Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"elbette çok şanslı olduğumun farkındayım. ipekçi ailesinde doğdum, çok büyük bir zenginlik içerisinde doğdum. hayata başlarken hayat zaten bana bir çok şeyi hazırlamıştı"

 

Sinan: En başından beri bir farkındalık var…

Cemil İpekçi: Evet!

Sinan: Çok iradi, kararlar üzerine kurulmuş bir hayat… Ama aynı zamanda da üzerinde taşıdığınız veya öyle gösterilmek istenen naif bir kimlik var. Hangisi gerçek Cemil İpekçi?

Cemil İpekçi: Kabul etmek lazım, erkeklerin de bir andropoz olayı var. Artık andropoz mudur nedir bilmiyorum ama 64 yaşına giriyorum… 3-4 sene önce kendimi birden bire çok yorgun hissettim ve kendi kendime sordum,  “ben aslında hangi Cemil’im?” O kendi yarattığım Cemil miyim? Yoksa o hiç kimseyle konuşmayan şişko Cemil miyim? Ya da o hiç büyümeyen çocuk Cemil mi? Aslında hepsi benim!  Kimsenin tek bir kişiliği yok, hepimizin bin bir kişiliği var.  Yeter ki onların çıkmalarına müsaade edelim. Bence insanlardaki en büyük bedbahtlık, en büyük mutsuzluk etraf tarafından verilmiş kişiliği oynamak ve bir kişilik içinde, size ait olmayan bir kişilik içinde hapis olmak! Bence bu hakiki bir hapis! Bundan daha büyük bir hapis hayatı yok. Ya aslında size ait olmayan bir kişiliği dayatıyorlar ya da insanlar içinizdeki sizlerden sadece birini görüyor ve o kişilikten dolayı sizi damgalıyor ve siz aslında hiç istemediğiniz halde bütün bir ömür boyu o oluyorsunuz… Oysa içinizde belki yüz, belki bin farklı kişilik var. Şimdi bakın ben bu yaşımdayım ve sevgilime para harcıyorsam bunu kompleks konusu yapmam. Çünkü sonuçta para da ben’im, şöhret de ben’im, güzellik de ben’im. Bunların hepsi ben’im… İnsan sonuçta illaki bir şey için yöneliyor birisine. Gelsin de ne için geliyorsa gelsin… İlla kaşıma, gözüme gelmesi şart değil ki? Önemli olan gelmesi… Geldikten sonra da sizin onu elinizde tutup tutamadığınız önemli…  Yani aslında neye geldiğinin de farkında olabilmeniz çok önemli… Kendinizi avutmamanız, aldatmamanız çok önemli. Neye geldiğini bilecek ve o kapıdan muamele edeceksiniz. Hangi kapıdan içeriye aldıysanız o kapıdan muamele edeceksiniz. Benim için önemli olan içeriye girmesi… İçeriye girdikten sonra ben onu salon salomanje dolaştırırım zaten. Ama son üç seneden beri önemsemiyorum hiçbir şeyi…  Tutkularımın zaman içerisinde yok olduğunu gördüm. Pek çok tutkum yok oldu artık… Mesela eski eşyaları hala çok seviyorum. Ama artık satın almıyorum.

 Ulvi: Bir kırılma noktası var mı?

Cemil İpekçi: O kalp sorununu ve stent takılmasını yeniden doğuş olarak kabul ediyorum. Bu “ikinci yaşam” daha ne kadar sürer bilemiyorum ama o bende en büyük kırılma noktalarından biriydi…  yani bir 17 yaşında zayıfladıktan sonra bir de o…  Hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyorsunuz ve her saniyesinin bir bonus olduğunu anlıyorsunuz. Bu noktada artık “anı yaşamak” giriyor devreye…  Artık istemediğim hiç bir şeyi yapmıyorum.

Ulvi: Ama değişmeyen tek şey samimiyet galiba?

Cemil İpekçi: Vallahi onu da bilmiyorum! Artık biraz tuhaf düşünmeye başladım. Acaba kullandığımız kelimeler, tarifler hakikaten duygularımıza uygun mu emin değilim. Samimiyet dediğimiz şey ne acaba? Bütün bu kavramların arasında bir kavram karmaşası yaşıyorum ben…  Samimiyet ne,  namus ne, edepli olmak ne?

Ulvi: Kendinizi olduğu gibi ifade etmek, saklamamak, bir maske takmamak, oynamamaktan söz ediyorum.

