Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"ailem için geçici bir maceraydı İstanbul. uzun süre inanamadılar İstanbul'da yaşamaya karar verdiğime. annem bu yüzden ancak 3-4 yıl sonra geldi ziyaretime..."

Sinan: Peki sen nasıl öğrendin bütün bu hikâyeyi?

MİGUEL: Oldukça karışık biçimde öğrendim. Çocukken anlatılırdı bazı şeyler. Dedemi tanımadım ben hiç, çünkü ben doğmadan önce öldü.  

Sinan: Aile İtalya’ya ne zaman ve nasıl döndü?

MİGUEL: Büyük babam 1937’de üniversite eğitimi için döndü İtalya’ya. Guido Selvelli. 19 yaşında Venedik’e gitti üniversite için. Yabancı Diller okumaya. İtalyanca, Fransızca, Yunanca ve Almanca biliyor.

Sinan: ve Türkçe?

MİGUEL: Evet, Türkçe biliyordu. 1937’de İtalya’ya gidiyor fakat 2 yıl sonra savaş çıkıyor. Tabii İtalyan vatandaşı olduğu için askere gitmek zorunda kalıyor. Savaşta büyük annemle buluşuyor. Şimdi Trieste bölgesinde, benim doğup büyüdüğüm yer. Babam da orada doğuyor.

Sinan: Baban hangi yıl doğmuş?

MİGUEL: Tam savaşın ortasında. 1942’de. O da tek çocuk. Çünkü savaştan sonra İtalya berbat bir durumdaydı. Guido İtalya’ya gidiyor ama babası hâlâ İstanbul’da. Ölene kadar da İstanbul’da kalıyor. 1957’de ölmüş, mezarı burada.

Sinan: Guido ailesini, babasını İstanbul’da bıraktı gitti ve dönmedi bir daha geriye.

MİGUEL: Belki bir-iki kez geldi İstanbul’a. Babası da bir-iki kez İtalya’ya gitti belki. Hepsi o kadar.

Sinan: Peki büyük büyük baban niye kaldı İstanbul’da?

MİGUEL: Sevdi. Bütün hayatı buradaydı. Bu yüzden ayrılmak istemedi. Tek çocuğu İtalya’ya gittiği halde o gitmek istemiyordu.  Yani onun için İstanbul daha önemliydi. İlk karısı, yani Guido'nun annesi çok genç yaşta ölmüştü. Buna rağmen İstanbul’u o kadar seviyordu ki, dönmeyi düşünmedi İtalya’ya. Daha sonra ikinci kez evlendi, Hırvat Katolik bir kadın olan Maria Zellich ile... Ve 1957'de burada, İstanbul'da öldü.

Sinan: Mezarı nerede şimdi?

MİGUEL: Osmanbey’de. Katolik mezarlığında. Luigi’nin de, İtalo’nun da mezarı orada. Küçük, mütevazı bir mezar…

Sinan: Peki, baban bir daha hiç dönmedi mi İstanbul’a?

MİGUEL: Babam? Hayır hiç. O da benim gibi, yani babasından duyduğu hikâyelerden biliyor. Meraklı bir insandır, buraya geldi tabii ama yaşamadı burada.

Sinan: Gezmeye geldi sadece?

MİGUEL: Gezmeye sadece; evet.

Sinan: Peki, tekrar döneceğiz daha sonra o döneme. Ya sen İstanbul’u nereden duydun, öğrendin ve yerleşmeye nasıl karar verdin?

MİGUEL: Ben bu hikâyeleri çocukluğumda bölük pörçük duyuyordum. Ama uzak bir konuydu benim için. 2002’de interrail yaptım ve İstanbul’dan geçtim. Ağustos 2002’ydi. İstanbul o zamanlar bu kadar güzel, eğlenceli, hareketli bir şehir değildi. Çok değişti bu son 10 yılda. Ama ilgimi çekti. Merak uyandırdı. Biraz sert buldum. Henüz 21 yaşındaydım. 5 gün kaldım İstanbul’da, hastalandım. Midem bozuldu, çok kötü bir 2 gün geçirdim.

Sinan: Yemeklerden mi?

MİGUEL: Evet yemeklerden…

Sinan: Kötü ve ucuz yemektendir?

MİGUEL: Belki bayat baklava falan, bilmiyorum. Öyle bir şey, hatırlıyorum. Neyse…

Sinan: E tabii interrail ile geldin, ucuz yerlerde kötü yemekler yedin?

MİGUEL: Tabii. Çok ucuz. Ondan sonra 2006’da gelip 1 ay kaldım. Çünkü üniversiteyi bitirmiştim Milano’da. Serbesttim. Çevirmenlik yaptığım için, belki İstanbul’da oturup bir yandan biraz gezip bir yandan da çevirimi tamamlarım diye düşünmüştüm. Çünkü Milano’dan sıkılmıştım, bıkmıştım; artık uzaklaşmak istiyordum. İlk olarak böyle geldim. İyi bir zaman geçirdim İstanbul’da. Gerçi sadece İstanbul’a bağlı bir şey de değildi bu. Bir kızla tanıştım burada… (Gülüşmeler)

Sinan: Haaaa… Aşk hikâyesi!

