Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ulvi: Gerçekleştiremediğiniz bir hayal var mı?

Cemil İpekçi: Çok seneler evvel vardı, artık geçti. “Too late to sad your dad” demişler… (Kahkahalar) Balet olmak istemiştim. 2 sene gitmiştim sonra babam derslerimi bırakırım diye bıraktırmıştı. Hayatımda en olmak istediğim şey aslında oryantal baletlikti… Sonra Belçika’da okurken okulun tam arkasında da Bejar’ın stüdyosu vardı. 2-3 sene Bejar’ın o dans atölyesinde kendimi tatmin ettim.  Çok iyi dans ederim, çok iyi oryantal yaparım.  Ama hayatımda en çok istediğim şey sahnede olabilmekti… Hayallerimin yüzde 70’i sahne üzerinedir. Müzik dinlerken kendimi sahnede hayal ederim. Merdivenlerden iniyorum, müthiş kılıklar, ışıklar içindeyim… İşte maalesef bir tek podyumda, defilelerin selam bölümünde çıkarak tatmin oluyorum. Ama hani bundan dolayı üzgün müsün dersen, hayır değilim. Ona bakarsan babam doktor olmamı çok isterdi. Büyükbabam da doktordu çünkü, cerrahtı. Babam jinekologdu. Babama kızardım, niye hep doktor olmamı istedin, ben bu kadar sanatçıyım diye… “Çünkü çok araştırmacı bir yapın var” dedi. “Ben sana doktor olup ta cerrahlık yap demedim. Ama bir şey bulurdun mutlaka…” dedi. Hakikaten, mesela iyi bir estetik doktoru olabilirdim. En çok da genetikçi olmak isteyebilirdim mesela… Hala internette, orada burada genetikle çok ilgilenirim. Aslında bir sürü şey varmış olmak istediğim… Şarkıcı olmak isterdim mesela. Gerçi para kazandım o işten, Belçika’da talebeyken geceleri birkaç kulüpte çalışıyordum. Fransızca, İngilizce şarkılar söyledim. Fransızca çok güzel şarkı söylerim bak… Şarkıcı değil disörüm, Brel gibi… İnce bir sesim yok, son derece kalın ve erkeksi bir sesim var… Ama sesim alaturkaya yatkın değil. Şimdi genç olsaydım, bu devirde bu teknolojiyle ve fiziğimle muhakkak sahnede olurdum… Gerçi ona bakarsan dansçı olarak da resimlerim var. Paris’te 78’de 1 ay kadar çalıştım. Sezen Aksu, Zerrin Özer, Seher Şeniz’le birlikte iki defa Olympia’ya çıkıp sahnede dans ettim. O resimlerim hala durur. Ama bütün bunlar “keşke” dedirtmiyor, üzmüyor beni… Çünkü bir insanın yapmak isteyebileceği o kadar çok güzel şeyler var ki, hepsini yapabilmeniz zaten mümkün değil. Ben en çok olmak istediklerimden bir tanesinde yeteri kadar tatmin oluyorum. Zaten tam anlamıyla tatmin olabilmek diye bir şey yok. Hiçbir konuda yok. Bence “budur işte, oh be!” dediğin dakika zaten elveda diyorsun.

Sinan: Yaşanmamış aşk var mı?

Cemil İpekçi: Hiç bir aşkı istediğim aşk gibi yaşamadım ve yaşayamayacağım…  O, o kadar başka türlü bir aşk ki… Çocukken de öyle bir şey beklerdim, çok tuhaf bir şey… Hala da o var… Böyle sokakta giderken bir köşeden biri çıkacak, birbirimize bakacağız, bir şey söylemeden gelecek ve beni boynumdan öpecek! Hep böyle bir şey var hayalimde…  Ama ben aşklarımı kendi hayallerimle de zenginleştiriyorum aslına bakarsan. Karşımdakini de yönetiyorum… Yönetmediğim bir aşk da olmadı hiç. Yaşadığım aşkların her biri kitap olur. Hakikaten çok güzel şeyler yaşadım. Aşklarımı yazacağım muhakkak. Tabii ki isimlerini vermeyeceğim, sadece duygularımı yazacağım.  Çünkü onların içinde o kadar güzel şeyler var ki… Bak mesela bir Portekizli aşkım vardı. Hayatımda aldığım en güzel mektubu yazmıştır… Kitabıma mektuplarımı koymak istemem ama o mektubu koymak isterim bak…  Lizbon’da bir kulüpte tanıştık… Tanıştık ve çıktı…  Sabah hiç konuşmuyor,  sadece “doğayı mı seversin yaşamayı mı?”  dedi… “Yaşamayı severim” dedim. Ve sabahın o saatinde beni onların böyle sucuk gibi yaptıkları bir şey var, öyle bir yere götürdü. Bizim işkembe çorbası içtiğimiz gibi, onların da içkiden sonra gidip yedikleri bir şey…  İşte 1 hafta kadar çok hoş bir aşk yaşadık ama benim Brüksel’e geri dönmem gerekiyor… Bu arada hep yağmur yağıyor… Hep yağmur! Sürekli yağmur altında yürüyoruz, yağmur altında dolaşıyoruz. Çok sakin birisi…  Brüksel’e döndükten 3-4 gün sonra bir mektup geldi. Bütün bir sayfa, çizgi ve nokta, çizgi ve nokta, çizgi ve nokta! “Lizbon’da yağmur!” Bu hayatımda aldığım en güzel mektuptur…

Sinan: Daha ne olsun? Daha ne desin adam?

Cemil İpekçi: Yani bu kadar güzel bir haftayı, o haftanın ardından üzüntüsünü, gözünün yaşını anlatan, beraberliği ve ayrılığı anlatan bu kadar iyi bir mektup olamaz…  Benim için o kadar kıymetli bir mektup ki bu… Bunlar başka türlü yaşanmışlıklar, bunlar başka türlü hoşluklar bence… İnsanlar tek bir kişiye aşık oluyor diye bir şey yok… Ben bunu kabul etmiyorum… Aşk senin içinde, göğsünde yanan bir ateş, bir ışıktır. O sönmüyorsa, ona kanacak yusufçuklar hep var… Her zaman muhakkak bir yusufçuk gelip onun etrafında dönecek… Yeter ki senin içindeki o ışık sönmesin… Bak flörtöz olduğum kesin. Bakkalla da flört ediyorum, kasaptan et alırken de flört ediyorum, gördüğüm herkesle de flört ediyorum… Herkese bakıyorum. Kasaptan et alırken bir anda bakışım değişiveriyor, adamın eli ayağı titriyor. (Kahkahalar) O işveye, o cilveye, o münasebete bayılıyorum yani…  

Sinan: Dileriz hiç kaybolmaz o işve, o cilve… Çok yorduk sizi çok teşekkürler...              

Cemil İpekçi: Kaybolmaz, kaybolmaz!… Ay bitti mi? Ben teşekkür ederim.

 BİTTİ!