Cemil İpekçi: Ben o maskeyi hiç takmadım! 4-5 yaşımı da hatırlıyorum, o zaman da neysem oydum bugünde ben neysem oyum. Bunun için özel bir mücadele de vermedim.  Bu, ana kromozomlarımdaki en kuvvetli yapım. Hayatımda hiçbir zaman kaybediyor muyum kazanıyor muyum diye bir meselem olmadı bundan dolayı… Ne alkışlar ne de yerden yere vurmalar değiştiremedi bunu. Çünkü bu bana ait bir şey…  Kendi kendimi alkışladığım anlar; her yaş günümde, her yılbaşında kendime aldığım hediye çok önemli oldu benim için. Kendi kendimi şımartmam çok önemli oldu…  Buna isteyen megalomani, isteyen narsisizm diyebilir. Ama içimdeki ses bu ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Kendinizle kavga edeceksiniz ama kavga ettiğinizde kendinize kırılmayıp yeniden ve yeniden seveceksiniz kendinizi. “Ben yanlış bir şey yaptım!”, “Ben hata yaptım” diyecek, kendinize kızacak ama sonra yeniden kendinizle barışacaksınız. Talebelerime hep “sakın saçmalamaktan, aptallık yapmaktan, hata yapmaktan korkmayın” diyorum. Çünkü hepimizin saçmalama hakkı mahfuzdur. Mükemmel olmak diye bir kaide yok. Çünkü aslında mükemmeliyet diye bir şey yok!

Sinan: Bunun farkında olmak da bir tekâmül gerektiriyor…

Cemil İpekçi:  Evet ama ben bunu  5 yaşında da hissediyordum. Mükemmellik diye bir şey de, mükemmelliğin ölçüsü de yok…  Mükemmellik kriterleri yıllara, yüzyıllara göre değişiyor. Ayıplar değişiyor. Dünkü ayıplar bugün artık ayıp değil. Dün ayıp olmayan şeyler de bugünün ayıbı… Namus kavramı değişiyor, edep kavramı değişiyor. O yüzden de kendini sevmek çok önemli diyorum. Sanırım doğduğum günden beri kendimi çok sevdim. Hala da çok seviyorum. Bir daha reenkarne olsam ki olacağız ama Cemil olmayacak, o kim olacaksa olsun umurumda değil. Ben bu Cemil’i çok sevdim. Bu Cemil’in fiziğini, düşünme tarzını sevdim. Bu Cemil’in içindeki kadını seviyorum. Bu Cemil’in içindeki erkeği seviyorum. İkisinin birbirlerine olan aşklarını, birbirlerini şımartmasını seviyorum. Bu yüzden hayatım boyunca başkalarının beni sevmesinden çok kendi kendimi sevmekten haz aldım. İnsanlar beni seviyorsa, benim kendi kendimi sevmemin yansımasını seviyorlar aslında… Çünkü siz kendinizi sevmiyorsanız kimsenin sizi sevmesi mümkün değil. Siz kendinizi her dakika yargılıyorsanız insanlar da sizi her dakika yargılayacaklardır. Siz kendinizden utanıyorsanız insanlar da sizden utanacaktır. Beni beğenmeyen için ben eğri bir dal olabilirim ama doğadaki bütün dallar düz değil ki?

Sinan: Söyledikleriniz 2011 Türkiye’si için kolay anlaşılabilir şeyler. Ama siz bunları daha 70’lerde söylemeye, yaşamaya başladınız. Aslında 70’lerden itibaren kişisel devrimlerinizi yapa yapa geldiniz ve bu Türkiye’deki pek çok algının da değişmesine yardımcı oldu…

Cemil İpekçi: Tabii…

Sinan: Bu cesareti tetikleyen şeyi az çok anlayabiliyorum ama bu devrimlerin de bir bedeli olmalı?

