Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"kendim için endişelenmiyorum, sonuçta istediğim zaman çeker giderim buradan. ama arkadaşlarım için endişeleniyorum. ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılması yaratıcı enerjiyi yok eder. ya kaçıp gitmek ya da depresyon içerisinde yaşamak zorunda kalacak insanlar..."

 

 

Sinan:  Çok dikkatli konuşuyorsun. Neden? Böyle olmayı burada mı öğrendin?

MİGUEL: Burada. Çünkü toplumda çok farklı kesimler olduğu için ve her kesimin farklı hassasiyetlerinin olduğunu hissettiğim için… Burada böyle…

Sinan:  Sanırım İtalya’da nereye gidersen git kendin olabiliyorsun. Diplomatik davranman gerekmiyor. Ama burada bırak başka yerleri, İstanbul’un içerisinde bile farklı evlerde farklı insanlarla çok farklı Miguel’lerin olması lazım. Bu da sana diplomatik davranmayı öğretti galiba?

MİGUEL: Evet çok doğru. İyi bir diplomat olmayı öğrendim.

Sinan:  Sence rahatsız edici bir durum değil mi bu? Sürekli tetikte olman gerekiyor, gardını almış durumda geziyorsun ve kelimeleri seçerek konuşuyorsun. Neden İstanbul’dasın o halde?

MİGUEL: Çünkü oyunculuk yapmak istiyorum, hayatımda burada tecrübe kazanabilirim.

Sinan:  Oyunculuk?

MİGUEL: Evet İstanbul oyunculuk yapmak için iyi bir yer.

Sinan:  Herkes oynuyor çünkü değil mi?

MİGUEL: Evet, kesinlikle! Her yer bir sahne aynı zamanda. İnsanlar bence fazla yorulmamak için kendi dünyalarına kapanıyorlar. Yorucu… Türkler birbirlerine yabancılaşıyor ve kendi iç dünyalarına kapanıyorlar. Gerçek bir yüzleşmeyi, kendi değerlerini tartışmayı istemiyorlar. Bu daha kolay çünkü…

Sinan:  Neden? Sence korktuğumuz bir şeyler mi var?

MİGUEL: Herkes büyüdükçe kendi kimliğini kuruyor. Yaşadıkça kendi kimliğini tartışmak, kendine dair sorular sormak daha zorlaşıyor. Daha yorucu oluyor.

Sinan: İtalya’da Faşizm dönemini yaşadınız. Yüzleştiniz mi o dönemle? Mesela İtalya’ya gittiğimde bir İtalyan’la Mussolini dönemini tartışabilir miyim? Kimse bundan rahatsız olur mu?

MİGUEL: Hayır olmaz.

Sinan:  O dönemde yapılan, yaşanan her şeyle yüzleşildi mi? Sence o defter kapandı mı?

MİGUEL: Evet biz bunları konuşabiliyor, birbirimize sorabiliyor ve tartışabiliyoruz.

Sinan: Türkler için konuşmak istemediklerini, bundan hoşlanmadıklarını söylüyorsun ya, acaba bu geçmişe dair korkulardan mı kaynaklanıyor? Henüz yüzleşememekten mi sence?

MİGUEL: Evet bu Türk kimliği. Bu kör nokta ve tabii cumhuriyet iyi şeyler getirdi ama aynı zamanda bir çok şeyin de üstünü örttü. Türk kimliğini, Türk ulusunu kurabilmek için farklılıklar yok edildi.

Sinan:  Ama buna rağmen sen İstanbul’da farklılıkları görüyorsun? Gittiğin her yerde farklı bir şeyler gördüğünü söylüyorsun. Bu nasıl oluyor? Cumhuriyet rejiminin tek tip bir kimlik oluşturmaya çalıştığını söylüyorsun ama sokağa çıktığında bir sürü farklı kimliği de bulabiliyorsun?

MİGUEL: Evet ama bütün bu kimlikler kendi dünyalarına kapalı. Görünür olmamaya çalışıyorlar.

Sinan:  Anladım, peki sence Osmanlı mı yoksa Cumhuriyet dönemi mi kültürel olarak daha zengin?

