyorum. Hayır, odada sigara kokusu yok, belli ki içeride içemeyeceğiz. Bakışlarımdan hemen anlıyor Semra, “balkonda içiyoruz” diyor yarım kalan makyajını tamamlarken. 
Kendisini hazır hissettiğinde, çaylarımızı da alıp dalıyoruz Semra Pelek’in gazetecilik hikâyesine…
Röportaj: Sinan Dirlik
Fotoğraflar: Doğuş Kozal

Editörlük dediğin bir "oldurma" hali... 
1998’de “telsiz dinleyerek” başlayan gazetecilik macerasının ilk adımları meşhur Bab-ı Ali yokuşunda atılmış. Milliyet Gazetesi’nin Cağaloğlu bürosunda. Adliye muhabirliği, Semra’nın deyişiyle, “arkadaşlarının ittirmesiyle” DGM muhabirliğine dönüşmüş. İstanbul İletişim Fakültesi Gazetecilik mezunu. Gazeteciliğin muhabirlik yanıyla ilgilenmiş hep. Hani herkes “köşe yazarı” olmak ister ya, öyle bir hayali olmamış hiç. “İnsan meslekte ilerler, belki çok ileri yaşlarda, o da şart değil, istiyorsa ve iyi de yapıyorsa yazabilir tabiî” diyor. 
Mesleğe başladığının ilk 8 ayında maaş falan almamış. Milliyet’e girdiğinde önce Doğan Heper, ardından Yalçın Doğan gelmiş gazetenin başına. “Gazeteye yeni başlayanları öyle hemen 212 kadrosuna almak gibi alışkanlıkları yoktu her ikisinin de” diyor. 3 yıl beklemek zorunda kalmış kadrolu çalışabilmek için. “Ben ortalarda fazla görünen bir muhabir değildim, bütün gün DGM de haber peşindeydim. Yazı işleri ile fazla ahbaplık ilişkim olmadığından akıllarına pek gelmedim herhalde” diyor gülerek. 5 yılın sonunda bir Almanya macerası olmuş, DW’de (Deutsche Welle) çalışmış. 
“DW, 29 dilde yayın yapan dev bir kuruluştu. Türkçe servisinde 6-7 kişiydik. Hayatımda ilk ve son mesleki eyleme DW de katıldım. Sendikaların eylem kararıyla yayını durdurup bahçeye çıkmıştık. Müdürümüz ‘ben size karışamam, hakkınızdır’ demişti. Yasal haklar önemsenen bir kavramdı. Türkiye’de hasta da olsan giderdin gazeteye. En fazla “gel biz sana çorba ısmarlarız, çay ısmarlarız, toparlarsın” denirdi. Almanya’da öyle değil tabiî. En basiti hasta olduğun zaman işe gitmeme hakkın korunuyor. Habercilik açısından da farklıydı anlayış. Bir konu, gerçekten doğrulanırsa, kanıtlanırsa yazılabilirdi. Mesela Madrid patlaması olmuştu ben Almanya’dayken. Ben gelen görüntülerde beyaz bir araç görmüş ve bunun El Kaide işi olacağını düşünmüştüm, kısa bir süre önce İstanbul’da Neve Şalom ve HSBC’ye yönelik peş peşe düzenlenen bombalı saldırılardaki o büyük patlamaları hatırlayıp bağlantı kurarak. Ama hayır, bu açık ve net biçimde doğrulanmadan, tahmine dayalı olarak yazamazsın, dediler. Bizdeki gibi öyle yaz gitsin, olmuyor yani. Şüphende haklı olabilirsin fakat o şüpheyi kanıtlamadığın sürece haberleştiremezsin.”
Kısa süren Almanya macerası aslında tam bir “deneme” hali… “Eh, 5 yıl Milliyet’te çalıştım, dünya görme hakkımı kullanmak istedim sanırım” diyor. Ama sadece 8 aylık bir dönem bu. 8 ayın sonunda yeniden Türkiye’ye dönmüş. Peki neden dönmüş? “Masa başına çakıldım Almanya’da. Biraz ailemi özledim. Ama en çok da köreleceğim ve Türkiye’ye döndüğümde iş bulamayacağım endişesi ağır bastı. Biraz da gençtim sonuçta, insan o yaşlarda kafasına eseni yapıyor…”
Türkiye’ye dönüşte önce Sabah’a geçmiş ama kısa süre sonra Tempo Dergisi’ne geçiş yapmış. Tempo’da 3 yıl editörlükten siyaset ve toplum haberlerinden moda- magazin röportajlarına kadar adeta daldan dala konmuş. Tempo kapanınca kısa süreli bir işsizlikten sonra Akşam Gazetesine geçmiş. “İş konusunda şanslıydım ben, öyle çok uzun süreli işsiz kalmadım. İsmail Küçükkaya yönetimindeydi Akşam, çok para yoktu, hatta 2-3 ay maaş alamadığımız zamanlardı. Ama çalışıyorduk işte… Derken ana akım medyanın dışında bir şeyler denemek istedim. Bianet’e, ardından Agos’a geçtim. Nihayet, bunca gezip dolaşmadan sonra yeniden Milliyet’e döndüm ve son 3 yıl Milliyet’te çalıştım. Ta ki işten çıkarılana kadar, 3 yıl!” 
Dönmüş Milliyet’e ama döndüğü Milliyet “küçülmüş” bir gazeteymiş artık:
“Döndüğümde Demirören’lere geçmişti gazete. Baktım, 40 kişilik İstihbarat servisi 10 kişiye düşmüş. Yazı İşleri daralmış. Az para, az elemanla çok iş yaptırma dönemi başlamış. Eskinin o kast sistemi de daha az hissedilir hale geldi, insan unsuru ortadan kalkınca” diyor. “Yine de ilk zamanlar iyiydi, politika sayfalarından sorumlu editördüm. Yabancı bir yere dönmemiştim sonuçta. Tanıdık isimler vardı. Onlar beni biliyor, ben onları tanıyordum. Kendimi anlatmak zorunda kalmadım. Tahir abiden (Özyurtseven) çok şey öğrendim. Sonuçta bu iş sürekli bir öğrenmeyi gerektiriyor. Sayfa yaparken tıkanıyorsun, sayfa oturmuyor bazen. Öyle zamanlarda tecrübeli birileriyle olmak kendini iyi hissettiriyor insana”
Son 3 yıl, zaman içerisinde tavsamayı da getirmiş beraberinde… “Demirören’e bağlamak doğru değil belki, çünkü bir gençleştirme operasyonu daha öncesinde başlamıştı sektörde. Daha az maaşa, kadrosuz ve daha çok çalışacak gençleri tercih etmeye başladı sektör. Gençleştirme politikası denilen şeyle gazetelerin içleri de boşalmaya başladı. Tabiî Demirören’ler gazetecilikten gelmediği için bunu bir fırsata dönüştürdü. Medya sitelerinde yapılan haberlere göre en son gazetecilerle yaptığı toplantıda ‘bayilere gidip satışı arttırın’ dediği söyleniyor. Sanırım ‘gazeteyi istersem bir dakikada kapatırım’ demiş. Eğer bunu gerçekten söylediyse vahim bir durum.”
