Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"orhan gazi'den itibaren bütün padişah anaları 500 yıldır dönme. osmanlı'da orta asya türk kanından eser mi kalır yahu?"

 

Sinan: Gerçi burada da gayet iyi yaşıyorsunuz ama yurt dışında harikulade bir hayat da sürdürebilirdiniz. Hiç bir risk almadan, hiç bir bedel ödemek zorunda kalmadan?

Cemil İpekçi:  Toplamda 17 yıl yurtdışındaydım zaten…

Sinan: Döndünüz ama? Neden?

Cemil İpekçi: 6 sene Belçika’da kaldım. Sonra 78’de kuzenimi ziyaret için 15 günlüğüne Nice’e gittim ama 6 sene de orada kaldım. Gittim hemen oturma müsaadelerimi aldım, bir butik açtım, ev tuttum falan… Sonra 2 sene Münih’te, 1-2 sene kadar Paris’te, 2 sene kadar da Londra’da yaşadım. Ama size bir şey söyleyeyim; Türk olmasaydım da (gerçi Türklüğümüz tartışılır hepimizin) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasaydım da yine bu topraklarda yaşardım. Osmanlı’nın politik tarihiyle iftihar etmiyorum ama Osmanlı denilen hanedanın fethettiği topraklarla yaptığı sentezden, kültür sentezinden çok etkileniyorum çünkü… Bütün topraklardan parçaları toplayıp hepsini öyle bir harmanlamış ki, zannediyorum Avrupalı da olsaydım Anadolu çok bağlardı beni kendisine… Binlerce yıllık medeniyetlerin geliştiği bir coğrafya burası! Bütün o medeniyetlerin esintileri kalmış bu topraklarda. Yine burayı seçerdim yani… Bir yabancı olsaydım yine İstanbul’da yaşardım. İstanbul bir kadın! Öyle bir kadın ki herkesi kendine aşık edebiliyor. Eşcinsel olsanız bile aşık olmamanız mümkün değil o kadına… Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, onu harap etmeniz mümkün değil. Bir kez kucakladı mı sizi öyle kolayca kopamıyorsunuz. Dünyanın hiçbir şehri İstanbul’un verdiği lezzeti, hazzı vermedi bana…

Sinan: Satır arasında riskli bir ifade kullandınız.?

Cemil İpekçi: Nedir o?

Sinan: “Osmanlı’nın tarihiyle çok övünmüyorum ama” diye başlayan bir cümle kurdunuz… Çok önemli bir vurgu bu bence…

Cemil İpekçi: Osmanlı tarihi o kadar yanlış öğretiliyor ki! Yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Tudor Hanedanından ya da Medici’lerden ne farkı var?  Biz Osmanlı’yı kutsallaştırıyoruz. Neredeyse din ile bir tutuyoruz. Her padişahı tövbe yarabbi peygamber gibi görmek, göstermek istiyoruz. Sultanları sultan gibi göstermek istiyoruz. Hayır efendim, gerçek hiç de öyle değil! Kaldı ki, Orhan Gazi ’den itibaren Türk kanı bile kalmamış… Her bir anne farklı bir ırktan olursa, 500 sene sonra genetik olarak artık sizde Orta Asya Türk kanı kalabilir mi Allah aşkına? Mümkün değil! Şimdi biz bunları daha yeni yeni konuşabilmeye, öğrenmeye başlıyoruz. Ama ben çok erken yaşlarda, babamın verdiği kitaplar sayesinde öğrenmiştim. Osmanlı’da, mesela babaannemin evinde Türkçe konuşmak yasaktı. Osmanlı-Selanikli bir aile… “Türkçeyi köylüler konuşur” denirdi.  O yüzden hepimiz Fransızca konuşurduk. Son yıllara kadar annemle Türkçe kavga edemedim inanır mısın? Fransızca kavga ettim. Hala kavga ederken Fransızca ediyorum, hala Fransızca düşünebiliyorum. Sarayda da böyleydi. Son dönemlere kadar Türkçe çok az kullanılmış. Daha çok Fransızca, İtalyanca, en son dönemde de Almanca, hatta Rusça kullanılmış.  Şimdi bunları söylediğinde Osmanlı’ya hakaret ediliyormuş sanılıyor ama gerçek bu… Osmanlı tarihinde de birçok katliamlar var. Çocuklarını öldürmeleri var, aldatmalar var.  Padişahlar da çok sefahatler sürmüş…  Rakılar da içmişler, şaraplarda içmişler, hepsini yapmışlar yani… Ben zaten kralların ve padişahların peygamberleştirilmesini anlamıyorum! İmparatorluğun kültür kısmı beni ilgilendiriyor, politik kısmıyla ilgilenmiyorum. Kültür kısmında muazzam bir güzellik meydana çıkmış çünkü… Müthiş bir kültürel harman…  Türk kahvesi dediğimiz kahve bile Türk kahvesi değil, İran kahvesi! İran’ı aldıktan sonra girmiş o kahve… Ama İran tarzı değil, daha bir sulu olarak, bizim tarzımızda pişmiş… Yaprak sarması! Kendimizi ikiye ayırsak bizlere ait değil! Yunanlılara da ait değil… Ege bölgesinde Karya döneminde, Baküs bayramında yenilen bereket yemeklerinden bir tanesi ki bizde bu Hıdrellez’e tekabül ediyor…  6 Mayıs gecesinde, Hıdrellez’de muhakkak bir zeytinyağlı yapılır. Yaprak sarması, kuzu yenir. Pirinç berekettir mesela, o yüzden pirinç yenir. “7 ot salatası” yenir. Aynı yemek Baküs bayramında da var, yani bize ta oradan kalkıp gelmiş…  Baklavaların, böreklerin bizle alakası yok! Orta Asya’da o dönemlerde kim baklava yapıyor Allah aşkına? Araplara mahsus bir tatlı bu…  Lokum keza öyle…  Türklere ait tek şey kımız, pastırma… “Bastırma”dan pastırma… İşte aşure var bir de…  Anlatabiliyor muyum? Biz her şeyi Türklüğün içine sığıştırmaya bakıyoruz. Oysa Osmanlı’da böyle bir dert, çaba yok…Belki bu yüzden seviyorum Osmanlı’yı…