MİGUEL: Tabii ki Osmanlı daha zengin. Çünkü 70’lere, 80’lere kadar farklılıklar neredeyse tamamen yok sayılıyordu. Cumhuriyet kendi ideolojisinin tek ve en haklı olduğunu, tartışılmaz olduğunu düşünüyordu. Kimlikler böyle bir ortamda kendilerini korumaya çalıştılar. Bu İtalyan siyasetinde de var. Çok kötü bir şey… Berlusconi’den sonra ortaya çıktı. Türkiye’de ise sadece siyasette değil, sosyal hayatta, dinde, ahlâkta da böyle bir anlayış var. En haklı benim anlayışı. Çok yanlış…

Sinan:  AKP’yi nasıl görüyorsun. Çünkü sen geldiğinde AKP yeni geliyordu daha?

MİGUEL: Evet bütün bu süreci izledim. 10 yıl boyunca giderek güçlendi AKP. Bence çok önemli Türkiye için... 

Sinan: Ne anlamda önemli?

MİGUEL: Türkiye’yi dış dünyaya açtı. Bunu tabii kültürel zenginlik için yapmadılar. Ekonomik kaygılarla yaptı. Kendisini pazarlamak için.

Sinan:  Hem politik olarak hem ekonomik olarak?

MİGUEL: Evet hem oylar için hem de yurt dışındaki imaj için…

Sinan:  Absürd bir durum değil mi bu?

MİGUEL: Tabii, kültürel muhafazakar bir parti ama aynı zamanda liberalleştirme, özgürleştirme eğilimi de var.

Sinan:  Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? 2000’li yılların başlarından bugüne kadar 10 sene içerisinde Türkiye’yi daha liberal, daha demokratik, daha liberal mi görüyorsun?

MİGUEL: Bence şimdi bu son iki yıldır AKP’nin gerçek ruhu çıkıyor. Özellikle kürt sorununda… Evet ülkeyi dışarıya açtılar. Bu açılma politikasıyla güç kazandılar. Bir partinin bu kadar uzun süre iktidarda kalabilmesi için ekonominin iyi olması lazım. Bu yüzden de her şeyi satma, ülkeye sıcak para sokma çabasını gösterdiler. AB hedefi için büyük çaba gösterdiler. Sivil haklar için çalıştılar. AB’ye ihtiyaç duymadıkları noktada da bu politikayı bıraktılar.

Sinan:  Geriye gidiş görüyor musun peki? Gerçi artık pandorranın kutusu açıldı, ne yaparsan yap geri döndürülemeyecek bir süreç var.

MİGUEL: Evet doğru. Korkunç bir zenginleşme var. Pandorranın kutusu da bu zenginleşme ve liberalleşme zaten. İtalya’da Passolini ilginç bir saptama yapmıştı faşizme dair. Faşizm 20 yıl sürdü. Çok otoriter, çok vahşi bir iktidardı ama aslında halkın ruhunu, hayat tarzını, güzel ve iyi yanlarını, insanlığını 20 yıl boyunca değiştiremedi. Kilise faşist iktidarla çok iyi anlaşıyordu. Her şeye rağmen Vatikan’ın gücü aynı kaldı bütün bu süre içerisinde. İnsanlar inançlıydı. Demokratik sistemde, iktidarda Hristiyan Demokrat Partilerin olduğu 1960’lardan 1974’e kadar olan dönemde yaşanan zenginleşme, sanayileşme ve liberalleşme sonunda İtalya’da müthiş bir değişim yaşandı. İnsan ruhu değişti. Absürd biçimde Hristiyan Demokrat Parti, yani AKP’ye benzeyen İtalyan partisi Katolik ruhunu öldürdü. İnsanın yeni tanrısı para, eşyalar, arabalar ve zenginlik oldu. Yeni Papa televizyon oldu. İnsanlara yeni değerler pompalayan televizyon… Şimdi dışarıdan baktığınızda Katolik bir İtalya var ama gerçekte, insanların ruhunda, özel hayatta Katolik anlayış kaldı mı? Bilmiyorum. Sanmıyorum. Türkiye için de aynı olduğunu tahmin ediyorum. Son 7-8 yılda ortaya çıkan büyük bir zenginleşme var. Bundan 10 yıl sonra, yeni kuşaklar ne kadar dinlerine bağlı olabilirler fikrim yok. Para bütün değerleri değiştiriyor çünkü.