Ne yapıyordu editör olarak? 
“Ankara’dan gelen haberleri belirli bir denge içerisinde sayfaya yerleştirmekti işim. Siyasette hiyerarşiye göre bir sayfa dengesi oluşturuluyordu. Birkaç gün içerisinde öğreniyordun bu dengeyi. İşte Başbakanın haberi, altında varsa bakanlarla ilgili haberler. Ana muhalefet partisi liderinin haberi falan. Politika sayfalarında zaten Ankara muhabirlerinin haberi önemlidir. İstanbul belirlemez yani politika haberlerini.”
Açalım biraz şu dengeyi… 
“Bazı şikâyetlere karşı, dikkatli olma uyarısı geliyordu tabiî. Sonuçta bizdeki politikacıların yaklaşımı belli… Eskiden de aynıydı durum. Tansu Çiller’in ekibi de arayabiliyordu hoşlanmadığı bir haberle karşılaşınca, asker de arayabiliyordu, şimdiki Hükümet de…”
Peki ne oluyor “politikacının hoşuna gitmeyen haber yayınlandığında?” 
Gülüyor… “Aslında o denge son bir, bir buçuk yılda bozuldu biraz. O zamana kadar daha çok teknik konularda uyarılar alırdık, işte sayfada şu haber biraz daha büyük görünsün, o fotoğraf oraya konur mu falan diye. Ama son bir buçuk yılda durum değişti. Sertleşmeye başladı. İmralı tutanakları yayınlandıktan sonra, o ses kayıtlarının yayınlanmasının ardından sorunlar hızla büyüdü. Birileri gönderilmeye başlandı. İşte o dönemde Derya Sazak da Can Dündar da, Hasan Cemal de gönderildiler… Derya Sazak’ın yerine Hikmet Bila geldi, biraz daha sıkılaştı ortam. Bu, hükümetin de medya üzerinde daha fazla baskı kurmaya başladığı bir dönemdi ki zaten hemen ardından 17-25 Aralık süreci geldi. Tecrübeli kadroların gitmesi zorladı tabii gazete mutfağını. Mesleki anlamda fikir danışabileceğin insanlar azaldı. Daha bir tek başımıza hissetmeye başladık kendimizi deneyim açısından. Gazetecilikte profesyonellikle Yazı İşlerinde profesyonellik biraz farklıdır. Ekip işidir bu ve ekibin önemli bir bölümü gidince zorlanıyorsun. Sayfa oldu mu olmadı mı diye fikir alışverişinde bulunabileceğin kimse kalmıyor sonuçta. Bir haber geliyor mesela, 15 bin vuruş… Kısaltman gerekiyor ama şurasında Bakan bir şey demiş, neye göre kısaltacaksın. Sorabileceğin, mesleki tecrübesine başvurabileceğin kimse kalmıyor… Ne yapıyorsun bu durumda? Olduruyorsun! Bir tür oldurma düzeni kuruluyor. Sonra tabiî daha doğrudan talimatlar gelmeye başladı. Artık bazı önemli olaylarda hükümet açıklama yapmadan haberin ne büyüklükte girileceğine karar verememek,  habere başlık atamamak gibi ‘sıkıntılar’ yaşanıyor, bu da editörü çok zorluyor. Haberin hak ettiği yer ve başlıklar var ama gazete yönetimleri pozisyon belirlemek için hükümet açıklamasını bekliyor... ”
Benden Bir Kabataş Haberi Çıkmaz... 
Gönderilenler gittiğinde, kalanlar ne yapıyor? Eskiden, çok eskiden bir gazeteci “gönderildiğinde” toplu istifalar oluyordu mesela… Şimdi nasıl durum? 
 “Olmuyor artık öyle şeyler. Hem zaten gidenler, istifa etmeyin,  kalın burada diyorlar. Çünkü yetişmiş insan önemlidir gazetelerde. Hem istifa etsen ne olacak? Kal orada, yapabildiğin kadar doğru bildiğin işi yap, zaten seni de atacakları zaman atacaklar. Eskiden toplu istifalar oluyordu çünkü ekibin gidebileceği başka yerler vardı.  Başka bir gazeteye geçilirdi. Daha fazla iş vardı. Şimdi nereye gideceksin ki istifa etsen? Medya öyle bir bölündü ki? Zaten belli gazetelere asla giremezsin.”
Hafızam devreye giriyor hemen. Israr ediyorum: Ama eskiden de böyle büyük bölünme vardı. Kıran kırana bir Dinç Bilgin- Doğan Grubu rekabeti vardı mesela? Birinden öbürüne geçmek o kadar da kolay değildi. Hatta mesela Doğan Grubu’ndan çıkarılan biri Dinç Bilgin’in medyasına alınmazdı öyle kolay kolay. Bir tür yazılı olmayan anlaşma vardı iki grup arasında” diyorum. Biraz düşünüyor… 
“Aralarında bir centilmenlik anlaşması vardı ve transferler olmuyordu pek ama o büyük ekip geçişlerinde centilmenlik anlaşması çok da işlemiyordu. Birisi iyi bir anlaşma yaptığında, ekibini alır geçerdi öteki tarafa. İki grup olsa da, mesela sen Doğan’da çalışmışsın, asla bizde çalışamazsın diye bir yaklaşım olmazdı. Mesela ben şimdi Akşam’da, Star’da çalışabilir miyim? Çalışamam. Milliyet’te bile tutmadılar, Akşam’da, Star’da tutarlar mı? Habercilik anlayışlarımız da uymuyor zaten. Mesela ben bir Kabataş haberini onların istediği şekilde yapmazdım. Yapmayacağımı da bilirler. Hani ezkaza alsalardı, ikinci gün bu haber değil derim ve onlar da beni gönderirlerdi zaten” diyor gülerek.
