Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Bu Pazar, Nasıl Bir Pazar?

2016-10-02 03:40:33

Eskiden pazar günleri, uzunca bir kahvaltının ardından evde miskince yayılma, bir tomar gazetenin içerisine gömülme ve hafta boyunca iş-güç koşturmacası içerisinde ertelenen kişisel meselelerle ilgilenme günüydü. Yaşı 30'un altında olanlar için masal gibi gelebilir ama, orta sınıf bir kentli aile için pazar günleri, uzun bir pazar kahvaltısıyla başlar, evin erkeklerinin futbol, kadınlarının çamaşır "etkinliği" ile devam eder ve "pazar banyosu" ile son bulurdu... İlerleyen yıllarda alışkanlıklar değişti.

Pazar günleri çoğu insan için evde tembellik, bir kesim için ise çalışma günü kimliği kazandı... Her şeye rağmen pazar günleri, hâlâ büyük çoğunluk için kişilerin "kendilerine özel" bir gün olma niteliğini koruyor. İşte "Bu Pazar Nasıl Bir Pazar" başlığı altında, kimlerin nasıl bir pazar günü geçirdiğine göz atmak istedik. Bundan sonra her pazar, birilerinin pazarına kafamızı uzatıp bakacağız... 

Pazar pazar "bu nasıl bir pazar?" sorusunu yönelttiğimiz gazeteci, yazar, siyasetçi ve meslek profesyoneli dostlarımız bu münasebetsizliğimizi yadırgamadan, sabırla katıldılar soruşturmamıza... 

"Bu Pazar Nasıl Bir Pazar?" soruşturmamız, her hafta yeni yanıtlarla devam edecek... Keyifli okumalar...

REPORTARE

Naim Dilmener: "Her zamanki bir pazar. Hatta herhangi bir gün gibi diyebilirim. İlk iş tansiyon ölçme! Eh, 15'in altındaysa çocuklar gibi sevinmece! Hatta çocuktan fazla sevinmece! Sonra kahve ve sigara. Aç karnına! Böylesi daha etkili :) Sonra da twitter... Acaba başımıza dün gece ne geldi ya da getirildi diye bakmaca..."

Işın Eliçin: Pazar günleri benim için haftanın başı sayılır. Sabah erkenden kalkıp İMC TV'ye gidiyorum. 13:00-15:00 arasında "Güne Bakan" adlı haber kuşağını hazırlayıp sunmak üzere... Güne memlekette ve dünyada olmuş bir sürü olumsuz habere bakarak başlıyorum maalesef. Haber okuyorum, yazıyorum. Konuklarımla ilgili hazırlık yapıyorum. Derken yayın başlıyor. 2 saat neredeyse hiç kalkmadan canlı yayın sürüyor. İş bittikten sonra eve dönmem saat 17:00'yi buluyor. Oğlumla kavuşma vakti! Pazarın en güzel zamanı... Beraber yemek, sohbet, oyun ve hep o son güne bıraktığı için ödev yetiştirme telaşı. İşte benim pazarım!

Elif Yılmaz: Kadıköy sokaklarını tam ayılmak üzere olduğu saatlerde bırakıp, kimsenin birbirini siklemediği, her günü pazartesi olan, salıya bile kavuşamayan, semt kılıklı koca iş hanı Mecidiyeköy’e gelip, ‘herşeyin  merkezinde’yim havasında bir ana akımın hakim olduğu kuleye girip, gecenin köründe çıkmak…  Benim için pazar bu! Kısaca; aslında bana her Pazar; ‘Beni bu pazar güneşe çıkardılar’ kıvamında…

Mehmet Said Aydın: Ankara'ya soğuk dediler. Cuma uzun bir yolculuktan sonra gelebildik üç kişi. Ankara simidinin yanında çay istedik, bekliyoruz. Geldik, gördük, dönüyoruz :)

Esra Yalazan: Pazar hali bir tür varoluş boşluğunu doldurmak gibi benim için. Tıpkı Henri Michaux'nun bugün okumaya başladığım "Sihir Diyarında" isimli kitabı gibi. İnsanın rüyalarından, hayallerinden, umutlarından sihirli masallar yapıp iç sesini konuşturduğu bir genişlik hali. Çok mu felsefi bir giriş oldu? Oyle değil aslında. Hepimiz bir biçimde modern hayatın köleleriyiz. Gerçi ben bir kaç senedir nispeten daha "özgür" bir hayat yaşıyorum ama çeyrek asır boyunca o meşhur plazalarda gazetecilik yaptım. Boş günlerin kıymetini, çabucacık uçup gidişini, o "kutsal" günün içinde kedim Mavi gibi iyice yayılıp gevşemeyi, hiç bitmesin diye yakarışımı hatırlıyorum.

Herkesin kendi iç sesini bulmak için farklı yöntemleri vardır. Benimki dış dünyaya kapıları bir süre kapayıp, sevdiğim bir filmi izlemek, merak ettiğim bir kitabın sayfalarında kaybolmak, ılık bir melodiyle hatıralara, hayallere dalmak. Belki ne zamandır sevdiğim halde yapmaya üşendiğim bir yemeği pişirmek. Ya da beni zorlamayacak rahat bir yazı tasarlamak. Ama en çok da kızım Mavi'ye hikâyeler anlatmak. Eve o da pazar gününün farkında. Sesimin tınısından, beden hareketlerimden, rahatlığımdan bugünün farklı olduğunu hissediyor.

Biliyorum, delirmiş olduğumu düşünecek bazıları. Ama onun sahiden beni anladığına inanıyorum. Gözleri kapalıyken dinlediği hikâyeleri kuyruğuyla onaylıyor. Bazen şaşırıyor. "Nasıl onalara inanacak kadar aptal olabiliyorsun?" bakışını görüyorum. Kedilerin "Git işine Allahaşkına! Allah başka keder vermesin" esnemesini bilirsiniz. Bazen de küstah bir tavırla öyle yapıyor ama Pazar günü hikâyelerini ayrıca seviyor.

Siz de sevin hikâyelerinizi. Her defasında kendinizi yeniden keşfederken, sevdiklerinize de anlatın ki onlarla birlikte olamadığınızda sizi hikâyelerinizle hatırlasınlar. Eğer bir pazar günü bu işe de yaramıyorsa, nasıl bir anlamı olabilir ki?