Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Mardin de ne oldu?

Cemil İpekçi: Mardin’de o defile sırasında… Tuhaf olan şu, onlar Mardinli değildi! 100 kişiydiler işte… Protesto ettiler “Camide defile yapılmaz” diye… Hâlbuki biliyorsun, orası Camii de değil aslında… Medresenin yanında bir camii var ama defile medresede!  Orada diziler çekilmiş oysa… Elimizde kasetler var, rakılı sofralar, dansözler oynatılmış falan. Hiç ses çıkartmamışlar o zaman. Orası senelerce küçük çocukların becerildiği, fahişelerin çalıştığı izbe bir yerdi. Aslında o protesto Vali beye yönelik bir protestoydu. Çünkü Vali çok namuslu bir adam! Mardin’in yüzde 80’i elektrik parası ödemiyor, kaçak elektrik kullanıyordu. Vali duruma el koydu. O güzelim taş evlerin üzerine kaçak evler yapmışlar, onları yıktı. Rant kaybına uğrayanlar defileyi bahane ettiler. Nitekim Vali’yi yerinden de ettiler. 15 gün önce merkeze alındı. Çünkü bu dünyada her şey bu insanların inandığı tek tanrının, paranın yüzünden… O para, o güç var ya işte, onu kaybetmemek için insanlar kendi öz evlatlarını feda etmişler. Osmanlı tarihine bak, kadınlar kendi çocuklarını öldürmüşler yahu…

Ulvi: Nasıl bir protestoydu?

Cemil İpekçi: İşte biz defile yapmadan orada namaz kıldılar. TV kameraları önünde… O bir ay kadar gündemde olmamıştım herhalde… Türkiye Cemil İpekçi defilesiyle sarsıldı.

Sinan: İş ölüm tehdidine kadar geldi dayandı…

Cemil İpekçi: Evet, ölüm tehditleri geldi tabii…

Sinan:  Hala koruma var mı?

Cemil İpekçi: Var hala, var. Başlarda çok sıkılmıştım, ben sevmem öyle bir şöhreti ama şimdi hoşuma gitmeye başladı. (Kahkahalar) E bakıyorum benim kadar şöhret olmayanlar bile hemen parayla iki koruma tutuyor bir yere girerken. Çok hoş bir şeymiş; yanı başında kapı açılıyor, oturuyorsun orada üç tane bekliyor. (Kahkahalar) İşte bir Ankara’ya gidiyorum haber veriliyor, arabalar karşılıyor… Eh ben bir şöhretim, starım. Yapsınlar hayatım niye yapmasınlar? Tehdit olmasa da yapsınlar yani (Kahkahalar) Bu Hollywood’a (yüzünü gösteriyor) az mı? (Kahkahalar)

Çok güzel bir hikâye vardır, bayılıyorum. Başka bir yerde de anlattım. Tabii yaşım geçiyor ya, hala bu yaşımda hoş olmamı, ameliyatsız yüzümü kıskanır kadınlar. Gaylerin içinde de var o kıskançlık. 63 yaşımdayım ama göstermiyorum. Bir hanım var, ismini vermeyeceğim, çok güzel bir kadındı, anlatılmaz bir kadındı vaktiyle. O da 65-66 yaşlarındadır. Muhteşem bir kadın, hafiftir de biraz. Muazzam zengin, yani parayla pulla satın alabileceğin bir kadın değil. Çok zengin de bir sevgilisi var, adam çok kıskanç. Oraya buraya çıkamazsın deyip duruyor. Hanım bir kutuya mücevherleri doldurup, “bunlar yüzünden mi? Bana bunları aldın diye mi çıkamam?” diyor. “Gel benimle” deyip tuvalete gidiyor ve mücevherleri tuvalete atıp sifonu çektikten sonra “haydi şimdi defol” diyor. Böyle bir kadın yani… Müthiş bir şey! Çok büyük kürkler giyerdi, beyaz tilkiler falan. Bir başka kadın daha var, bizimki kadar geçerli bir karı değil ama bizimkini fena halde kıskanırdı. İşte bizimki beyaz tilki giyiyor, öbürü anca kızıl tilki… Bizimkinde kocaman bir tek taş, ötekinde küçük bir tek taş. Havaalanında karşılaşıyorlar bir gün. Bizimki yine gri tilkisi, pırlantaları içerisinde… Öbürkü kendine göre ondan beş sınıf aşağıda. “Ne kadar güzelsin şekerim” diyor bizimkine… “e tabii bu havalı tilkiler, pırlantalar olunca…” diyor. Bizimki şak diye tilkiyi atıyor omzundan… “Bu gider şekerim” diyor… Pırlantaları çıkarıp “bunlar da gider şekerim…” diyor. Yüzünü gösterip, “ya bunu ne yapacaksın? Bu Hollywood’u şekerim?” (Kahkahalar)