“Ama Milliyet’te çalışmayı kabul ettiğinde, Milliyet’in yazılı olmayan kurallarını kabul etmiş olmuyor musun peki? Şimdiki Akşam’a gittiğinde, Akşam’ın yazılı olmayan kurallarına uymayı neden zul kabul ediyorsun?” diyorum. 
“Zul kabul etmiyorum. Her gazetede devletin baskısını öyle ya da böyle hissedersin. Türkiye’de sansürsüz bir dönem hiçbir zaman olmadı. Ama şu anda olan şey başka bir şey! Sansür değil bu. Haber uydurmak! Eskiden haber uydurulmuyor muydu? Uyduruluyordu tabii ama bir yerinden tutardı. Kaza geçirdiyse adam, sabah evden işe gitmek için çıkarken eşini öperken, bunun son öpüş olduğunu bilmiyordu gibi şeyler yazılırdı. Tabii öpüp öpmediği kısmını bilmiyoruz, orayı sallardı muhabir. Politik haberlerde hükümet ve Genelkurmay’ın olayları çarpıtan açıklamalarıyla yapılan haberler vardı... Ama şimdi durduk yere haber uydurma durumu var. Kabataş örneğinde gördüğümüz gibi. Hiçbir gerçekliği olmayan senaryo yazmak… İşte bununla sansür farklı şeyler.”
Sinan: Sen şimdi Elif Hanıma masa başında haber uydurdu mu diyorsun?
Semra Pelek: Ben demiyorum, kendileri söylüyor artık!
Sinan: Ama isteyen savcıya verebileceğini söylüyor ses kayıtlarını?
Semra Pelek: Versin? Ne bekliyor? Cem Küçük bile bunun kurgu haber olduğunu söylüyorsa kime ne diyor Elif Hanım? Kendi aralarında bile tartışır hale geldilerse, bize laf düşmez bence!
İster istemez haberciliğin yeni formuna giriyoruz;
Sinan: Artık kurgu haberciliği mi anlayacağız bundan sonra Türkiye’de haber deyince?
Semra Pelek: Anladığım kadarıyla o. Gazetede haber diye ağaçla röportaj yapılıyor. Ben bunu yapmam? Amanpour ile yapılmamış röportaj yayınladılar, Chomski’nin röportajına eklemeler yaptılar. Ben bunları yapmam, yapamam.
Sinan: Ama bunu yapan bir kesim var artık biliyoruz. Peki, nasıl bir saikle yapıyorlar sence bunu?”
Semra Pelek: Gazetecilik saikiyle yapmadıkları açık. Psikologların meselesi bu.
Sinan: Belirli bir merkez mi planlıyor bu uydurma haberleri yoksa kişilerin kendi başlarına yaptıkları, münferit olaylar mı?”
Semra Pelek: Münferit olmaktan çıktı bence. Çok sık karşılaşılmaya başlandı. Yeni gazetecilik bu oldu artık. Ağaçla röportaj yapan gazeteciyi Sabah’ta adliye muhabiriyken tanıyorum. O da gazeteciliğin kurallarını biliyordur. Ağaçla röportaj olmaz demiyorsa ya da hadi o yaptı, yazı işleri ağaçla röportaj önüne geldiğinde nedir bu demiyorsa yeni gazetecilik bu demek ki? Bir de gazeteye basıldı bu? Birinci sayfadan, manşetten girdi. Ciddi bir haber olarak sunuyorsan bunu… Ne denebilir ki?”
Sahte Oruç Kanlı İftar… 
Konu haberciliğin yeni formuna, manipülasyona gelince ister istemez hafızamda yolculuk başlıyor. Milliyet gazetesinin “Sahte Oruç Kanlı İftar manşetini hatırlatıyorum:
Semra Pelek: Evet, sahte oruç kanlı iftar manşeti atılmıştı. Ama o manşetin bir dayanağı vardı. Sadettin Tantan’ın ifadesiydi o. Devlet görevlilerinin ifadesine dayanarak atılmış manşetler, uydurulmuş haberler vardı. Eskiden daha iyi bir habercilik olduğunu söylemiyorum bak.
Sinan: Yalnız bir dakika! Milliyet’in manşetinde doğrudan, kimseye atıfta bulunmadan “Sahte Oruç Kanlı İftar” yazılması başka, “Saadettin Tantan Ölüm Orucunun sahte olduğunu belirtti” demek başka. İkisi çok farklı şeyler.
Semra Pelek: Evet. O da artık gazetenin yayın politikasıyla ilişkili bir şey. ‘Sahte Oruç Kanlı İftar’ haberi de çarpıtmaydı. Sadece Milliyet’te değil tüm gazetelerde cezaevinde insanlar yakıldığı halde ve kendilerini yaktıkları yazıldı. Tabiî uydurma haberler bunlar... O zamanki gazetelerde de, şimdiki gibi bir durum var. O dönemdeki gazeteciler de Tansu Çiller şak deyince tak diye selam duran askerlerin karşısında el pençe duran gazetecilerdi. 
Sinan: Kabataş haberi neyse, sahte oruç haberi de aynıdır benim için. Biri yoktan var edilen bir haberse, öbürü de korkunç biçimde çarpıtılmış bir haberdir. İçeride bunun yansımasını merak ediyorum. Senin duruşunu bilen birisi olarak soruyorum. Ne hissettin o başlığı gördüğünde
Semra Pelek: Ben Cezaevi baskınının yapıldığı gün Ümraniye Cezaevine gitmiştim, bir sürü muhabirin blok imzasının bulunduğu bir haberdi. Gördüğümde başımdan kaynar sular döküldü tabiî. Ben ertesi gün istifa etmek istedim. Ama arkadaşlar, herkes istifanın doğru olmadığını, düzeltileceğini söylediler. Mesleği yapmak isteyen 21 yaşında genç bir muhabirim… Zaten kapıyı çarpıp çıksan nereye gideceksin? Milliyet de mesleği öğrenmek için çok uygun bir gazete. Sonradan düzeltmeye çalıştılar zaten ama olan olmuştu bu arada… Bu tür olaylarda özür müessesesine de inanmıyorum ben. Özür dileyip, daha sonra yine tek kaynağı devlet olan, oradan gelen bir haberi basacaksan bir anlamı yok özrün. Ama bak bu manşetin ardından ne oldu… Bu manşetin birkaç ay öncesinde bir ifade geçmişti elime, küçük yaşta PKK’li olduğu iddiasıyla cezaevine giren bir kız çocuğunun sonradan verdiği ifadesi. “Ben cezaevinde örgütlendim” gibi bir ifade. Tabiiî bu arada gazetede ‘Sahte Oruç’ haberiyle ilgili büyük bir tartışma var. Yönetim bu başlığı doğrulamaya çalışan, altını dolduracak haberler üretmek istedi sonraki günlerde, müdürüm beni çağırıp o küçük kızın ifadesini hatırlatarak, bu haberi yapmamı istedi. Ben o haberin, ‘Sahte Oruç’ manşetiyle bir alakasının olmadığını söyleyerek reddettim. Çalışan açısından şöyle söyleyeyim. Kimse benden, Kabataş haberi gibi yoktan var edeceğim bir yalan bir haber üretmemi istemedi. O çocuk tutukludaki gibi çarpıtma haber istendi ama... Diğer taraftan bazen yönetim haberleri de çarpıttı…
Sinan: Şimdi ne düşünüyorsun peki? Sonuçta muhalif duruşu olan bir gazetecisin?
