Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Bir gazeteciyi neyi yazdığıyla değil, neyi yazmadığıyla değerlendirip tarafını bulursun... 
MİA: Tahir Elçi öldürüldükten sonra, ertesi günü özellikle tek tek açıp baktım, kim ne yazmış diye. %90 edebi Tahir Elçi güzellemesiydi ve bunların birçoğunun Tahir Elçi’nin hayat boyu mücadelesini verdiği insan hakları davalarında uzmanlaşmış nadir bir avukat olduğundan, davaları yurtdışına taşıdığından, kısacası Tahir Elçi’nin kim olduğundan haberi bile yoktu. Sağlığında bir tane Tahir Elçi haberi yazmak şöyle dursun, Tahir Elçi kim, onu da bilmiyor, çok belli, ama oturmuş Tahir Elçi güzellemesi yazmış. 

SEDAT ARAL: Tahir Elçi olayında medyanın ne kadar batmış olduğunu gördük. Sonuçta biliyoruz ki, PKK da Tahir Elçi’yi çok sabote etmiştir yıllar içinde. Arabadan inenlerin PKKlı olduğu iddiası varken, medyanın bir cephesi bunu normalleştiriyor. Öldürülen adamın PKK sempatizanı olduğuna inanmış bir diğer taraf ise, Tahir’in ölümünü normalleştiriyor. Bu bir kabus. Maalesef gerçek insanların, vicdanı, algıları, yaşama bakışı normal insan seviyesinde olan birinin katlanabileceği bir şey değil bu, ben katlanamıyorum. Ben artık hiçbir köşe yazarını okuyamıyorum. Hükümeti istifaya çağırıyorlar ya, bırakın hükümeti, önce medyanın topluca istifa etmesi lazım. 
ALİ FUAT KARASU: Sıfırdan yeniden kurulması gerekiyor. 
SEDAT ARAL: Evet, kesinlikle katılıyorum, ama nerede hani? Benim vicdanım ne o polislerin öldürülmesini, ne arabada giden adamların üçünün de ağır silahlı olmasını, ne de Tahir Elçi’nin orada kaza veya planlı bir şekilde kurban gitmesini normalleştiremiyor. Kafam almıyor, vicdanım elvermiyor. 
MİA: Trajikomik bir şekilde biz “kimse ölmesin” diyenler hemen “tu kaka” ilan edilmiş durumdayız. Pis vatan haini bölücü diyor, devlet ülkeyi savunmasın mı, e savunsun da siviller ölüyor, hemen laf yiyorsun: Şehit polise de üzüldün mü?
SEDAT ARAL: Adam şöyle diyor, “TC askeri.”  Sonra da ekliyor, ben anti-militaristim. Yahu neye kime karşı, sadece TC askerine mi karşı mısın, yoksa anti-militarist misin? Çünkü ben anti-militaristim, silahlı her hangi bir oluşuma fiziken karşıyım. Ama bunu şu anda ortadan kaldırabileceğim bir gücüm yok, öyle bir gücüm olmadığını da biliyorum. Kendi ütopik dünyamda asker veya milis yok benim, ama o benim ütopyam, yaşadığım yerde çocuklarıma silah göstermem, vurdulu kırdılı film izlemem, uzay filmi izlerim. Anlayamıyorum, Türkiye’deki insanlar bir tür psikopat, bir tür şizofren olmuş durumda ve bu gazetecilerde çok daha fazla. Bunu gündeme getirdiğim zaman kızıyor insanlar, ama gerçekten bir şizoidlik var insanlarda. Basın tarafında Cemaat tarafından oynanan oyunları da anlamakta zorlanıyorum bazen, amacı nedir, neye hizmet eder? İşte bazı yayınlarına el konuldu. El konulma, basılma biçimleri tartışılabilir tabii de, el konulması gerekiyor muydu? Evet. Dünyanın her tarafından o yayınlara el konulurdu. Bugün hiçbir dini cemaatin “basın özgürlüğü” kisvesi altında tetikçi yazarlarla gazete çıkarma özgürlüğü yok, olamaz. 
MİA: “Özgür basın susturulamaz” sloganlarıyla ortalığı inlettiler. 
ALİ FUAT KARASU: Basın mı ki, özgür olsun? 
SEDAT ARAL: Bırak özgür basını, getir önce “basın nedir”i tartışalım biz. Önce basın kavramı bir netleşsin de, sonra özgür mü değil mi, bakarız. Bir imama bağlı bir Cemaat’ten bahsediyorsun, bunun neresi özgür basın olabilir ki? Yüzlerce gazeteci yazıyor çiziyor, sonra da “ben Cemaatçi değilim” diyor. Biz gerizekalı mıyız, anlamıyor muyuz? Bir gazeteciyi neyi yazdığıyla değil, neyi yazmadığıyla değerlendirip tarafını bulursun. 