Sinan: Emperyal bir zenginlik ve çeşitlilik Osmanlı’nınki…

Cemil İpekçi: Her şeyi almış! Bugün maalesef yenmiyor Türkiye’de ama sarayda, bu  “Muhteşem Yüzyıl”ı seyrederken çok gülüyorum, mesela bıldırcın istiyor Hürrem Sultan! Bıldırcın değil esasında o.  Güvercin! Çünkü esasında yenen ballı güvercin… Pilav üzerinde ballı güvercin… Fransızlara ait bir yemek… O zaman alınmış Fransız köle ve cariyelerin ve işte gelen elçilerin öğrettiği bir yemek.  Biz onu filmde kalkıp bıldırcın yaptık! Bıldırcın mıldırcın değil o, güvercin! Saray mutfağında Fransız etkisi çok fazla…  Bütün Louis dönemleri, özellikle de 16. Louis dönemi çok etkili.  Yufkanın içinde dondurma, fırına verilip üstüne nar şerbeti dökülür… Frambuaz şerbeti…  Tamamen bir Fransız delicates  tatlısı ve aynısı Osmanlı reçetesinde de var sarayda… Çünkü saraya gelen her yabancı kadın, her yabancı cariye, köle 7-8 yaşında gelmemiş ki? 13’ünde, 15’inde gelen var…  E bunlar geldiklerinde tabii “ben de şu yemeği bir deneyeyim” diyorlar… Giriyorlar mutfağa aşçı yamağı oluyorlar…  Ya da terziler var mesela... Benim bir koleksiyonum var, henüz yapmadım. “African-Ottoman” adıyla yapacağım o koleksiyonu… 17. yüzyılda Fatih’le beraber zenciler girmeye başlıyor. Mesela Orhan Gazi zamanında siyahîler yok. Sonraları Sudanlı siyahî harem ağaları ve kadınlar girmeye başlıyor… Tabii o alınan kadınlar ve erkekler de kendi baş bağlama tarzlarını devam ettiriyorlar ve bundan etkilenen sultanlar da var… O büyük altın bilezikler, gerdanlıklar, büyük küpeler, türban tarzları falan oradan etkilenerek aldıkları şeyler… Bir siyahî Afrika etkisi başlıyor, özellikle de Sudan etkisi… Bunlar çok önemli etkileşimler. Her gittikleri yerden, her gelenden bir etki, bir esinti alıyor. Hele saray memba olduğu için bunun en güzel sentezini oluşturuyor. Yemekte, sanatta… Heykel yok mesela ama resim…

Sinan:  Minyatür var?

Ulvi: Resim de var… Sarayda var bir biçimde…

Cemil İpekçi: Evet resim, Fatih öncesinden beri var.  Hatta o kadar ilginç ki, Levni’nin hayatını incelerseniz göreceksiniz. Levni kitabı kapalı duruyor kütüphanede. Kapalı olursa günah değil, açtığın zaman günah… Açıp bakıp kapatıyorsunuz… Açıktaki resim günah, kapalısı sorun olmuyor. O döneme ilişkin en büyük minyatürleri, belgeleri Levni’den alıyoruz. Kostüm tarihini de Levni’den öğreniyoruz.

Ulvi: Surname’lerden…

Cemil İpekçi: Evet, bütün yazılarından alıyoruz. Çok önemli.