Semra Pelek: Muhalif demek doğru değil bence. Neye muhalif? Eğer sadece AKP’ye muhalif olarak algılanacaksa, o muhalifliği kabul etmiyorum ben. Gazeteciliğin zaten birinci görevi halk adına hükümete, devlet kurumlarına soru sormaktır. Dolayısıyla bu onu devlete muhalif yapar zaten. Yani karar verici organlara karşı, halkın seçtiği, seçimle gelen, parlamentonun işleyişini ve faaliyetlerini sorgulamak zaten gazetecinin birinci görevidir. Buna muhaliflik deniyorsa muhalifim. Ama ben işimi yapıyorum.
Sinan: Yaşadığın bu çarpıklıklar nasıl şekillendirdi mesleki açıdan? Daha dik bir duruşa mı yol açtı yoksa “napalım mesleğin gerçeği bu” deyip kabullendin mi?  
Semra Pelek: Kabullenmedim. Muhabirlik süresince şunu gözettim. Her şeyden önce muhabir kendi haberini kontrol eden kişidir. Yazı işleri böyle istiyor, isteyebilir kafasıyla haber kaynaklarını yönlendirmeye çalışırsak hata etmiş oluruz. Çarpıtmalara mümkün olduğunca imkân vermeyecek netlikte yazmaya çalıştım hep.
Sinan: Bu durumda bir şekilde oto kontrol mü devreye giriyor?
Semra Pelek: Otokontrol haber kaynakları lehine devreye giriyor. Bazı muhabirler ‘ya zaten sistem böyle, yazı işleri de bunu istiyor’ diyerek kaynağı yönlendirerek soru sormaya çalışır. Yani öyle bir haber çıkartman da mümkün… Çok da zor değil bu… 
Sinan: Anladığım kadarıyla sen “arkadan dolanan bir dili” benimsedin?
Semra Pelek: Evet o doğru, editörlüğüm sırasında da öyle. O haberin içerisinde okuyanlar için meseleyi anlayacağı, aynı zamanda da yazı işlerine takılmayacak bir dil kullanmaya çalıştım. Ama bu haberi manipüle etmek değildir. Haber kaynağın sana ne anlattıysa onu vermek, diyelim. Takılmayacak bir objektiflikte yazıp, öyle verdim haberleri.”
Sinan: Yazı işleri bariyeri var mı?
Semra Pelek: “Tabiî ki var. Örneğin kadın cinayetlerinde, bir kadının öldürüldüğünü yazarsın. Eğer failin kıskançlıktan öldürdüğüne dair bir ifade varsa o da haberin içinde geçiyor haliyle ama bunu nasıl yazdığına bağlı. Fail kendini böyle savundu, dersin. Yazı işleri tutar kıskançlık cinayeti başlığı atar.”
Sinan: Hafifletici bir hale getirir?
Semra Pelek: Evet. Yazı işleri bariyeri sadece siyasi meselelerde devreye girmiyor yani… Kadın cinayetleri de politiktir ama yazı işleri bir biçimde magazinleştirir bu haberleri.
Sinan: Orada muhabirin gerçekliğiyle yazı işlerinin gerçekliği arasındaki fark nedir? Nedir çatışan?
Semra Pelek: Yazı işleri haberi okutmaya odaklanır. Yani bütün yazı işlerinde çalışan editörlerin kalben ve aklen iktidara bağlı olduğunu söylemek yanlış olur. Sayfayı çekici kılmak, okunabilir kılmak gibi bir endişeyle hareket eder yazı işleri. Kadın cinayetleri haberleri de böyle soslanır genellikle. Her zaman yukarıdan birileri arayıp ‘o haberi şöyle verin’ demiyor. İçselleştirilmiş devlet yandaşlığı dışında aynı zamanda günlük reklam kaygısı, renkli sayfa yapma kaygısı, haberi okutma kaygısı bile haberi çarpıtabiliyor.  Belirli sıfatların kullanımı vardır mesela. ‘Gençti, güzeldi, o sabah evden umutla çıktı’ gibi ifadeler. Ben mesleğe başladığımda bu dil çok tercih edilirdi. Mesela Sabah, o zamanlar daha renkli bir gazeteydi ve muhabir notlarını geçer, yazı işlerinde o haber allanır pullanırdı. Bir trafik kazasında genç bir kız öldü diyelim. Haber aslında bundan ibaret… Ama yazı işlerinde o haber ‘Güzel Ayşe sabah evden neşe ve umutla çıkmıştı. Otobüsün çarpmasıyla genç kızın umutları da yerde kaldı’ diye bir metne dönüşürdü. Aşırı sıfat kullanımı, aşırı dramatize bir dil…
Sinan: Peki, bir muhabirin öğrenme süreci nasıl yaşanıyor. Bariyerle karşılaşıyor, yazı işlerinden “bir dur” la karşılaşıyor. Muhabiri ister istemez bu etkiliyor. Neyi yapması, neyi yapmaması; hangi habere gitmesi, hangi haberi görmemesi, bir haberi nasıl görmesi, nasıl görmemesine dair bir dizi şey öğrenmiş oluyor. Ortaya nasıl bir muhabir tipi çıkıyor?
