Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"o zavallıyı cihangirde gördüm astragan kalpağı, kırmızı atkısıyla. farkedilmek için çırpınıyordu. bunlar farkedilmek için saldırırlar hep..."

Sinan:  Siz de batıyı yaşamış ama yüzünüzü doğuya doğru dönmüş bir insansınız. Ama oryantalist değilsiniz?

Cemil İpekçi: Aaa, kim demiş? Çok oryantalistim! Hem de çok!

Sinan: E hadi biraz o konuyu deşelim…

Cemil İpekçi: Bence en önemli şey, öncelikle oryantalizmin ne olduğunu tanımlamak… Batı kültürünü iyi biliyorsanız ve evrensel kültürü de iyi biliyorsanız, “Orient”a o gözle bakıp; bir de orada yaşayıp, onu hazmedip, ondan bir şeyler çıkartabiliyorsanız oryantalist olabilirsiniz…  Osman Hamdi oryantalist bir ressam değildi mesela.  Ama bir sürü Fransız oryantalist ressam var. Eğer siz dışarıyı hiç bilmiyorsanız ve o kültürü benimsememişseniz de oryantalist olamazsınız. Oryantalistolmanız için hakikaten dünya kültürünün, batı kültürünün içinde yaşamış yoğrulmuş olmanız ve o dünya kültürüyle buraya, doğuya bakmak gerekir. Ben çok oryantalist olduğumu düşünüyorum. Çok alaturka olduğumu düşünüyorum. Çünkü alaturka olabilmek çok önemli bir şeydir. Ben hiç “a la Frenk” olmadım ama son derece alaturkayımdır. Örfümde, adetimde, yemeğimde, tabağımda, elimle yememde hep alaturkayımdır. Hala isterse en büyük davet olsun beni ilgilendirmez. Salatamı da elimle alır yerim, tavuğumu da elimle alır yerim. Sonrasında peçeteme siliş şeklim de farklıdır. Batılı olmayı hiçbir zaman kabul etmedim. Çünkü batılı değilim! Yani 500 sene önce büyük büyük babam İspanya’dan gelmiş ama üzerinden 500 sene, 700 sene geçmiş… Nasıl batılı olabilirim, batılı kalabilirim hala? Ha, batıyı hissedebilirim ama batılı değilim ben! Onlar gibi olmak mecburiyetinde hiç değilim!

Sinan: Atalarınızın 500 yıl önce İspanya’dan geldiğini söyleyince ister istemez ailenizle ilgili  “sabetaycılık” iddialarına girmek durumundayım.

Cemil İpekçi:  Sabetaycı değilim!  Sabetay Sevi ’nin torunuyum…  Sabetaycı olmak, Sabetayist olmak çok ayrı bir şey…  Sabetayizm mezhep gibi, tarikat gibi bir şey. Ama benim ailem; ben, babam, büyük babam, büyük babamın babası… Herhalde 5. nesildir ki bu, 200-250 yıldır Sabetayist olmadığımızı biliyorum.   Ha, ama çok mu Müslümanız?  Hayır çok Müslüman da değiliz. Zaten Sabetay Sevi de İslam dinini kabul ettiğinde Bektaşi olmuş. Sünni- Hanefi terbiyesiyle değil de Bektaşi terbiyesiyle yoğrulduk. Annem hem anne tarafından hem de baba tarafından koyu Bektaşi bir ailenin çocuğu olduğu için de ben doğrudan Bektaşi kültürüyle yetişme şansını buldum. O yüzden Sabetaycı olmadığım da, Sünni ve Hanefiolmadığım da kesin.

Sinan:  Buna açıklık getirmek istedim, çünkü biliyorsunuz Yalçın Küçük çok uğraştı bu konularla…