Sinan: İslamlaşmayı Türkiye için bir tehlike olarak görmüyorsun anladığım kadarıyla?

MİGUEL: Hayır. Bence hem bu insan-para ilişkisinden hem de sağlam laik yapıdan dolayı sorun olmayacak. Asıl sorun polis devletinin kurulmakta oluşu… İktidarın otoriterleşmesi…  Gerçek özgürlüğün dinle falan bir ilgisi yok. Ama otoriterleşme asıl sorundur.

Sinan:  Yani sivil diktatörlük?

MİGUEL: Evet, sivil diktatörlük. Bence İslamcılaşma bir tehlike değil. Bugünkü zenginleşme yeni kuşaklarda çok farklı zihniyetler kuracak. İnternet, bilgi teknolojileri, para, yabancılarla içli dışlı ilişkiler… Ama aynı zamanda çok sayıda gazeteci hapiste! Her türlü demokratik talebe karşı izlenen sertlik… Korkunç! Ben gazete bile okumuyorum uzun zamandır.

Sinan:  Sinir bozucu buluyorsun olup bitenleri?

MİGUEL: Çok sinir bozucu. Sadece hapishane, hapishane…

Sinan: Hey Miguel, sen Türkleştin artık.

MİGUEL: Sadece tutuklu, tutuklu! Çok korkunç.

Sinan: Eee? Sen korkmuyor musun peki?

MİGUEL: Hayır korkmuyorum çünkü ben istediğim zaman çekip gidebilirim buradan. Ama Türkiyeli arkadaşlarım için üzülüyorum, endişeleniyorum. Sadece tutuklanmaları için değil. İfade özgürlüğü açısından endişeleniyorum. İfade özgürlüğü umudu ve yaratıcılığı geliştirir. Baskı ortamında ise yaratıcılık enerjisi ölüyor. İnsanlar ya kaçıp yurt dışına gidecekler ya da depresyon içerisinde yaşayacaklar. Bu ülkede kültür üreten, fikir sahibi, orijinal insanlar bu şekilde nasıl yaşayabilir ki? Böyle giderse herkes kendi küçük dünyasına kapanacak iyice. Kötü bu…

Sinan: Bizi boş ver, alışkınız. Senin bundan sonraki planın ne?

MİGUEL: 5 yıldır buradayım. Bütün bu konuştuklarımızdan dolayı buraya tam anlamıyla yerleşmeyi düşünmüyorum. Gerçekten yerleşemiyorum çünkü “yabancı” hissediyorum. Bu kültürün ölümünden korkuyorum. Bu şehir her zaman kalbimde kalacak. Muhtemelen daha bir süre burada yaşamaya devam edeceğim ama tam anlamıyla yerleşmeyi düşünmüyorum.

Sinan:  İtalya’ya mı döneceksin?

MİGUEL: Belki İtalya’ya dönmek isterim. 32 yaşındayım artık, yaşlanıyorum… Artık İtalya’ya yararlı olmak istiyorum.

Sinan:  Yani ülken için bir şey yapmak istiyorsun?

MİGUEL: Evet kendi ülkem için bir şeyler yapmak istiyorum. Burada çok şey öğrendim. Oyunculuk öğrendim. Kendimi geliştirdim. Artık tecrübelerimi kendi ülkemde paylaşmak istiyorum. Biraz daha seyahat edeceğim. Mesela Hindistan çok ilgimi çekiyor. Ama sonuçta birikimimi İtalya’ya götürmek istiyorum.

Sinan:  Çeviri yapıyorsun. Peki, kendin yazıyor musun?

MİGUEL: Çeviri yapıyorum, onu sürdüreceğim. Henüz yazmıyorum ama ileride yapabileceğim bir şey bu… Başka ne yapabilirim henüz bilmiyorum. Paylaşmak için belki de kendi tarzımı icat edeceğim.

Sinan: Ya İstanbul?

MİGUEL: İstanbul kendimi en yakın hissettiğim yer. Aşk gibi… Her zaman da böyle kalacak. İlk aşk…

Sinan: Evlenmeyeceğim, aşkımı koruyacağım diyorsun yani?

MİGUEL: Evet.

Sinan: Peki Miguel, bizimle duygularını paylaştığın için teşekkür ederim sana.

MİGUEL: Ben teşekkür ederim.

 

BİTTİ