Semra Pelek: Ben mesela DGM muhabiri olarak başladım. O zamanlar adliye muhabirliğine yeni başlayan stajyerlerle daha tecrübeli olanlar şöyle dalga geçerlerdi: ‘Bak işkence davası var, git onu izle, biz girmeyeceğiz, haberini sen yap, sadece sana özel olsun’ diye… Tabiî saf muhabir gidiyor, izliyor, işkence davasını haberleştiriyor. E girmiyor haliyle haber… Böyle böyle öğreniyor insan her şeyi. Bir süre sonra işkence davalarına girmemeye başlıyor, görmüyor, duymuyor… Çünkü haber girmiyor…
Sinan: Sence ortaya nasıl bir haber çıkıyor bunun arkasından?
Semra Pelek: Duyarsız, kendini ürünün satışına göre ayarlamış. Yani o satar bu satmaz kafasıyla
Sinan: Haber bir ürün artık?
Semra Pelek: Evet ürün! Satar mı satmaz mı denilen bir ürün! Çoktandır öyle
Sinan: Satış herhalde önce yazı işlerine geçiyor. Yazı işleri de bunun piyasa değerine göre karar veriyor… 
Semra Pelek: Piyasa değerine göre karar veriyor, doğru… Çünkü gazete sayfası dediğin şey pahalı bir şey. Yani o haberin girdiği alanı reklam olarak satsa daha fazla para kazanır. Üstelik o alana o haberin girebilmesi için çok fazla para harcıyor. Muhabirine, foto muhabirine, telefonuna, ulaştırmasına para veriyor.
Sinan: Allahtan artık vermiyor!
Semra Pelek: Allahtan artık vermiyor, ucuzlaştı yani… Zaten artık muhabir de çalıştırılmıyor. Pahalı olan ne varsa kıstılar. Muhabiri, ulaştırması, telefonu… Ajanslardan haberleri almak daha ucuz şimdi. O yüzden ajans haberciliği revaçta!
Sinan: Ve o yüzden birbirinin aynı haberleri okumak durumunda kalıyoruz bütün gazetelerde
Semra Pelek: Aynen öyle. Eskiden muhabirin olduğu döneme bakarsak, muhabirin haberinin gireceği alan yazı işleri, patron için bir reklam alanı aslında. Yani o haber o ilandan daha önemli değil. Eğer bir ilan gelirse haber ne olursa olsun oradan çıkar, ilan oraya alınır. Dolayısıyla haber de bir ürün. Yani bu son dönemin meselesi değil. Dolayısıyla sistem, muhabirini de kendisine uygun hale getiriyor. Yoksa yaşayamaz…
Sinan: Muhabirin bununla baş etme yöntemi var mı? Örneğin kendi tecrübenden yola çıkarak, bu gerçeklikle sen nasıl baş ettin ve bir muhabir bunların altından nasıl kalkabilir?
Semra Pelek: Benim muhabirliğim döneminde şöyle bir şansım vardı. Milliyet gazetesi her ne kadar ‘Sahte Oruç Kanlı İftar’ haberleri yaptıysa da, işkence haberlerini de, Susurluk Davası haberlerini de, örneğin bir Pınar Selek davasını da çok iyi takip etti. O dönemde Radikal’in, Yeni Yüzyıl’ın ‘insan haberciliği’ yaklaşımının da etkisi olmuştu. Bir şekilde bu haberlerin de ‘satabildiği’ görülmüştü. Ama örneğin Ahmet Kaya haberlerine bakarsan ben utanıyorum. ‘Terör örgütü üyesi!..’ Sen ne kadar habere ‘terör örgütü üyeliği iddiasıyla yargılanan’ diye yazsan da, yazı işleri ya haberi kısaltmak için ya da zihniyeti öyle olduğu için ‘terör örgütü üyesi’ yazıp çıkıyordu işin içinden. Bu haber Hürriyet’te ‘Vay Kalleş!’ başlığıyla çıkmıştı mesela… Yani haber senden çıktıktan sonra artık o haber sana ait olmuyor. Servis müdürünün, şefinin, haberi kontrol eden yardımcısının… Senin değil artık haber… Yapabileceğin bir şey yok. Zaten sahadasın, kontrol şansın da yok. Yaptığın haberi bambaşka bir halde ertesi sabah sayfada görebiliyorsun… Durum bu.
Sinan: Yeni bir nesil geliyor. İletişimde okuyan bir sürü öğrenci var. Bir kısmı gerçekten gazeteci olmak istiyor. Bir kısmı ünlü olmak istiyor kısa yoldan. Türkiye’nin de özgür, sağlıklı bir medyaya ihtiyacı var. İğdiş edile edile bu medya nasıl bir toplum şekillendirecek?
Semra Pelek: 90’larda da Kürdistan’da olan biteni yazmamak için ‘şurada şunu yedim, şu şarabı içtim, ne kadar harika’ diyen bir gazetecilik anlayışı gelişti. Hedonist, umursamaz bir gazetecilik. Yani her şey AKP ile başlamadı bu ülkede.
Sinan: Ertuğrul Özkök gazeteciliği?... 
Semra Pelek: Evet, Ertuğrul Özkök haberciliği dönemi başladı… Muhabirin öne çıktığı, nerede ne yiyip içtiğini, nerede kimlerle eğlendiğini, hatta nasıl seviştiğini yazdığı bir habercilik…
Sinan: Ayşe Arman?
Semra Pelek: Haksızlık etmeyelim Ayşe Arman’a… Çok iyi bir röportajcı bence. Çünkü röportaja gitmeden önce çok iyi araştırır meseleyi. Bunu özellikle vurguluyorum çünkü artık söyleşi yapmaya giderken konuşacağı kişi hakkında hiç araştırma yapmayan, söyleşiye başlarken ‘Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?’ diye soran muhabirler çoğaldı. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz, diye soru mu olur? Böyle soru soruyorsan, konuştuğun kişi hakkında hiç araştırma yapmadıysan kaynağın seni istediği gibi yönlendirir. Geçmiş olsun! Siyasi haberlerde de ‘bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz sorusu’ var; net soru değil, araştırma yapmamış muhabir veya net soramıyor, sordurmuyorlar. Neyse konuya döneyim Ayşe Arman da Özkök tarzı haberciliği yaptı, evet… Sadece onu günah keçisi haline getirmeyi doğru bulmam ama onun katkısı da inkâr edilemez…” 
Sinan: Ertuğrul Özkök’ün “kazandırdığı” isimlerden biri olduğu için aklıma Ayşe Arman gelmişti…
Semra Pelek: Evet öyle. Ayşe Arman’ın da yatağa girip, çarşafı göğsüne kadar çektiği pozlar var tamam ama… Hakkıyla yapıyor bence.