Cemil İpekçi: Olmaz olur mu? Ülkeye döndüğüm zamanı hatırlıyorum. Mevsim yazdı… Hiç unutmuyorum, kanarya sarısı bir salopet giymiştim. Ama çıplak vücuduma giymiştim, öyle giyiyordum çünkü… Ayağımda 15 santimlik mantarlı sabolar vardı. Saçım belime kadar, kulağımda koca tüy küpe ve gözlerim makyajlı. Gelip pasaportumu verdim, polis benimle İngilizce konuşuyor. Ay ben Türkçe konuşuyorum, adam benimle İngilizce konuşuyor ısrarla. Mars’tan gelmişim gibi bakıyor. Sadece polis değil, herkes bakıyor… Sanki bir uçan daire inmiş gibi. Babam karşılamıştı beni, sordum: “Baba niye bakıyor herkes böyle?” diye… “Sen evden çıkarken bir aynaya baktın mı evladım?” dedi… (Kahkahalar) Tarabya Otelinde kalırdık o zamanlar mesela…  Otelden plaja geçişimde trafik duruyordu! Çünkü ilk kez tanga görüyorlardı. Sene 71! Bir tek önü var tanganın, arkası ip! Yani hiçbir zaman insanlar bunları yadırgar mı yadırgamaz mı diye düşünmedim. “Ben böyle istiyorum” dedim ve ne istiyorsam onu yaptım. Tabii ki bunlardan dolayı “i.ne” dendi, “yumuşak” dendi. Gazeteler yazdı bunları. Nefret edenler oldu. Bütün bunlar hiçbir zaman üzmedi beni…

Sinan: Hiç mi öfkelenmediniz?

Cemil İpekçi: Hiç etkilenmedim! Sokakta binlerce köpek havlıyor, her köpeğin havlamasına ses veremem! (Kahkahalar) Sokakta köpekler havlıyor, kediler miyavlıyor diye oturup düşünmeye kalkarsam evimde rahat oturamam. Onlar havlıyor diye de hayat tarzımı değiştiremem.

Sinan: Tabii siz oldukça korunaklıydınız aslında. Sizi her halinizle kucaklayan bir aileniz vardı. Çok şanslıydınız bu anlamıyla…

Cemil İpekçi: Elbette! Çok ender anne ve babaya sahip bir insanım. Bundan çok büyük bir güç buluyorsunuz. 19 yaşında ilk kez bir erkekle birlikte olduğumda bunu hemen o gün babamla paylaşmak istedim. Konuşmaya giderken küçük valizimi de hazırladım ama… Yani evden gitmeye, kovulmaya hazırdım. “Sizinle önemli bir şey konuşacağım” dedim. “Nedir?” dedi. “Bir erkekle beraber oldum” dedim. Babam baktı ve sadece tek bir soru sordu: “Nasıl hissettin?”…

Ulvi: Siz ne yanıt verdiniz?

Cemil İpekçi: “Galiba kendimi buldum baba” dedim…  Babam “beni dört duvar arasında ne yaptığın değil hayatta ne yaptığın ilgilendiriyor evladım” dedi ve anneme dönüp “kalk, kalk! Bu da önemli bir şey söyleyecek zannettim” dedi…

Sinan: Vaaaaaaaayyyy!

Cemil İpekçi: Vefat edene kadar gözümün sürmesini hep babam aldı. Annem de keza hep yanımda oldu.  Böyle bir çocuk, annesi ve babası bu kadar yanında hissettiren bir çocuksan eğer, sen de böyle bir karakterdeysen üstelik zaten çok güçlü oluyorsun… Gücün oradan geliyor… Elbette ben pek çok konuda birçok insandan 5-0 önde olduğumun bilincindeyim. İpekçi olarak doğmanın, fakir doğmamanın, çok büyük maddi imkânlar içerisinde doğmanın, böyle bir anne ve babanın çocuğu olmanın 5-0 durumu vardı… Bütün bu şartlar oluşmasaydı da ben varoşta ya da doğuda başka bir ailenin çocuğu olarak doğsaydım ne olurdu? Herhalde evden kaçar transseksüel olurdum. Yine kaçardım ama… Orada yaşayamazdım ama bu kadar artılarım olabilir miydi? Çünkü eğitimim için babam para ödedi. Çocukluğumdan beri kitaplarımı babam aldı. “Hayat sana çok kolay” dedikleri zaman tabii ki haksız değil insanlar. Hayata kendi başıma başlayana kadar, bana o kadar büyük kolaylıklar sağlanmıştı ki zaten… Bu yüzden de farklı olanları yargılamıyorum. Farklı yaşayanlar, saklayarak, saklanarak yaşayanlar, bundan ızdırap duyanlar var… Onları yargılamıyorum. Şartlar çok önemli çünkü… Böyle bir şansla doğmuşum, bu benim şansım…