Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Oysa bakıyoruz Türkiye’ye: Senin tapeni yayınlamak suç, onun tapesini yayınlamak suç değil! Generallerinkini yayınlamak çok kötü, Ahmet’le Nedim’inkileri yayınlamak çok berbat, kendileri telefonda konuşamadıkları zaman küfrediyorlardı dinleniyoruz diye, ama Tayyip Erdoğan’ın dinlenmesi suç değil. Bu paradoksu çok güç aşar bu ülke. Ben o dönemde bazen gazeteci arkadaşları uyardım, hiç tape yayınlamadım, iletmedim, hiç birisini de dinlemiş değilim. Çünkü dinlediğim anda kafamda bir algı oluşmaya başlar. Bu hükümetin çürüme ihtimali var, ama elimde bir kanıt yok, çünkü benim algı dünyamda tape, kayıt dışı dinlemek, usulsüz bulunmuş bir delil, delil bile sayılmıyor, hafifletici unsur kabul ediliyor, ben de adil olmak zorundayım. Adil olmadan, vicdanlı olmadan gazeteci olamazsınız. 
MİA: 17-25 Aralık tape furyası döneminde, tanıdığımız gazeteci arkadaşlar dahil, neredeyse herkes şu noktadaydı: Şimdi bu tapeler çıktı, hepsi topluca Lahey’e gidecek. Oysa, bahsedilen tapeler uluslararası hukukta delil olarak bile kabul edilmiyor. Ancak bu tamamen göz ardı edildi, müthiş bir beklenti vardı anımsıyorum, sabah akşam Lahey konuşuluyordu. Sonra ne oldu: Hiçbir şey! 
SEDAT ARAL: Zaten bahsettikleri şeyin de ne olduğunu bilmiyorlar ki! Bir kere, Lahey değil. Lahey, İnsan Hakları Mahkemesi.  İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçları Yargılayan Mahkemesi demeleri lazım ki, o da Hague. Orada devletler, diğerinde kişiler yargılanır ki kişilerin de yargılanması acayip zordur. Devletler daha kolay yargılanabiliyor. Bütününe bakınca yazan gazetecinin ne dediği konusunda en ufak fikri olduğunu sanmıyorum, Lahey diyor, şimdi Lahey’e birini gönderirseniz kapıdaki adam, buyurun hoş geldiniz der, çünkü devletlerin yargılandığı bir yerden bahsediyoruz. Burada medyanın ne hale geldiği aslında açıkça ortaya çıkıyor: Nasıl bir garabet içinde olduğu, nasıl politikacıların bile gerisinden geldikleri… Ve biz bu medyadan bir beklenti içindeyiz. Size bir şey diyeyim mi? İyi ki Türkiye halkı okumuyor, medyayı gerçekten çok okuyan olsa, sokakta birbirini öldürmeye başlar herkes. İyi ki medya çok takip edilmiyor. Yapılan sorumsuzluklara bakınca… On yıldır yapılan adaletsizliklerin büyük oranda medyadan kaynakladığını biliyoruz, ama hiçbir şey yapamıyoruz, çünkü çöreklenmiş bir mafya var. Muhabir ve yazar mafyası karşı tarafın ne dediğini hiç umursamıyor.  Aptallar imparatorluğu demiştim birinci bölümde, o imparatorlukta her biri karşı taraf için ölümüne hendek kazmış durumda. Demokrasi sadece insanların “bakın ben demokratım” demesiyle olmuyor, sanki kafasına bir şapka takmış gibi… Türkiye’deki acımasız durumun daha da acımasız hale gelmesini, eğer medya olmasaydı politikacılar tek başlarına başaramazdı. 
MİA: Sorudaki örneklerime geri dönersek, Hrant Dink cinayeti öncesinde medyanın yaptığı “bire bir hedef gösterme” konuştuklarımıza iyi bir örnek. Öyle ki, Hrant öldürülmeden önce baş sayfasından onu hedef gösteren gazete, öldürüldükten hemen sonra Hrant’ı kahraman ilan etti. Hani öncesi ve sonrası aynı gazetenin iki ayrı manşetine bakan ve gazeteyi tanımayan birisi, bu ikisi aynı gazete olamaz diyebilir rahatlıkla. Benzer süreçleri ve haberleri yine Ergenekon ve Balyoz dönemlerinde de farklı yayın organlarında gördük. Bu bağlamda, gazeteciler ya kendi çıkarları veya çalıştıkları kurumun çıkarlarına göre haber yapıp, algıyı yönlendirip sonrasında gerçekler ortaya çıktığı zaman aniden “dönüş” yapabiliyorlar. Gayet pişkince, “o zaman öyle demiştim ama meğer böyleymiş” denebiliyor. Bu “dönenler” için siz ne düşünüyorsunuz? 
SEDAT ARAL: Bu dönüşler hiç bitmiyor ki… Dün ve önceki gün, Ahmet Hakan’ı hedef gösteriyorlardı, geçen ay Kürtler hedefti, bugün yine AKP. Hrant Dink süreci de aynı şekilde işleyen bir süreç oldu maalesef.  Bütün bu örneklere bakınca asıl hikaye şu: Adil olmayan, şuursuz, cahil silahşör gibi bir takım adamların elinde gazetecilik erkinin olması. Hrant Dink’i hedef gösteren adama kızan diğer adam, ertesinde Ahmet Hakan’ı hedef gösteriyor. Türk gazetecilerini ben Türk şöförü gibi görüyorum: Yayayken, otomobile küfrediyor. Otomobile bindiğinde ise yayaya küfrediyor. Paradokstan kurtulamayan, sürekli kendi içinde paradoks yaratıp o paradokslar ile sürekli kavga eden bir insan tiplemesiyle karşı karşıyayız. Düşünebiliyor musunuz, ben bir haberi üzerine yorum yaparak RTlemişim diyelim, o haberi okuyor, sonra dönüp bana kızıyor, sen RTlediysen iyi bir şeydir sandım, okudum ama değilmiş, beğenmedim. Üstelik bu insanlar aktif yazıyorlar ve güzel yazdıkları düşünülüyor. Hayır, güzel değil o yazılar. Türkiye medyasında köşe yazılarında bilgi içeren köşe yazısı yerine, edebiyat yapılıyor. Biz de edebiyat içeren yazı çok güzel sanıyoruz, içinde ne bilgi var diye sor, kimse bilmez, çünkü yok. Ben daha önceki dönemlerde hiç böyle bir şey yaşandığını anımsamıyorum.