Sinan: Hakkıyla yapıyor’dan kasıt, daha estetik bulduğun için olmasın? 
Semra Pelek: Estetik olduğu için değil. En azından gittiğin röportajdan önce, görüşeceğin kişiye, konuya dair çalışmak, o işe değer verdiğinin göstergesidir. Sunuşuna itiraz edebilirsin, niye yatağa girdi birlikte, omzunu çıplak göstererek fotoğraf çektirdi falan diyebilirsin. Gazeteciliğe katkısı nedir diye sorabilirsin ki haklı bir soru ve etik tartışması yaparsın. Ama artık gazetecilik buysa, dünyada da bu tarz gazetecilik var,  o zaman yaptığı işi ne kadar iyi yapıyor onu da tartışabilirsin. Çalışarak gitmek ise yaptığın işe saygı duyduğunu gösterir. Onu da çıkartırsan devreden; yani işine duyduğu saygıyı, işini iyi yapma kaygısını çıkartırsan geriye sadece estetik veya tersi kaba bir çıplaklık kalıyor. Bu da bir şey, okuyan okur okumayan okumaz yani... Şimdi medya nasıl şekilleniyor dersen, kutuplaşma var her şeyden önce. Birbirinin söylediğini dinlemeyen, vasatlığın ve kötülüğün ağır bastığı bir kutuplaşma var. Çok da kestiremem ileride ne olabileceğini. Bak birkaç yıl öncesine kadar internet medyasının bu kadar hızlı gelişeceğini tahmin etmiyorduk. Ama bu kadar hızlı ve yoğun işten çıkarmalar, gazetecileri internet üzerinde alternatif arayışlara yöneltecek bence. Artık kim basılı gazete okuyor ki doğru dürüst. Çok yüklü olan kağıt ve dağıtım masrafı gerektirmeyen, hızlı ve çok geniş bir kitleye ulaşabilen bir yayıncılık fırsatı doğuyor. Bence bu önümüzdeki yılları belirleyecek.”
"Orada Çocuklar Ölüyor!..."
Ne oluyor Diyarbakır’da?” diyorum. Sigarasından derin bir nefes alırken gözleri buğulanıyor hemen. “Çocuklar öldürülüyor Sinan” diyor… “Çocuklar öldürülüyor…
Sadece çocuklar ölmüyor ama diyorum, damarına basarak. Eğer güvenlik güçlerine iliştirilmiş olarak Diyarbakır turu yapmayan bir gazeteciyle konuşuyorsanız, bu çok işe yarayan bir başlama vuruşu. Hemen kaşları çatılıyor, dudakları büzülüyor ve sesi tizleşirken “Çocuklar öldürülüyor!” diyor üstüne basa basa… “Çocuklar!...”
Gerçeğin bir yüzünde evet, çocuklar ölüyor. Bir diğer yüzünde ise gencecik askerler, polisler. Acı dolu çığlıklar Türkiye’nin dört bir yanındaki yoksul evlerinden yükseliyor. Çünkü devlet, yoksulun üzerine yoksulu sürerek “korumaya çalışıyor” otoritesini. “Kamu otoritesi” diyorlar şimdilerde, çok seviyorlar bu ifadeyi. Türkiye’nin güneydoğusunda, Silopi’de, Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da on binlerce asker, tanklarla, ağır silahlarla devlet büyüklerinin pek sevdiği “kamu otoritesini” sağlamaya çalışıyorlar aylardır. Her gün ölüm haberleri geliyor yine. Bu, eski bir kâbusun tekrarı… 
Peki ya gerçeğin kendisi Semra?” diyorum. “Gerçeğin 2 farklı yüzü varsa ve sen sadece bir yüzünü anlatıyorsan? Çocukların hikâyesini yazıp, gencecik askerlerin, polislerin de öldüğünü yazmıyorsan, aslında gerçeğin saf halinden uzaklaşmıyor musun? Çocuklarla konuşman çok güzel, peki gerçeğin öbür yüzünü oluşturan asker ve polislerle konuşmazsan, onların yaşadıklarını da yazmazsan, biz nasıl öğreneceğiz aslında gerçekten ne olup bittiğini?”
Bacaklarını hızlı hızlı hareket ettirmeye başlıyor. Belli ki “damardan girişime” içerliyor içten içe. Gözlerimin içine dikiyor gözlerini ve dişlerinin arasından tıslıyor:
“Gerçeği mi soruyorsun? Tekrar söyleyeyim o halde: Çocuklar öldürülüyor! Kusura bakma, objektif haber adı altında aman şununla konuştum, hemen yanına da şunu ekleyeyim diyerek objektiflik sağlanmaz. Çocuklarla konuştum, haber objektif olsun diye gideyim onlara ateş eden polisten, askerden veya hükümetten de görüş alayım, diye olmuyor. O işte objektifliği bir siper olarak, bir bahane olarak kullanıp haberi çarpıtmak aslında. Objektiflik denilen şey öyle sağlanmaz. Objektif habercilik  adı altında taraflı habercilik çok kolay yapılıyor. Zaten eşit olmayan bir durum var. Yandaş gazetelerde zaten bol bol hükümetin bu konudaki beyanatları var, askerin polisin ‘ne kadar şahane bir operasyon’ yaptığı haberleri var. Bu savaşta ölen askerin, polisin hikâyeleri anlatılıyor. Tam 90’ların savaş diline uygun olarak, yapılıyor bu haberler. Diğer taraftan orada sesini duyuramayan insanlar var. Öldürülen çocukların hikâyesini biliyor muyuz? Kürt diye öldürülen ve ‘Terörist öldürdük’ diye yazılan insanların hikâyesini biliyor muyuz? Ne dediklerini biliyor muyuz? Objektiflik, hakkaniyet onların da sesini duyurmakla sağlanır. ‘Sahte Oruç, Kanlı İftar’ haberinde hükümet ve devlet açıklamasıyla tek taraflı haber yapılmasını tartışıyoruz, şimdi yaşananlarda da aynı ayarsızlık, eşitsizlik var. Ölümleri bir şekilde meşru görülen insanlar var. Çocuklar, kadınlar, yaşlı ve hasta insanlar. Evlerine hapsedilen insanlar. Evlerinden, mahallelerinden sürülen insanlar. Yani ben sesi duyulmayanların sesini duyurma çabasıyla oraya gittim; objektiflik taraflara söz hakkı tanımaksa tam da bunu yapmak, sesleri kısılanlara ses kayıt cihazını uzatmak, haberlerini yapmak zorundayız. Onların hikâyesini okuyamıyor, duymuyor, bilmiyor bu ülke. Gerçek bu!”