ALİ FUAT KARASU: Hangi konu olursa olsun, AKP ile Cemaat’in beraber yaptıklarından emin olduklarımızda bile, sadece AKP’ye saran, Cemaat’e tek laf etmeyen gazetecinin tarafını görmek kolay. Bu yurtdışında yaşayan Türk gazetecilerde de var, buradakilerde de. Üstelik dışarıdan bakınca bunların büyük kısmının görünümleri gayet demokrat, hatta bir kısmı ciddi muhalif. 
SEDAT ARAL: Çok radikal bir şeyden bahsedeyim, Türkiye’deki bir çok gazetecinin mahkemelerde yargılanmak anlamında değil ama, hakim heyetlerinin karşısına çıkıp, hesap verip, yaptıklarını itiraf ettikten sonra mesleği bırakması gerekiyor. Hiçbir gazetecinin tazminat cezaları dışında- tabii ki ödesin başkasını karaladıysa- ceza alması taraftarı değilim, ama gazeteciler yargılanmaz, ceza almaz diye bir şey söz konusu değil. Ruanda’da bir radyo DJ’i savaş suçları mahkemesinde yargılanıp asıldı. Neden? “Tutsiler sizi öldürecek” diye gün boyu radyodan bağırdı, ilk iki saatte 200 bin kişi öldü sokaklarda. Sloganı da bu adam attı, bu insanlık suçudur. Gazetecilik, sorumlulukla yapılması gereken bir iştir. Son yaşadığımız Cumhuriyet Gazetesi, Can Dündar-Erdem Gül olayına bakalım ama gerçekçi olalım. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki habere bakıyorsun, haberin kanıtı yok. Ben böyle bir haber türü bilmiyorum, fotoğrafıyla metni hazır gelen… Bize tüyo gelirdi, giderdik kiminle konuşulması gerekiyorsa o adamla konuşur, fotoğrafımızı çeker, döner haberi verirdik. Bir kere, başkasından gelen, sızdırma haber denilen hikaye, Türkiye’nin kabusu oldu. Cemaat yayınlarının adamları bir dönem adliyeden bilgi alıp başka gazetelere haber sızdırıp oralarda yayınlanmasını sağlıyorlardı, kendileri yayınlamıyorlardı, şimdi buna gazetecilik demek mümkün mü? Dünyanın neresine giderseniz gidin, böyle bir gazetecilik formatı yoktur. Bir dini cemaatin en fazla basın adına yapabileceği şey bir bülten çıkarmaktır, dini bir bülteni olur, kilise, cami bülteni gibi. Ama ulusal bir gazete çıkarıp “Hoca Efendi dedi ki..” diye haber yayınlayamazsın, yok dünyada böyle bir şey, örneği bile yok. Bakıyorsun adam üç ay önce, tak tak tak hükümete saydırıyor, üç ay sonra Kürtler de zaten şöyle, Gezi de böyle beterdi... E bu bizdeki de beyin kardeşim, aşure kazanı değil ki, habire su çekemezsin, bir yerlerde patlar elbet bu. 
ALİ FUAT KARASU: Sedat Bey’in İngiltere’de bir araya gelen arkadaşlarıyla konuştuğu “Pazar Sohbetleri” var, o sohbetlerde bu olayları özet halinde, alt alta sıralayıp İrem gibi sorunca, İngiltere’de böyle şeyler olsa ne olurdu diye, gelen tek cevap var: Bizde böyle şeyler olmaz, çünkü böyle olaylara sebebiyet verecek öyle bir ortam yok. 
