Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Bizim eskiden "yokuş"umuz vardı... Bab-ı Ali yokuşu... O yokuştaki herkesin birbiriyle arkadaşlığı vardı...
MİA: Röportajımızın ilk bölümünde pragmatizmin gazeteciliğin ruhuna aykırı olduğu gerçeğinden bahsetmiştiniz. Bu kapsamdan bakarak, bir çerçeve çizmenizi isteyeceğim sizden: Ana akım medyamızın, holding bağlantıları ve tekelleşme süreci sonrasında, giderek daha fazla hükümet ve finans ağırlıklı ilişkiler ağıyla birlikte tarafsızlığını tamamen yitirdiği iddia ediliyor. Sektöre hem içeriden hem de dışarıdan bakabilen tecrübeli bir gazeteci olarak sizce; tam tarafsız ve ilkeli bir medyamız hiç var oldu mu? Yoksa tam bağımsız, tarafsız medya sadece bir hayal mi? 

SEDAT ARAL: Siz kuruluşlardan bahsediyorsunuz, ama gazetecilik oluşumu kuruluşlarla ilintili bir şey değildir. Kuruluşlar dünyanın her yerinde ticaret yaptıkları için bağımlıdır. Oysa gazeteci, bağımlı olamaz. Türkiye’deki gazetecilik, zaman içinde kendi fikrini “satma” üzerinden değişti. Bir zamanlar bir gazeteci “İngiltere’de de gazeteciler içeri atılıyor” demişti, oysa içeride gazeteci yoktu. Bir başkası “İngiltere’de gazeteciler hapse atılmadı, gözaltına alınmadı” dediğinde ise, 7 tane gazeteci vardı içeride. Batı, bizim ülkemizde bir fenomen haline getiriliyor ve Batı’da olanları aktarması gereken vaka-i nüvistler de bilgiyi yanlış aktarıyorlar. “Türkiye’de gazetecilik hiç olmadı” dersek, yanlış olur, gazetecilik vardı. Gazeteciliğin “kurumsuz” olduğu dönemde Türkiye’de çok da iyi gazetecilik yapıldı. Bizim dönemimizde, istersen bir gazeteden ayrılıp diğerine geçebilirdin, Cumhuriyet’ten ayrılıp Tercüman’a geçmek gibi. Kimseyi bağlamazdı senin mecradan mecraya geçmen, kıyamet filan da kopmazdı. Ya da benim yaptığım gibi, başka bir gazeteye geçmeyi tercih etmezdin. Ben sosyalist görüşlüyüm, devlet kanadında ve sağ tandanslı yayınlarda çalışmama nedenim, kurumsuz gazetecilik yapabiliyor olmam. Bir gazeteden diğerine geçeceğime haber üretip satabilirim, bağımsız muhabirlik yaparım. Bizim eskiden “yokuş”umuz vardı, Bâb-ı Âli Yokuşu. O yokuştaki herkesin birbiriyle birinci dereceden bir arkadaşlığı vardı. Politik görüşler ise ikinci dereceden kafa yorulan bir durumdu, sen ANAP’lı olurdun, öteki DSP’li olurdu ama bu yüzden kıyamet kopmazdı, kimse birbirine sormazdı da bunu, zaten yazılarından bilirdin adamın, niye soracaksın ki? Bana göre, sorunun çıkış yerlerinden bir tanesi, medyanın daha genç kuşaklarla plazalarda sıfırdan başlaması oldu, çünkü plazalar bir tür kale yerine geçmeye başladı, gazeteciler de kalenin askerleri oldu. Ben üzülüyorum, çünkü şimdi bir şekilde gazetelerinden ayrılan insanlar gazeteciliği de bırakmış oluyor, Twitter üzerinden devam etmeye çalışan var ama, kurumsuz gazetecilik yapabilen çok az gazeteci kaldı, yok gibi hatta. Şimdi gazetecinin “bir yere ait olması” gerekiyor ki, gazetecilik yapmaya devam etsin. Gazeteler bir kulüp gibi. O kulübün dışında senin söylediğinin hiçbir geçerliliği yok artık. Suriye konusunda bazıları yazılar yazıyorlar, ben çok fazla algılayamıyorum yazılan şeyleri. Batı’daki bazı Türk gazetecileri yazılar yazıyorlar, kendilerini çok önemli yere koysalar da aslında o sadece Batı medyasının devlet kanalının bu kişilere verdiği görev oluyor. Çünkü orada yazdığı yazıyı da İngiliz ya da Amerikalı anlamıyor. – gülüşmeler- Dünyada her zaman basınla devletin birbirlerine belirli “dokunduğu” noktalar vardır. Örneğin, “Amerika’da basın hür” diyorlar. Yok öyle bir şey, ben görmedim. Amerika’da bugün partici basın vardır - tabii Türkiye’deki uç örnekler gibi değil ama- örneğin Washington Post Demokratlar’a, New York Times da Cumhuriyetçiler’e yakındır. 
MİA: Peki bir sabah uyandığınızda 9 ayrı gazetenin bire bir aynı manşetle çıktığını görebilir misiniz? 
SEDAT ARAL: Olabilir tabii, ama çok nadir görülür. Neden olmasın? Ben “imkansız, olmaz, mümkün değil” diye bir şeye inanmıyorum. Kocaman bir dünya var, on binlerce medya grubuyla yayın var dünyada, her şey olabilir. Asıl sorun, bunun ne kadar sistematik gerçekleştiği, çünkü rastlantısal olarak her şey olabiliyor. Örnek vereyim, bir gazeteci arkadaşla konuşuyoruz, konu Tahir Elçi’nin vurulması. “Ensesinden vurulması çok şüphe uyandırıcı” dedi arkadaşım. “E kalbinden vurmuş olsaydı şüphe uyandırmayacak mıydı?” diye sordum. Sustu! Bir merminin herhangi bir yere rastlaması aynı ölçüde rastlantısal, piyango biletinde doğru numaraların denk gelme şansı gibi. Matematikten uzaklaşan gazeteci, bunu kavrayamıyor tabii. 
Gelelim sorunumuza: Türk medyasında artık “kurumların isteği üzerine kurumsal gazetecilik” başladı. Nedir kurumsal gazetecilik? O kurumun siyasal görüşü üzerinden gazetecilik yapmaktır. Bizim şu anda medyamızın yaşadığı sorunlardan biri devletin koyduğu sansür değil, asıl sorun partilere angaje olmuş medyanın kendi kendine koyduğu ‘angajman kuralları”, savaş kuralları koyuyor adam, artık ortaya bir meslek kuralları silsilesi koymuyor.