"Bir süredir çalışmıyorsun. Gazeteci kimliğin yok artık, nasıl gittin Diyarbakır’a?” diyorum. Sesi metalikleşiyor: “Gazeteciyim ben ve bir kimliğe ihtiyacım yok bunun için” diyor: 
“Orada bir şeyler olduğunu biliyorken, burada oturup, sağdan soldan kırılarak gelen haberleri izleyemezdim. Bir şekilde atlayıp gitmem gerekiyordu, gittim. Sur’da yaşananları yerinde görüp anlamak, hissetmek ve orada olup bitenleri yazmak istedim. Hoş, Sur’a giremedim tabii. Yani barikatların kurulduğu alanlara, Sur’un derinliklerine. Sur girişinde polis kontrolü çok sıkı… Eh, gazeteciyim diye giremeyeceğime göre, asıl istediğim o dar sokakları göremedim. Doğru dürüst fotoğraf da çekemiyorsun, polis hemen durduruyor, cep telefonunu alıp içinde özel fotoğraflarını da kurcalıyor. Hoşuna gitmeyen fotoğrafları siliyor. Hele güvenlik güçlerinin içinde olduğu kareler görürlerse… Dolayısıyla fazla fotoğraf çekemedim, gördüklerimi anlatabilirim ancak. Ama gördüklerim de yetti olup bitenleri anlamaya. Henüz ilkokul çağındaki çocuklar öldürülüyor orada.”
Sinan: Konuşabildin mi çocuklarla?
Semra Pelek: Evet, tabii konuştum. Bir kısmını yazdım zaten Diken’de. Büyükçe bir bölümünü de kitaplaştıracağım. Ama önce bir kez daha Diyarbakır’a gitmem gerek”
Sinan: Çalışmayan bir gazeteci olarak oradan haber geçmek için çırpınıyorsun. Ama çalışan gazetecilerin büyük bir bölümünün bu konuyu pek iplediği yok?”
Semra Pelek: Hepsine haksızlık etmemek lazım! Gazeteciler gitmek ister bölgeye. Ama gazete göndermeyince ne yapsın insanlar? Ben kimseye hesap vermek zorunda değilim, o yüzden gidebiliyorum. Bir kısmı da var gidiyor ama polis veya askerin zırhlısının içinde ‘iliştirilmiş’ bir gazeteci olarak Sur’a girip haber yapıyor. Sonuçta ‘devletimiz çok güzel operasyon yapıyor’ haberleri çıkıyor ortaya. Ama tabii hiç azımsanmayacak bir bölümü de zaten ‘orada ne işimiz var’ diye bakıyor. Hükümet ve güvenlik kaynaklarının açıklamaları onlara yetiyor. Ülkenin bir tarafında şehirler yanıyor ve bazı gazeteciler oturdukları yerden yorum yapıyorlar. Çünkü böylesi hem daha kolay hem de zihniyetlerine uygun. Ahkam kesmek ün de getiriyor... Ben de twitterdan, internet medyasından takip ettim bir süre. Hendekler meselesi var mesela. Herkes bu konuda bir sürü laf ediyor ama bir Hasan Cemal, bir Celal Başlangıç dışında kalkıp oraya giden çok az gazeteci oldu. Ben gittiğimde, Sur’daki sokağa çıkma yasağının ikinci haftasıydı. Duymazdan ve görmezden gelen veya devletin yanında hemen konumlanarak Sur’a ‘devlet güvenliği’ açısından bakan gazetecilerin dışında birçok gazetecinin gitmek istediğini biliyorum ama o ilk 2 hafta içerisinde çok az gazeteci gitti Sur’a... Bence bunu gazetecilik açısından, deminden beri konuştuğumuz objektiflik açısından tartışmamız gerekiyor. Gitmediğin, görmediğin bir yerden her gün devlet ve güvenlik kaynaklı haber yapmak objektiflik mi?” 
Sinan: Gazetede çalışıyor olsaydın gidemeyecektin yani?
Semra Pelek: Evet, büyük olasılıkla gidemeyecektim, göndermeyeceklerdi. Bu yazı işlerinin inisiyatifinde olan bir şey. 
Sinan: Gideceğim dese?
Semra Pelek: Önce bölüm şefinin onaylaması gerekiyor. Kurallar çok katı bu konuda. İzinsiz gidemezsin, iş veren açısından haklı fesih sebebidir bu.
Sinan: İşsiz bir gazetecisin artık? Twitter’dan “oh özgürüm artık” gibi bir şeyler yazdığını hatırlıyorum. Biraz boşanmış kadın tavrı değil mi bu? Madem bu kadar eziyet çekiyordun, niye beraberdin bunca yıl diye sormazlar mı insana?
Semra Pelek: Önce ‘boşanmış kadın tavrı’ ifadesine itiraz ettiğimi söyleyeyim... Tabii içeride olanları bilmiyorsunuz. Hepimizin dayanamadığı zamanlar oluyor, bırakıp gitmek istediğimiz anlar oluyor. Ama şu da var; eğer bir biçimde çekip gidilecekse, bırak o kovsun seni. Bak gazeteler büyük bir dönüşüm yaşıyorlar şu anda. Orada senin etik değerlerinle, senden istenen şeyler arasında büyük bir çatışma yaşanıyor. Evet, bir yöntem olarak sen çekip gidebilirsin ama bir taraftan da her insanın içinde bir umut vardır. Hem ‘değişebilir’ umudu hem de gazetede olduğum süre içerisinde tek bir şeyi bile doğru yazarsam kârdır düşüncesi… Yani biz de gidersek teslim olmuş oluyoruz. ‘Buyurun kardeş alan sizindir’ mi diyelim? Çünkü hâlâ insanlar önemli. Bir tek insan bile bir haberin nasıl girip girmeyeceğini değiştirebilir. İnsan son ana kadar kalıp, bir şeyleri düzeltme, gazeteciliği düzgün yapma umudunu taşıyor. Ben de doğru düzgün habercilik yapmak için  durdum bulunduğum yerde.” 
Sinan: Eskiden insanlar iş arkadaşları çıkarıldığında ortak bir tepki verirlerdi. İstifa etmeseler bile en azından iş yavaşlatır, protesto ederlerdi?