SEDAT ARAL: İngiltere’den bir tane örnek olay anlatayım, adalet mekanizması ile ilgili, nasıl çalışıyor görün diye. Bir genç kızı, taksi şöförü kaçırdı tecavüz etti öldürdü, mahkemeye çıktı, yargılandı, iki defa ağır müebbet aldı. Çıkardılar adamı mahkeme binasından, artık cezaevi aracına binecekken, dönüp polise “diğer semtteki kızı da ben öldürdüm” diyor. Hadi geri dönüyorlar, mahkeme yeniden toplanıyor, hakim geliyor, polis durumu anlatıyor, hakimin tek sorusu, “sanığa haklarını okudun mu?” Polis, “hayır” diyor, “unuttum!” Hakim, “yapacak bir şey yok” diyor, “bu başka bir mahkemenin konusu.” Bu kadar basit! Adalet böyle işliyor, adalet her zaman senin istediğin şekilde çalışmaz, kördür çünkü bıçağı da keskindir, var olan kanıtlar üzerinden gider, bu yüzden kanunlar var. Bugün Türkiye’de hepimiz kanıtsızlıktan şikayet ediyoruz.  Cumhuriyet’in haberinde Adana’ya gidiyor TIR, oradan da IŞİD’e gidecek diyor. E belki eritilmeye gidiyor? Kanıt yok. “Tayyip Erdoğan kişisel dava açtı” diye şikayet ediliyor. E açar? Çünkü adamın adı var haberde? Adı geçince de taraf oluyor haliyle. AKP de her zaman karşı tarafa hoyrat davrandığı için, diyor ki “sen casussun!” Ama yapılan casusluk da değil? Casusluktan yargılanması da absürt! İki taraf da absürt davranıyor! sonuçta gel kardeşim kanıtla dersin her iki tarafa da. Gazeteci olarak kaynak göstermek zorunda değilsin. İddiayı öne süren kim? Adamın biri sana haberi getirmiş, yani ajans muhabirinden almadın sen haberi. Evet, gazeteciye kaynağı sorulmaz ama dünyanın her yerinde ulusal güvenlik nedeniyle böyle bir haberin kaynağı sorulur. Türkiye’de ise kaynağı belirsiz haberden geçilmiyor zaten. Gazeteciler haber yaptıkları için cezalandırılır mı sorusuyla bitireyim. Ben standart olarak gazetecilerin yazdıklarından dolayı tutuklanması ve ceza almasına karşıyım. Ama yapılan bir yanlış varsa, hiçbir karşılığı olmayacak da diyemem, hukukçu değilim. Vicdanen herkesin adil yargılanması taraftarıyım. Ama gazetecilerin de ceza almasını hiç sevmiyorum, tabii ki canımı sıkar. Bence Can Dündar ve Erdem Gül’e bu haberden dolayı böyle bir ceza davası açılması yerine, farklı bir yol izlenmeliydi. Tutuklu yargılanmalarını gerektirecek bir durum yok ortada. Cumhuriyet Gazetesi’nin talep üzerine kaynaklarını, kanıtlarını çıkarması gerekiyordu. Halka izah etmesi gerekiyor, bilgisi nereden geldi, nasıl geldi gibi. Elimizdeki kanıtlar bir devleti suçlamak için yeterli midir, buna bakılması lazım. Fakat maalesef, böyle bir gidişat yok gibi görülüyor. 
ALİ FUAT KARASU: Bir ek sorum var benim, yurtdışından yabancı devletlerin basın büroları veya basın kuruluşları anlamında, Türkiye’den haber alınabilecek güvenilir sağlam medya mensubu veya kuruluş kaldı mı, nasıl değerlendiriliyor dışarıdan? 
SEDAT ARAL: Şu anda yurtdışından Türkiye’ye bakıldığı zaman medya anlamında, durumumuz Irak veya Pakistan gibi. Batı medyası, işine gelene bir takım yorumlar ekleyip kullanıyor. Yurtdışındaki medya, bize göre gayet yurtseverdir.  Diyelim ki Putin İngiltere’nin karşısına geçsin. Böyle bir durumda Guardian değil, en komünist yayın bile Putin’e bir tane çakar. Çünkü yaşadıkları ülkenin ortak değerleri, savaşta yenilmemek için önemlidir. 
MİA: Son soruda, biraz ümitli konuşarak kapatabilir miyiz diye bir denemek isterim. Medyamızın bu kangrenden kurtulma şansı var mı? Çok ütopik bir şey soruyor olabilirim belki ama dünyadaki örneklerine de atıfta bulunarak, evrensel anlamda her kesime eşit uzaklıkta, basın etik kurallarına uyan bir medyamızın bir gün var olması sizce mümkün mü?
SEDAT ARAL: Bu haliyle mümkün değil, bu bir hastalık ve her ne hastalığı ise, bulaşıcı. Yeni gelene de bulaşıyor. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Apartheid’dan sonra, bir yargıç kürsüsü (tribunal) kuruldu, politikacılar, bürokratlar, gazeteciler, farklı mesleklerden insanlar o kürsünün karşısına çıktı. Ama bir ceza mahkemesinden bahsetmiyorum. Oraya çıkıp yaptıklarını anlatan, sorumluluklarını itiraf edenler ceza almadı, ama sonunda yaptıkları meslekten istifa ettiler. Bunun Türkiye’de de yapılabilmesi gerekiyor. Yüzlerce gazeteci gelecek ve hesabını verecek, sonra gidecek ve meslek temizlenecek. O zaman yeniden bağımsız gazeteciliği konuşabiliriz. Bunu hangi parti iktidarı yapabilir, yapılırsa adaletli olur mu, haklıyla haksız bir arada alınır mı gibi sorular tabii ki kızgın bir AKP hükümetinde karşımıza çıkar, ama bunun bir CHP iktidarında yapılabileceğinden de emin değilim. Belki bir taraf bir yerden başlar ve ardından gelen devam eder. 
MİA: Her iki röportaj bölümünde de verdiğiniz bilgi dolu cevaplar için teşekkür ederiz, çok zevkliydi sizinle sohbet etmek…
SEDAT ARAL: Ben teşekkür ederim. 

BİTTİ