Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Her halde özel hayatınızla, profesyonel hayatınızla ilgili sorulmayan soru, bilinmeyen nokta kalmamıştır. Magazincilerin gözdesi oldunuz hep. Bu röportajı yapmak istememizin nedeni, aslında önümüze konan bu magazin ikonunun gerisinde entelektüel derinliğe sahip bir insanın göz kırpması… O pırıltılı magazin ikonunun arkasında bir öncü, bedel ödemiş ve cesur bir insan var. Biz o insanı yakından tanımak istiyoruz. O insanın ipuçlarını arıyoruz… 

Cemil İpekçi: İnsanların bana bu kadar çok ilgi göstermesi görsel medyayla birlikte başladı. Yazılı basındaki Cemil ile görsel medyadaki Cemil arasında bir fark var. Görsel medyadaki Cemil İpekçi gerçek Cemil’i yansıtmaya daha yakın aslında… İş hayatına 1971’de girdim ben,Zeki Triko’da… 75’te kendi atölyemi açtığımda artık belirli bir muhitte, belirli şehirlerde ismim vardı. Ama biliyorsunuz, o zamanlar daha çok yazılı medya baskındı. Görsel medya bu kadar yaygın ve etkili değildi. Onun için insanlar bugünkü kadar tanımıyordu. Gerçi tabii, ben de o zamanlar aynı Cemil değildim. 22 yaşın çılgınlığı vardı üzerimde… Bu ilginin nedenlerine gelince; güzel bir varlık olarak doğmuşum. Yani baktığınızda hem kadınsı, hem de erkeksi bir güzelliğim var. Hele 20’li yaşlardayken, ikisini çok güzel bir araya getirmiştim. Saçlarım belime kadar uzun, anlamını çok iyi bildiğim gözlerim…  Tabii şurası da çok önemli: Allah Cemil’i yarattı ama Cemil de Cemil İpekçi’yi yarattı… Çünkü 15-16 yaşlarıma kadar olan Cemil ile 16 yaşımdan sonraki Cemil arasındaki fark çok büyük!

Sinan: Aralarında hiçbir ortak payda yok mu?

Cemil İpekçi: Aralarındaki müşterek nokta, hayal kurmak…  Hâla hayal dünyasında mutlu olabilmek…  Hâla bebekleriyle, oyuncaklarıyla mutlu olan; bunlardan tıpkı 6-7 yaşlarındaki kadar haz alan, hâla elma şekerini çok seven, hâla balonları çok seven, hâla şaşıran, hâla hayatında “olabilir mi bu?” diye soran bir Cemil var… Ama o günkü Cemil ile bugünkü Cemil’in ne fiziği aynı ne de hayatındaki cüretkarlığı aynı…  Cemil 15 yaşına kadar çok sakin, çok sessiz bir çocuktu. Düşünebiliyor musunuz, hayatındaki ilk arkadaşı 11 yaşında olmuş… O yaşa kadar tek bir arkadaşı bile yok! O kadar ki, ilkokul 5. Sınıfın ikinci yarısına kadar sınıfta yanıma kimseyi oturtmadım ben… Mektepte kimseyle konuşmadım. Bütün bir dört buçuk sene boyunca! Evimize gelen misafir çocuklarıyla konuşmadım, odama kimseyi sokmadım…

Sinan: Neden?

Cemil İpekçi:  Sokmadım işte! Megalomanca bulabilirsiniz belki ama çok aptal buluyordum yaşıtlarımı. Çünkü ben hem çok çocuk oldum ama hem de tam anlamıyla çocuk olamadım. Biliyor musunuz, 4 buçuk yaşıma kadar konuşmamışım ben. Anneme “Eyüp Sultan’a götür de dili açılsın” demişler. İşte “sabah vakti sal da, kanarya suyu içir, konuştur” demişler. Ki annem böyle şeylere de inanmazdı ama götürmüş, o sudan içirmiş.  Eve gelmişiz ve ben bugün konuştuğum gibi konuşmaya başlamışım. Annem,  “o kadar çok konuştun ki acaba bu suyu çok mu içirdim?” diye endişelendim derdi… 5 yaşında doktora götürmüşler, acaba geri zekâlı mıyım diye… Çok iyi hatırlıyorum, dadım beni bir kenara koyardı “otur” diye, 10 saat beni almasın orada oturur beklerdim.  Tabii çok gariplerine gidiyor, çünkü benden üç yaş küçük bir erkek kardeşim var…  Ablam var, normal dolaşan oynayan çocuklar bunlar. Ama beni bir yere koyuyorlar duruyorum öylece… Geri zekâlı olduğumu düşünmeleri o kadar da garip değil yani… Bense çok iyi hatırlıyorum, oturduğum yerde “ne kadar aptallar” derdim kendi kendime…  “Bu yaptıkları şeyler ne kadar aptalca!”… Ve hayal kurmaya devam ederdim…

Sinan: Bu “erken bir olgunlaşma” mıydı yoksa aslında doğuştan, karakterinizde var olan bir özellik miydi?