Sinan: Cumhuriyetin tek tipleştirme anlayışı, bu muhteşem zenginliğin büyük ölçüde çoraklaştığı bir iklim yaratmadı mı sizce?

Cemil İpekçi: Ben şöyle bakıyorum konuya. Osmanlı dönemindeki demokrasiyi, laikliği maalesef Cumhuriyet kurulduktan koruyup sürdürememişiz. Şu anda hiç laik de değiliz demokrat da değiliz. Osmanlı döneminde bu topraklarda yaşayan Hıristiyanlara, Musevilere, Ermenilere gösterilen kabulün çok uzağındayız. Padişah tarafından korunuyorlardı, kendi mahkemeleri vardı, bayramları kutlanıyordu.  Demokrasiye geçtikten sonra muazzam bir ırkçılığa yöneldi devlet. Muazzam! Bunda zannediyorum devletin adına Türk denmesinin de etkisi var. Çünkü Osmanlı hepsini kapsayan bir şeydi. Türkiye Cumhuriyeti dediğinizde, Türk bir ırka mahsus bir isim. Bakın Amerika’da herkes Amerikalıyım diyor. Amerika bir kıtanın ismi… Amerika’da yaşadığım için Amerikalıyım diyor aslına bakarsanız. Peki ya Türk’üm dediğinizde? Bu kadar milletten, Çerkez’i, Abaza’sı, Kürt’ü, Ermeni’si, dönmesi devşirmesi için “Türk’üm” demek çok zor geliyor. Bir etnik grubun ismini kalkıp Cumhuriyetin ismi olarak koymuşlar. Bugün bu yüzden bütün bu sorunları yaşıyoruz. Hep söylerim, keşke Mustafa Kemal Atatürk Osmanlı Cumhuriyeti deseydi bu devletin adına. Böyle olsaydı bence bu Kürt sorununu bile yaşamayacaktık. Eski imparatorluklara bakın… Fransız İmparatorluğu Fransız Cumhuriyeti olmuş. Alman İmparatorluğu Alman Cumhuriyeti olmuş. Biz de çok rahat Osmanlı Cumhuriyeti olabilirdik. Osmanlı Cumhuriyeti adı benimsenseydi zannediyorum dünyaya karşı da çok farklı duracaktık. Bunu birçok yerde hissedebiliyorum. Mesela Kudüs’te çok hissettim bunu… Kudüs’ü gezerken Müslüman kısmına geçtim. Yanımda iki Yahudi arkadaşım da var. Tabii onlar Yahudi oldukları için, çok ters davranışlarla karşılaştılar Kudüs’ün Müslüman kesiminde. Bir yerde kahve içmek için oturduk. Servisi yapan adam nerelisiniz diye sordu. “Osmanlıyım” dedim. Biliyor musunuz, o dakikadan itibaren kalkana kadar bana “Efendi” diye hitap ettiler, servisi yaparken geri geri çekilerek yaptılar. Benzer şeyleri Lübnan’da da Fransa’da da gördüm. Osmanlı olduğunuzu söylediğinizde size olan hayranlıkları, duruşları farklılaşıyor. Fakat Türk dediğinde kendisinin kötü bir kopyası olarak görüyor, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına “benim kötü bir kopyamsın” diye bakıyor mesela Fransız. Onun için yurtdışına gittiğimde, blue-jean bile giysem şalvar modelidir. Şalvarımı giyerek gezerim. Mesela Nice’te yaşarken rahmetli Grace Kelly kendi adının verildiği bir müzik salonu açmıştı. Açılışta bizim bir piyanistimizin resitali de vardı. Ben de protokol davetlisiydim ve ön sıranın bir arkasında oturuyorum. En önde rahmetli Grace Kelliy, Prenses Caroline ve Stephanie de oturuyor. Geceye siyah şalvarım, siyah pelerinim, uzun siyah çizmelerim ve üstümde de mareşal gibi eskilerle işlenmiş ceketimle katıldım. Hiç unutmuyorum, hepsi dönüp baktılar ve “Mösyö nerelisiniz?” diye soranlara “Osmanlıyım” cevabını verdim verdiğimde bana hayranlıkla baktıklarını gördüm. Siz Türk olduğunuzu hele ki o batı kılığında söylediğinizde sizi o kadar aşağılık görüyorlar ki… Çünkü kötü bir kopyayız ve kimse o kötü kopyaya saygı duymuyor. Ben de bir Hintliyi Amerikalı kılığında gördüğümde saygı duymuyorum. Ama karşımda Hintli gibi bir Hintli gördüğümde çok saygı duyuyorum.

Sinan: Ama Türkiye son birkaç yüzyılını, özellikle de Cumhuriyet dönemini büyük bir batılılaşma çabasıyla geçirdi?

Cemil İpekçi: Çok büyük bir yanlış bu! Bence Atatürk’ü yanlış anlamaktır bu…