Cemil İpekçi: O zavallı her şeyi birbirine karıştırmış, yalan yanlış çarpıtmış. Babam mesela Kabataş Liselidir, babamı Galatasaray Liseli yapıvermiş. Doktordu, mühendis yapıvermiş. Anneannem 4 kız, 1 erkek kardeştir, anneannemi 1 kız-1 erkek kardeş yapmış. Anneciğim zavallı, hayatında Selanik ile en küçük bir ilgisi olmayan, Safranbolu- Erzincan- Bağdat karışımı bir kadıncağızdı. Annemi bile Sabetayist yapmış.  Leyla teyzemin annesi Polonyalı, babası Safranbolu’lu. Onu da Sabetayist yapıvermiş. Yani maşallah, onun Sabetayist yapmadığı kimse kalmamış! Herkesi, İnönü’nün hanımını bile… Onu nereden yaptı hiç anlamıyorum mesela… Cumhuriyet döneminde bu memlekete kim fayda getirmiş, medeniyet getirmişse onun için Sabetayist olmuş. Ama tabii bu bir açıklama da getiriyor aslında… Onun Sabetayizmle suçladığı bunca insan, memlekete bu kadar faydalı insanlar olduklarına göre, demek kendisi o kadar faydasız bir yerden geliyormuş ki kompleks yapmış! Bunu ancak kompleksli bir insan yapabilir çünkü. Selanik’lilikle, Sabetayizmle en küçük bir alakası olmayan kişileri Sabetaycı yapmış. Araştırmıyorum ama Sabetaycı insan kaldıysa belki 50, belki 100 kişi kaldıysa kalmıştır… De ki 1-2 aile vardır eğer hala varsa… Benim de “olabilir” diyebileceğim 1-2 aile belki hala sürdürüyorlardır örf ve adetlerini…  Ama geri kalanı zaten yok olmuş gitmiş…  Daha babamın döneminde “yabancı” dediğimiz insanlarla evlilik başlamış. 4-5 yüzyıl hep kendi aralarında evlenmişler ama babamın jenerasyonuyla artık “yabancı” denilen Samsunlu, Ankaralı, İstanbullu, Adanalı kadınlarla evlenmeye başlanılmış…  Kadınlar da “yabancı” kocalar almışlar.  Asimile bile olmamışlar yani, kendi kendilerini yok etmişler bir anlamda… Sabetaycılık denilen şey çökmüş, bitmiş kendiliğinden zaten…  Tarihte var evet, incelerseniz ne Yahudi ne de Müslüman olan bir tarikat. İkisinin arasında bir şey… Alevilik ve Bektaşiliğin de Müslümanlıkla, Müslümanlığın Sünni-Hanefi yorumuyla ne kadar alakası var? Baktığınız zaman Kuran’a uymaz mesela. Bu da öyle, Kuran’a uymayan çok başka bir tarikat gibi düşünülebilir… Eh tarikatları saymaya kalksak binlercesi var. Ayrım yapmaya kalkarsanız, “Dönme” denilen kavramı deşmeye kalkarsanız işin ucunu bulamazsınız zaten… Hani şu Muhteşem Yüzyıl’da Parga’lı İbrahim ne güzel söylüyor: “Dönmek nedir ki?” diye başlayan replikte. Yani ona bakarsanız bütün bir saray dönme zaten. Padişah anaları dönme. Dönme olmayan var mı bu ülkede? Doğu’da, Güneydoğu’da köylerin hadi dörtte üçü demeyeyim ama en az yarısı zorla Ermeni’likten Müslümanlığa çevrilmemiş mi? Karadeniz mesela? En son Müslüman olan bölgedir. Büyük kayıplar verdikten sonra Müslüman oldular. Hepsi Rum, Pontus… Çerkezler mesela, aslen hristiyandırlar. Geldikten sonra Müslüman oldular. Bir arkadaşım depresyona girdi mesela bu mevzu yüzünden. Gayet koyu Müslüman bir aile, anne Gürcü, baba Çerkez… Annenin başı örtülü falan… Çok merak etti ailesinin köklerini, Gürcistan’a gitti, buldu köklerini… Dedesinin kardeşlerini falan buldu… Baktı Hıristiyanlar! Ne Türk ne Müslüman… Gürcü ve Hıristiyan! Bunalıma girdi! (Kahkahalar) Yani “dönmelik” diye bir şey varsa, herkes dönme! Hz. Muhammed efendimiz de Müslüman bir ailede doğmadı ki? Sara, Fatma Anamız mesela… Yahudi bir tüccar kadın, sonradan Müslüman olmuş. Dönmeyen yok ki oturup bunun tartışmasını yapalım, kim döndü, kim dönmedi, kim yarıda kaldı, kim ortada kaldı, kim dönerken ıslık çaldı diye…

Sinan: Dönmelik ırkçı ve saldırgan bir ifade olarak kullanılıyor

Cemil İpekçi: Saldırganlık hep olacak! “Başarısız muhterisler” diye çok sevdiğim bir tabir vardır. Hayatındaki çirkinlikler, yaradılışlarındaki çirkinliklerden başka bir farkındalıkları olmayanlar için saldırmak, ısırmak çok şey fark ettirir bazı insanlara…   Sokak köpeklerini fark etmezsiniz çoğu zaman. Hangisini fark edersiniz? Kudurmuşsa, saldırıyorsa fark edersiniz. Saldıranı herkes fark eder. İnsanlar için de böyledir. Kendisini fark ettiremediği için kuduran insanlar var. Bunları yazanlara bakıyorum mesela… 2 kişi var… İkisini de gördüğünüzde zaten “yahu bu nedir” diyorsunuz… Bir tanesini Cihangir’de görmüştüm mesela… Gördüğünde biraz da ne yapacağımdan çekindi… O astragan şapkası, kırmızı kaşkoluyla Cihangir kahvesinde oturuyor.  Ne işin var Cihangir kahvesinde? Önüne koymuş 20 tane eski kitap, oturmuş etrafı seyrediyor. Herkesin kendisini fark etmesini istiyor. (Kahkahalar) Bu kadar fark edilmek istiyorsan indir pantalonunu, kıçını göster! Aynı şey! Farkedilirsin! Ama bunlara tarih karar verecek. Tarihte bir yerleri olmayacak. Hayat boyunca hep alay edilecekler.