MİGUEL: Ama Berlinli bir kız.

Sinan: Alman?

MİGUEL: Hayır Rus.

Sinan: Rus muuu? (gülüşmeler)

MİGUEL: Rus ama Berlin’de büyümüş bir kız. Kendimi onunlayken öyle özgür hissettim ki, İstanbul’da da, Berlin’de de, ya da herhangi bir yerde oturabilirdim. Ama o kızla hiçbir şey olmadı. Sonra bir başka İtalyan arkadaşım Erasmus aracılığıyla Berlin’e gidiyordu, ben de gittim. Çok sevdim Berlin’i. Kreuzberg’de kaldım. Türklerle…

Sinan: Türklerin çok olduğu yer tabii…

MİGUEL: Türklerin arasında yaşadım evet. Oradayken bir şey fark ettim; Alman kültürüyle hiç uğraşmadım. Hiç ilgilenmedim. Yani Alman dilini belki ilk iki hafta öğrenmeyi düşündüm, ama ondan sonra bıraktım. Tamam, çok güzel bir şehir ama hayatımı burada sürdürmeyeceğim hissine kapıldım. Kısa bir süreden fazla kalamayacağımı hissettim. Ve böyle de oldu. Altı ay kaldım. Alman kültürü değil ama orada daha yakından tanıma fırsatı bulduğum Türk kültürü ilgimi çekti. Biliyorsun, Berlin’de Türk-Alman ortak kültür faaliyetleri çok var. İşte Almanlarla Türkler arasında köprü kurmak için etkinlikler, konserler, sergiler, partiler falan. Bunları gördükçe tamam dedim, hazırım, İstanbul’a gideceğim… Tekrar İstanbul’a gitmeye karar verdim ve Mayıs 2007’de buraya geldi. Çok iyi hatırlıyorum, daha ilk 2 haftada bütün kapılar açıldı bana. Her gün yeni ve ilginç insanlarla tanıştım, ilginç olaylara tanık oldum. Her günü muhteşem yaşıyordum. Böyle hissettim yani… “Ohh! İstanbul şimdi bana gerçekten kalbini açıyor” diye düşündüm.

Sinan: İlk nereye yerleştin?

MİGUEL: Kadıköy. Moda, Bahariye. Bir Türk erkek ve Avustralyalı bir kızla ev paylaştım. O yıl İstanbul Bienali vardı, Eylül ayında. Milano’dayken katıldığım bir proje ile Bienal’e de davet edildik. (Miguel'in bu proje ile ilgili makalesini okumak için tıklayınız!) Kendimi önemli hissettim. Çünkü Milano’daki arkadaşlarıma da aracılık yapıyordum. İKSV ile temasları ben yürütüyordum.

Sinan: Türkçe bildiğin için?

MİGUEL: Türkçe falan bilmiyordum ama oraya gidiyordum, işte basın kartımla falan, insanlarla buluşuyordum. Kendimi hayli önemli hissediyordum yani… Aslında önemli değildim ama önemli insanlar arasındaydım. Yaratıcı bir topluluk içindeydim.

Sinan: Neden ve nasıl hemen bulabildin böyle bir topluluğu sence?

MİGUEL: Şans! (Gülüşmeler) Kader bence. Ben gerçekten kısmete inanıyorum. (Gülüşmeler) Gerçekten!

Sinan: Peki, ailen nasıl karşıladı İstanbul’a yerleşme fikrini? Bir kere giden yerleşip kalmış, bunu biliyorlar. Senin de başına aynı şeyin geleceğini, gidip bir daha dönmeyeceğini düşündüler mi?

MİGUEL: Hımm… Hayır, bence böyle, bu kadar düşünmüyorlardı. Gidip döneceğimi, kısa bir tecrübe olacağını düşünüyorlardı sanırım.

Sinan: Macera?

MİGUEL: Evet, macera! Ondan sonra gelecek. Üç yıl sonra falan… Mesela annem buraya ilk ziyaretini 3 ya da 4 yıl sonra yaptı. Çünkü bence inanmıyordu bu kadar kalacağıma. Önemli bir karar verdiğimi düşünmüyordu. Endişeleri yoktu. Sadece başlangıçta pek anlamadıklarını düşünüyorum. Yani İstanbul neden bu kadar ilginç? Neden bu kadar uzun süre İstanbul’da kalıyorum? Bence bunu anlamadılar başlangıçta. Ben onlara İstanbul’un ne kadar eğlenceli, çok kültürlü, çok global bir şehir olduğunu anlatmaya çalıştım. Başlangıçta şüpheliydiler…