Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Ulvi: Beylik bir soru sorayım. Barbaros Şansal, boş vakitlerinde ne yapar? 

Barbaros Şansal: Boş vaktim yok ki benim? Boş vakit kavramına karşıyım zaten. Ne demek boş vakit? Vakit nakittir ve boşu olmaz. Her vakitte bir şey yaşar, yaparsın… Bahçeye çıkar ortancaları biçersin, sularsın. Bir köşeden su mu sızmış, orayı tamir edersin. Ütü yaparsın… Herkes ne yapıyorsa onları yaparsın. Bazısı “boş vakitlerimde müzik dinlerim” falan diyor ya…  Yok öyle bir şey. Müziği arabada da dinlerim, çalışırken de dinlerim. Porno da seyrederim, ne bileyim. Porno seyrettiğim zamanı da boş vakitten saymam hani… 

Sinan: Süper, ben de beylik bir soru sorayım o zaman. Duygusal mısındır? Yoksa hep mantıkla mı hareket edersin?

Barbaros Şansal: Mantıksız olsam zaten bu yaşa getirmezlerdi beni. Anladım ben senin nereye getireceğini lafı… Duygusallık vardı tabii ama o artık çok gerilerde. Onlar çok öncede kaldı… Yok artık öyle kırmızı panjurlu ev, mum ışığı falan… Çoktan bitti… Daha mantıklı bakıyorum ilişkilerime. Ay söyletme beni! Tahrik oluyor muyum, zevk alıyor muyum diye bakıyorum artık! O kadar!  

Sinan: Kıbrıs’ta projeler devreye girene kadar, bu geçiş döneminde hayat nasıl geçiyor peki?

Barbaros Şansal: Valla internette sansür olmadığı için çok keyifli!  Her tür radikal, marjinal, pornografik siteye girebiliyorum. Bu büyük bir özgürlük! Sonra dostlarım var Kıbrıs’ta… Biliyorsun sen zaten onları: Çiğdem Dürüst, Nevzat Anayasa, Arzu ve Ersel Tatlısu çifti. Ali Emrah, bizim Bilbay Eminoğlu… Aklına kim geliyorsa… Hande Koç, Çağkan Kabataş…  Şimdi ismini sayamadığım bir sürü insan var.  Beni hiç yalnız bırakmıyorlar. Daha sabah bekliyorlar twitter’dan ilk uyarı gelsin ki, uyandığımı anlasınlar... Hemen bir mesaj geliyor. “Geliyorum!”. Hemen arabayla alıyorlar beni, birlikte kahvaltı ediyoruz falan.  Güzel çok güzel… Akşamları bazen yemeğe gidiyoruz. Ben bazen Büyük Han’ın orada takılıyorum çocuklarla. Kendime ayırabildiğim kitabım üzerinde çalışıyorum. İnşaatla ilgileniyorum. İşte seramik bakıyorum, mutfak dolabı bakıyorum. E projelerle ilgili insanlarla görüşüyoruz. Ön görüşmeler falan yapıyoruz. Kıbrıs’ı biliyorsun, zaman buradaki gibi işlemiyor sonuçta…  Ayol çamaşır makinesinin kapağında bir arıza oldu, servis çağırdım. Saat 11’de geleceğim dedi adam. Saat 1’de aradım, “Vallahi yoldayım geliyorum” diyor ama arkadan televizyon sesi geliyor. Böyle… Ama beni rahatsız etmiyor. İstanbul’da bir günde yaşadığım stresi orada bir ayda yaşıyorum. Zaten Kıbrıs adası dünyanın üçüncü en uzun ömürlü insanların olduğu adaymış…

Sinan: Kıbrıs politikasıyla da ilgilenmeye başladığını görüyorum bu arada… 

Barbaros Şansal: Yaşayacağım bir ülkede siyasi gelişmeleri tabii takip ederim. Burada taşınmaz sahibi olurken çok dikkat etmek zorundasın mesela. Eşdeğer puanı olmaması, şahıs malı olması, Türk malı olması… Yani gidip emlakçıdan gözü kapalı ev alamazsın Kıbrıs’ta. Hayatımız boyunca biriktirdiklerimizi yatırıyoruz sonuçta. Risk alamazsın. Yarın birisi çıkıp “burası benim malım” diyememeli… Onun için ister istemez Kıbrıs’ın geleceğiyle de, siyasetiyle de ilgileniyor insan. Kıbrıs siyasetiyle ilgili ilk söyleyeceğim şey, Türk Rum fark etmez, Kıbrıslılar kendi geleceklerine bağımsız olarak kendileri karar vermeliler. Kuzeyde gördüğüm gördüğüm gerçek şu: Kıbrıs’taki siyasi yapı bir T.C. zehirlenmesi içinde. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma almış yürümüş. Bunu söylediğim için kızıyorlar ama  ganimet kültürü bir gerçek ve bunun getirdiği bir yozlaşma hissediliyor. Normal yani bu… Bunun dışında Kıbrıs medyasının durumu dikkat çekici. Türkiye’nin dev medya gücüyle boy ölçüşemediği düşüncesiyle yayın kalitesi ve yayın politikası iyice aşağı çekilmiş durumda. Bu da diziler ve  yarışma programları ile Kıbrıs’ın iyice afyonlanmasına neden oluyor. Benim Kıbrıs’taki evimde televizyon yok. Tanıdığım Kıbrıslıların çoğunun evinde de ya televizyon yok ya da televizyon açılmıyor. 

Sinan: Güney’e geçtiğinde, iki bölge arasındaki farkı nasıl görüyorsun?

Barbaros Şansal: Valla Güney 20 yıl falan ileride… İmar açısından bahsetmiyorum. Kuzeyde de artık müthiş tesisler, oteller, restaurantlar var. Ama Güney’de insanlar çalışıyor. Sabah 8’de devlet dairesine gittiğinde cevap alabiliyorsun. Hava limanına gittiğinde anında check-in’ini yapabiliyorsun. Kuzeyde bir boş vermişlik havası seziliyor. Bir hantallık seziliyor. Özellikle devlet dairelerinde, belediyelerde falan… Bu da beni üzüyor açıkçası.

Sinan: Ama Güney zaten AB üyesi de, Kuzey de kendisini Avrupa’nın parçası olarak görüyor bir biçimde? 

Barbaros Şansal: Yok canım ne Avrupası? Hangi Avrupalıdan bahsediyorsun? Avrupalı vergi mükellefidir. Ben önce ona bakarım. Güneyde öyle değil çatır çatır alıyor. Kuzeydekiler arabaya vergi ödemez, gayrimenkule ödemez, gelir vergisi ödemez, onu ödemez, bunu ödemez. Trafik cezalarını bile bir biçimde tanıdık aracılığıyla yırttıranlar var. E senin doğru dürüst bir vergi sistemin yoksa inayetten başka bir beklentisi kalmaz ki toplumun? Zaten bir aidiyet eksikliği var. Omorfo’da mezarlık var mesela, insanlar bir gün buradan gideceğiz diye ölülerini gömmüyor oraya.. Bir gün buradan gitme düşüncesi yerine, emanet yaşamak yerine sen oraya bir katma değer üretsen, güzelleştirsen, Rum da geldiğinde seninle paylaşacak neticede? Böyle değildi eskiden ama son 10 yılda bayağı bayağı değiştiğini görüyorum. Genç nesil de bir an önce adadan kaçma çabasında. Herkes Polat Alemdar, herkes Murat Boz, herkes manken, herkes model, herkes modacı… Yani bir ilkesizlik ve mesleksizlik orayı da sarıyor…