Sinan: Ama belirli bir kesimi etkiliyorlar… Ülkenin bu kadar kutuplaştığı bir ortamda hele…

Cemil İpekçi: Etkiler tabii ki… Olacak, olması da gerekiyordu zaten… Bu çok doğal bir şey… 80 yıllık cumhuriyette unutmayın ki 24 saatte şalvar çıkarıp pantalon giydi insanlar…  Fes çıkarıp şapka giydiler… Kadınlar birden bire başlarındaki sıkma başı çıkarıp perma yaptırıp, şapka takıp, eldiven giyip topuklu ayakkabı giydiler…  Çok afedersiniz, 80 sene zor durdu! (Kahkahalar) Allah’tan Pompadour elbiselerini giymedik yani… 80 sene önce Fransa’ya gidip Fransız’a zorla fes, ferace giydirseydiniz kaç sene dururdu? Bunlar da kafasını açacaktı, tekrar öbürünü giyecekti. İnsanların adetlerini, alışkanlıklarını değiştirmesi o kadar çabuk ve kolay olmuyor. Öyle dört saatte, bir yılda olacak şeyler değil bunlar… Zaten çok demokratik bir şey de değil. Mesela bu kılık kıyafet kanununu çok anti demokratik buluyorum ben. Baktığınızda bir Mao Çin’inde olmuş bu kanun bir de Türkiye’de. Dünyanın hiçbir yerinde kılık-kıyafet kanunu diye bir şey yok. Nasıl istiyorsak öyle giyinebilmek dünyadaki en tabii hakkımız. Ben yarın Budist olabilirim, portakal rengi giyebilirim. Beni giysimle, inancımla yargılaman kadar anti laik, faşist bir olgu daha olamaz. Faşizmi tasvir etmek istiyorsanız, aynı Hitler Almanya’sı gibi biliyorsunuz… Ari ırk diyecek, mavi göz olacak, Alman olacaksınız… Burada da işte kostümlerle oluyor bu işler. Pantolon giyeceksin, kravat takacaksın, başın açık olacak… Niye? Çağdaş ve demokrat olabilmek için! Böylesine faşist bir kavram olabilir mi? Atatürk’ün bu devrimleri yaptığı dönem ve şartlarda bunlar doğru görülebilir ama doğrular da dönemlere göre doğru veya yanlıştır. 100 yıl öncesinin doğrusu, 100 yıl sonra doğru kalmayabilir. 20’li yaşlardayken sola falan meraklıydık. Babam 14 yaşındayken Nazım Hikmet’i okutuyordu bana. Orhan Veli’yi okuyorum, bir yandan da bana Marx’ı Lenin’i anlatıyor. Sol tandanslıyız o dönemlerde… Ama ne oldu sonra? Sol bizle öyle çok öpüşecek bir şey değildi çünkü… Osmanlı topraklarında yaşamış insanların solu olamaz… Nasıl ki Fransızlar hiçbir zaman solcu olamayacaklarsa, Osmanlı topraklarında yaşayanların da solu olamaz. 79’da Mitterand geldiğinde Fransa’daydım. Sol geldi diye bayram ediyorlar. Akşam Nice’te, Cannes’da çadırlar kuruldu. Şampanya ve havyarla solun gelişi kutlandı! Fransız’ın solu da ancak şampanya ve havyarla olur! Fransa bir Rusya olmaz anlatabiliyor muyum? Onun için bu Osmanlı topraklarında solla öpüşülemez. Solla öpüşülebilecek yerler var, öpüşülemeyecek yerler var. Rusya ile öpüştü işte! Ne kadar öpüşebildi tartışılır. Birkaç büyük şehir dışında geri kalan her yer Sibirya zaten. Komünizm yaşanır yani orada, hiçbir şeyleri yoktu ki? Ama bakın, Rusya bile dayanamadı yani… Sosyal adalet diye bir şey var, buna inanıyorum ama komünizm son derece anti demokratik bir şey, son derece insana aykırı bir şey… İnsanlar eşit doğmaz çünkü… İnsanlar eşit doğmaz ama kanunlar karşısında, devlet karşısında eşit olabilirler. Hatta aynı kanunları eşit olarak uyguladığınızda bile insanların hayatları eşit olamıyor. Ne zekâ olarak, ne fizik olarak, ne yetenek olarak eşit doğmuyor ki insanlar? Ancak eşit kanuni hakları olabilir… Herkese okuma hakkı verirsiniz mesela ama herkese okuma mecburiyeti koyamazsınız. Bakın İpekçi’lerin oğlu olarak ben Akademi’yi bitirdi. Ama aynı İpekçi’lerin oğlu olan erkek kardeşim 10. Sınıfta okulu bırakıp ticarete başladı. Aynı anne babanın dölünden, aynı ekonomik şartlardan, aynı kültürel ortamdan olan 2 kardeş bile farklıyız… Herkes aynı şekilde değerlendirilemez çünkü… Herkesin yeteneği, ilgi alanı, yönelimi aynı değil. Doğadaki adalet bile farklı. Aynı hakları sunun ama o hakları kullanma biçimi bile farklı.