Cemil İpekçi: Doğuştan bence! Yıllardır reenkarnasyonla, parapsikolojiyle, metafizikle uğraşırım. Doğarken bazı konularda bilinçli doğdum ben.  Mesela ilk gobleni 4 yaşında yapmışım. 5 yaşında harika bir palto dikmişim. 6 yaşında ablama etek diktim. Annem bütün bunları saklamış, üzerlerine tek tek yazmış. Vefat ettiğinde dolabından çıktı hepsi… Bunlar öyle o yaşlardaki bir çocuğun yapabileceği şeyler değil… Leyla Gencer, annemin dayısının kızı, kardeş çocukları yani… Çubuklu’daki köşkte o da orta bölümde oturuyordu. Leyla teyzem opera çalışırdı. 5 yaşındaki bir çocuk operadan ne anlar? O yaştaki bir çocuğun hayran hayran opera dinleyebilmesi, Lelma teyzem Butterfly’ı söylediğinde ağlaması için daha önce Butterfly’ı duymuş olması gerekir… İtalyanca da bilmiyorum. Bazı insanlar daha doğarken açık doğuyor gibime geliyor… Ama tabii çocuk taraflarım da var…  

Ulvi: Nasıl bir çocuktunuz?

Cemil İpekçi: 15 yaşımdayken çok şişman bir çocuktum! 1.60 boyunda ve tam 98 kilo! 15  yaşına kadar hep yemek yiyen, kitap okuyan, hayal kuran bir çocuktum.  15 yaşında yeğenime aşık olmuştum, Zeynep diye çok sevdiğim bir kuzenim vardı.  Denize gidiyoruz, o güne kadar kilolarıma aldırmıyorum hiç.  Zeynep “ay ne kadar iğrençsin” dedi. Eve geldim ve bir yemin ettim “bu kelimeyi bir daha duymayacağım!” diye. İki buçuk ay içinde zannediyorum 30  kilo verdim. Birden boyum attı, spora başladım. Tam 3 ay boyunca sokağa çıkmadım. 3 ayın sonunda böyle Paul Mc’Cartney gibi, aynı o Beatles tarzına uygun saçını kestirmiş, boyu 1.80’e yakın uzamış, incecik ve hoş bir varlık olarak çıktım ortaya. Bu arada aylarca aynanın karşısında bir kadına nasıl bakmalıyım, bir erkeğe nasıl bakmalıyım, nasıl gülmeliyim, en güzel yerim neresi diye talimle bir Cemil yarattım.

Sinan: Her şey bir yeminle başladı yani?

Cemil İpekçi: Evet, Akademiye girdiğimde de öyle bir yemin etmiştim. “Herkes bana hayran olacak! Herkes! Kadınlar ve erkekler bana aşık olacak!” diye…  Artık kuantum mu dersiniz ne dersiniz fakat o Cemil gitti! Senelerce… Gitti! 1971’de Türkiye’ye döndüğüm zaman,  mesela o da bir kuantum bence,  aile “hoş geldin” yemeği verdi. Yemekte çok ukala bir halam da vardı, şimdi rahmetli oldu. Gerçekten ukala kadındı, tipik bir beyaz Türk! 3 ay Roma’da yaşar, 2 kelime Türkçe konuşuyorsa 3 kelime Fransızca konuşur falan… “Ne olacaksın?” dedi. “Tasarımcıyım? Tasarımcı olacağım” dedim. Şaşırdı, “nasıl yani? Terzi mi olacaksın?” dedi, “hayır” dedim, “basbayağı tasarımcı olacağım işte”… Halam kahkahalarla güldü, “kim giyer senin pazenini, şile bezini? Bir Türk tasarımcı ha?” deyip gülmeye devam etti…  O gün bir yemin daha ettim. İçimden “sen de giyeceksin ve bir gün gelecek bütün bu Türkiye hudutlarındaki insanlar beni tanıyacak” dedim…  “Ödüller alacağım ve bu yetmeyecek,  talebelerim de ödül alacak!” Bence bu da bir kuantumdu muhakkak ki! Başka bir cemilin yaratılışıydı o…  Nitekim o konuşmanın yapıldığı geceden sadece 4 yıl sonra, 1975’te  Rezzan halam yazları  benim şile bezi elbiselerimi giymeye başlamıştı bile…

Sinan: Prensipler! Bu derece kararlılık ilginç.