Ya işte… Ya bunu ne yapacaksın? Ben de televizyonda bir gün dedim ki “hasetler şöhretimi kıskanıyor, mücevherlerimi kıskanıyor… Bunlar gider, bunlar gider, ya hala bu yaşta şunları ne yapacaksın? Bu Hollywood’u?” dedim… Hiç bir şeyim olmasa, bu Hollywood bakışım yetiyor dedim. Onun için kıskanmasınlar boşu boşuna… Hiç kıskanmasınlar. Hoş örneklerdir bunlar hayatımda…

Bak mesela Zeki Bey’in söylediği laflardan bir tanesini hiç unutmam… Hayatım boyunca hiç bir şeye alınmamıştım, ama böyle tam yirmi yaşındayım. Hakkımda gazetede çıkan ilk yazıydı... Hangi dergi hatırlamıyorum şimdi, Hafta Sonu, Ses mes gibi, o zamanlar haftalık çıkan bir dergiydi işte… Saçıma başıma dair bir şeyler yazılmış, “İpekçi’lerin oğlu cemiyet dışı hayatıyla çok ilgi çekiyor” diye yazmışlar. Ameliyatla kadın olacağımı, sosyetedeki bütün erkeklerin de kadın olmamı beklediğini ve evlenmek için sıraya girdiklerini yazmışlar…  (Kahkahalar) Çok da güzelim hakikaten! Peşimde de çok kişi var! Tarabya’da otelde kalıyoruz, sabah gazeteyi odama getirdiler. Ay ben çok kötü oldum, babam çok güç verdi…  Akşam aşağıya indim, lobide oturmuş gazeteyi okuyorum. Zeki Bey de o zaman akşam üstleri  çaya geliyor Tarabya Oteli’ne. Babamla tanışıyorlar tabii, geldi oturdu Zeki Bey. Beni görünce “Neyin var? Kötü görünüyorsun, ağlıyorsun?” dedi. “Bakın neler yazmışlar benim için” dedim. Zeki Bey baktı ve “Bu gazeteciler boşuna yer vermezler, bir gün çok meşhur olacaksın sen” dedi. “Yalnız, insanlar senin yüzüne vurmadan hakikatleri sen onların yüzüne vur ki, onların yüzüne vurabileceği hiçbir şey kalmasın” dedi… Bu nasihat çok önemlidir hayatımda. Babama da gösterdiğimde “üzülmeni anlamıyorum” demişti. “Anlamıyorum, çünkü bunu yazanlar senin cemiyetinde değil. Senin cemiyetin başka” demişti. Ben bu laflardan çok etkilenmişimdir. Çünkü Allah’ın, inandığım Rabbin, o sonsuz, bilmediğimiz kavramın bizlerle çeşitli vasıtalarla konuştuğuna çok inanırım ben. Her saniye konuşur bizimle. Şu an sizin ağzınızdan çıkacak bir kelimeyle bile bana bir şey söyleyebilir. Önemli olan farkındalık. Çünkü bir kelimede, bir harekette her bir sorunuza bir cevap, hayatınıza yön verebilecek bir yer vardır…

Beyti Dost’un bir lafı vardır. Dünya Sevgi Birliği’nde,  1974’te o celseye gelmişti…  O da benim hayatıma çok yön vermiştir mesela…  Demişti ki, “siz esasında yaşam denilen nehirdeki bir saz parçasısınız, ama bu saz parçası olarak giderken bazen çok güzel kıyıda bir yere rast gelebilirsiniz… Sakın oraya tutunmayın! Çünkü ona bakarken haz alırsınız ama bir süre sonra orada kalmak için güç sarf edeceğinizden, hem onu görmezsiniz hem de hırpalanırsınız…  Bırakın kendinizi! Sağda güzellik olabilir, solda çirkinlik olabilir, ama o sizi götüreceği yere götürecektir” Doğru… Hayat öyle bir şey…  Hayatta ne gördüğümüz güzelliklere tutunmak gerekiyor,  ne gördüğümüz çirkinliklerin kalıcı olduğunu zannetmemiz gerekiyor… Yaşam güzellik ve çirkinlik kavramı içinde geçiyor ama ne o en doğru, ne o en kötü…

Ulvi:  Bir şey eksik kaldı. Ben onu tamamlayalım diye soracağım: Mardin’den söz ederken bir tepki alındı dedik, kaldı… Ama biliyorum ki Mardin’de insanlarla çok iyi bir ilişkiniz var. Ben oradayken insanlar çok güzel şeyler söylüyorlardı hakkınızda…

Cemil İpekçi: Ben Mardin’i bırakmıyorum, yine gideceğim. Hayatımdaki en güzel şeylerden biri oldu Mardin ve Diyarbakır…  Şırnak’ta o insanları tanımak; tarihi açıdan, kültürel açıdan, her açıdan…  Tabii ki olacak…  Her yerde bir şey olacak…  Hayat pembe değil, alaim-i sema… Her renk mevcut, içinden tek bir rengi ayıramazsınız… Hayatı olduğu gibi, gökkuşağı gibi alırsanız ve öyle severseniz çok güzel…  Bir tanesine bakmak mümkün değil yani…