Semra Pelek: Artık öyle bir şey yok. 90’larda da yoktu. Bak hatırlarsın, 90’larda da bir çok gazeteci ‘Kürtleri destekliyor, terörist bu’ diye işten çıkartıldı. Türk medyasında bu böyledir. Bırak Kürtleri desteklemeyi, Kürtlerin farkındaysan bile bu etiketlenmen için yeterlidir. Kimse kimseyi desteklemiyor, kimse kimse için mücadele etmiyor çok uzun zamandır. Artık toplu istifaların da bir değeri yok. Patronlar, toplu istifa olunca veya birileri istifa edince ‘oh ne güzel oldu, sen sağ ben selamet’ diyerek devam ediyorlar. Örgütlü değiliz çünkü. Çalıştığımız kurumlarda sendikalı olarak bir güç değiliz. Dolayısıyla 5-10 kişinin istifa etmesi bir işe yaramıyor. İstifa bekleyen insanları anlıyorum ama merak ediyorum, kaç istifa tatmin eder bu arkadaşları? Çok saçma bu! Eğer bir örgütün yoksa, yaptığın eylem bir işe yaramayacaksa, insanlar örgütlü bir şekilde hareket edip, bir gazetenin o sabah çıkmasına engel olabilecek güce sahip değilse, falanca gazeteci işten çıkarıldı diye arkasından 5-10 kişinin istifa etmesi nasıl bir değişime yol açacak? İstifa ettikleriyle kalırlar! Kimse böyle bir şeyi talep edemez bir başkasından. Çocuğu var, ev kirası var…” 
Sinan: Böyle bir iklim çok tekinsiz bir iklim değil mi? Sonuçta sana kimsenin destek olmayacağını biliyorsun. Yalnız hissediyorsun kendini. Yalnızlaştırılmış bir çalışan da herhalde ideal bir çalışan aslında patronlar açısından?
Semra Pelek: Tabiî ki öyle. Yalnızlaştırdılar. Bu AKP’den önce başlamış, devam eden bir şeydi!
Sinan: Çok vurgusunu yapıyorsun “AKP’den önce..” diye?
Semra Pelek: Bu dönemde öyle bir şey var. Sanki her şey 14 yıl önce başlamış gibi davranıyor herkes. Bütün mağduriyetlerimiz 14 yıl önce başlamış gibi yansıtılıyor. ‘Muhalif gazeteci’ diye bir şey çıktı. Ben gazeteciliğe başladığımda ‘muhalif gazeteci’ diye bir şey yoktu. Mesleğini iyi yapan gazeteci vardı. Şimdi 2 tweet yazmak, bir basın açıklamasını haberleştirmekle ‘muhalif gazeteci’ statüsü kazanılıyor!
Sinan: Pardon ama “yandaş gazeteci”nin karşılığı değil mi bu? Yandaş gazeteciler olmasaydı, muhalif gazeteciler de olmazdı?
Semra Pelek: Böyle düşünmediğini biliyorum! Çünkü sen de biliyorsun ki yandaş gazeteci eskiden de vardı. Genel Kurmay’ın önünde el pençe divan duranları unuttu mu herkes? Onlar yandaş gazeteci değil miydi?  Onlar tepede oldukları için mi konuşmuyoruz? Öyle yükseklerdeydiler ki... Özel uçaklarla gezerlerdi, Monaco tatilleri yaparlardı. Şimdi yandaşlık en aşağılara kadar indi. Eskiden editörlere, muhabirlere kadar inmemişti. Şimdi unuttuk mu o eski şatafatlı isimleri?
Sinan: Biz o dönemi konuşmaktan hoşlanmıyoruz. Şu anda bir günah keçimiz var. Her şeyi AKP’ye ihale edip rahatlıyoruz!
Semra Pelek: Aynen öyle. 90’larda işlenen suçları 90’larda konuşmayanlar, bugün işlenen suçları konuşmamak için 90’larda işlenen suçları konuşmaya başladılar.
Sinan: Gazetecilikte ısrarlı mısın sen? Bütün bu olup bitenlere rağmen?
Semra Pelek: Evet, çünkü iyi gazeteciliğin her zaman yapılabileceğine inanıyorum.
Sinan: Kötü para iyi parayı kovuyor şekerim? İyi gazeteciye ihtiyaç olduğunu da nereden çıkardın bugün? 
Semra Pelek: Doğru, daha çok ‘yandaş’ ya da ‘muhalif’ gazeteciye ihtiyaç var artık! Kamp gazeteciliği makbul! Ben ikisi de olmak istemediğim için çalışacak alanım yok. Ha şu da var bak, işini doğru yapmaya çalıştığında da bir tarafa göre muhalif gazeteci sayılıyorsun! Hemen yaftalıyorlar seni. Öyle bakarsak, gidip o ‘muhalif gazetecilik’ yaptıklarını söyleyenlerin yanında da çalışabilirim ama bunu yapabileceğimi, bir kampa dahil olacağımı düşünmüyorum.
Sinan: Ya Allah aşkına, ne yaparsan muhalif gazeteci sayılıyorsun mevcut durumda?
Semra Pelek: Diyorum ya, gazetecinin görevi hükümete, otoriteyi temsil edenlere halk adına soru sormaktır. Oturur araştırır, sahaya çıkar, elinde somut verilerle çıkarsın otoritenin karşısına, çatır çatır sorularını sorar, haberini yaparsın. Yoksa elinde doğru düzgün veri yokken, belge bilgi yokken Hükümete verip veriştirmek gazetecilik değil. Bir gazetenin yaptığı gibi ‘Atatürk’lü fotoromanlar yaparak’ muhalif gazetecilik yapmış olmuyorsun… Daha doğrusu gazetecilik yapmış olmuyorsun.
Sinan: Ne kadar oldu işsizlik dönemi?
Semra Pelek: Eh 5 ayı buldu…
Sinan: Özlemiş misin evi?
Semra Pelek: Dinlenmeye ihtiyacım varmış. Bir de yazı işlerinin o baskısı insanın üstünden kalkınca çok hoş oluyor. Son 3 yıl boyunca yaşanan bunca olay, ölümler, olaylar, baskılar düşünülünce, bu kadar zorlu bir dönemin ardından biraz soluklanmak iyi geldi. Üstelik şimdi olaylara dışarıdan bakabilme şansı da doğdu. İnsanı eğiten bir yanı da var bunun.
Sinan: Bakabiliyor musun bari dışarıdan?
Semra Pelek: Umarım… Umarım bakabiliyorumdur…