Cemil İpekçi: Ama son 10 seneme bakıyorum… Annemi kaybettim, 18 sene oldu… Bu hayatta iki kişinin hiç ölmeyeceğini zannetmiştim. Bir annem bir de Zeki Müren! Zeki Bey’in hayatımda çok önemli bir rolü var. Söylediği birkaç kelime ile hayatımı örerken kullandığım en sağlam taşları vermiştir bana… Parapsikolojiyle, reenkarnasyonla, ölüm araştırmalarıyla haşır neşirken hayatın bir yerde ne kadar anlamsız ama bir yerde de ne kadar anlamlı olduğunu fark ediyorsunuz.  Annemi de kaybettikten sonra hayatımda belki de ilk kez ölümle yüz yüze geldim. Kendimi ne kadar yormuş olduğumun farkına varmaya başladım. Derken, beraber olduğum arkadaşımla sekiz sene sonra ayrıldığımda bir kalp sorunu yaşadım. 3 sene önce bir stent takıldı, hiç unutmuyorum çok korkuyordum! Hala da korkuyorum ölmekten… Ama o gün nasıl bir şey olduysa artık… Beni ameliyathaneye götürürlerken müthiş bir koşuşturmaca yaşıyorlardı.  İşte herkes bağrışıyor, “Gidiyor! Gidiyor! Bitti! Durdu!” diye…  Çok tuhaf ama o an hiç bir korku hissetmedim…  Sadece ne kadar güzel bir altmış yıl geçirdiğime şükrettiğimi hatırlıyorum. Çünkü gerçekten çok güzel bir altmış yılı bırakmıştım arkamda…  Gözümü yoğun bakımda açtım.  5 gün sonra hastaneden çıkarken doktorum koluma girdi. Çok ta hoş bir doktordu, koluma girdi ve “arabaya binmeyelim” dedi. Firüzağa’ya kahveye git ve bir kahve, bir sigara iç dedi. O kahvemi içip, sigarayı yaktığım dakika artık bir hiç olduğumu anlamıştım…  Hakikaten evrende bir hiç olduğumu, sadece kendim için çok önemli olduğumu ve insanlara bunu yansıttığımı, insanların da aslında bir yansımayı gördüklerini anlamıştım…  Son üç yıldan beri hayatımda bu çok önemli bir hakikate dönüştü… Siz ne hissediyorsanız insanlar onu görüyor…  Siz kendinizi hakikaten çirkin görüyorsanız herkes sizin çirkin olduğunuzu görüyor! Siz kendinizin güzel olduğunu görüyorsanız, herkes o güzelliği görüyor! Çünkü neyseniz o yansıyor…  Ben bir hiç olduğumun ama bu hiçliğin içinde de çok güçlü bir hiç olduğumun farkına vardım.  O kadar emek verilmiş bir yaşam ki…  O kadar emek vermiş, bedeller ödenmiş bir yaşam ki…  Her şeyin bedeli ödenmiş… Aşklarımın bedeli ödenmiş, eşcinselliğimin bedeli ödenmiş… Türkiye’de doğan bir eşcinsel olmanın, İpekçi olarak doğmanın, Karaköy Börekçisi Hasan Bey’in torunu olmanın bedeli ödenmiş…  Hepsi de ödenmiş! Çünkü ben yüklü bir reenkarnasyonla doğmuşum. Türkiye’de ve dünyada insanların aptalca bir biçimde sınıflayıp “asalet” olarak adlandırdığı, anne tarafından 700 yıllık, baba tarafından 500 yıllık bir geçmişle o sınıfın çocuğu olarak doğmuşum… Tarihi bir kişiliğin, Sabetay Sevi’nin torunuyum…  Tarihe geçmiş, 1480 de İspanya’dan gelmiş. Yahudi’ymiş Müslüman olmuş. Böyle bir çocuğum işte… Türkiye’de ama Türkiye’ye de hiç uymayan… Müslüman mahallesinde salyangoz satar gibi bir adam…