Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Türkiye'de Sinema Yazarlığıyla Hayatta Kalınmaz

2016-10-03 16:01:03

Ben hemen hemen her sabah görüyorum onu. Soğuk kış günlerinde, terleten yaz sıcaklarında, yağmurda çamurda hep bir aradayız. Basın gösteriminde gözlerim önce onu arıyor hep. Her selamımı da “Günaydın yeşil sahaların kralı” diye veriyorum. Birlikte film izlemeyi, filmlerden önce ya da sonra oturup sohbet etmeyi en sevdiğim sinema yazarı abimden, Uğur Vardan’dan söz ediyorum. Mesleğimizin duayeni kendisi. 
Yıllardır zevkle okuduğumuz yazılara imza atıyor. Tek marifeti bu da değil ayrıca. Hem yılların basın emekçisi hem de ülkenin spor basını ve spor yazarlığının gelişmesine en çok katkı yapanlardan biri. Röportaj yapmak isteyince hiç kırmadı beni, oturduk uzun uzun konuştuk. Öyle keyifli şeyler anlattı, öyle güzel anılarını paylaştı ki benimle hepsini yazsam sayfalar sürer. Bir kısmı şimdi var olmayan dergilerin, gazetelerin adını andık sıkça, kendi büyüklerini, ustalarını anlattı bize. Bizim bir solukta okuyup bitirdiğimiz yazıların ardındaki emeği, maddi karşılığı çok az olan bir işe gönül vermeyi dinledim ondan. Gözlerimizin önünde eriyip giden kültür sanat gazeteciliğini anlattı, basın yazılı değil dijital olmaya başlayınca akacak mecra bulamayan yazarları konuştuk. Hepsini sığdıramadım buraya elbet. Ama yatılı okulda okumak isteme sebeplerinden birinin annesiyle birlikte izlediği bir film olduğunu söylemeden geçemem. Festival için gittikleri şehirde bir otel odasında kalırken Sungu Abi’nin (Çapan) “Uğur, ver gömleğini asayım kırışmasın” dediğini duyduğumda gözlerimin dolduğunu saklayamam. Artık sosyal medyada herkes birbirinin yazdığına çizdiğine hemen cevap verebiliyorken Atilla Dorsay’la ilgili yazdığı bir şeye Dorsay’ın 3 ay sonra cevap verdiğini anlattı misal, o zamanları bilin isterim. Atilla abi hiçbir şeyi unutmaz, bu da bir gerçek tabii, onu da not düşmüş olalım. Biraz kendi dünyamı anlatmak istedim aslında size. Hoş benim dünyam demeye haddim var mı onu da bilmiyorum. Ben yolun başındayım daha. Yolu bizim için çizmiş olan ustamızın hikâyesi bu. İyi okumalar. 
Gözde Hatunoğlu: Herkes tanıyor, biliyor gerçi ama biz yine de soralım. Kimdir Uğur Vardan? 
Uğur Vardan: 1964 Zonguldak doğumluyum. İlkokulu üç ayrı şehirde (Zonguldak, Balıkesir ve Bursa) okudum. Babamın görevi nedeniyle ama ‘rahmetli’ peder, memur falan değildi; kasaptı. İflas etti, doğup büyüdüğü şehri terk etmek zorunda kaldı, 35 yaşından sonra inşaat işçisi oldu, bu hikâyenin açılımı böyle. Naçizane ilkokulda birinciydim, öğretmenlerim doldurdu, ‘Devlet parasız yatılı’ sınavlarına girdim, iki aşamalıydı, ikisini de kazandım, Arifiye Öğretmen Lisesi’nin yolunu tuttum. Okul, aslında eski bir Köy Enstitüsü’nün devamıydı ama artık statü değiştiği için Öğretmen Lisesi’ne çevrilmiş, kendi gitmiş adı yadigâr kalmıştı. Ama orada okumak benim için gurur vesilesi olmuştur, yatılı okul vesilesiyle hayatı daha erken tanıdığımı düşünürüm hep. Üniversite döneminde ise İTÜ Mimarlık’ta okudum, hâlâ tek dersim var, bitirmedim yani ama mimarlık bürolarında çalıştım. Üniversite zamanında yazıp çizmek hoşuma gidiyordu, bir fırsatını bulup basında şansımı denemeye karar verdim. Aslında o dönem çalıştığım büronun sahibi olan mimar abi, bana çok güveniyor ve daha sonraki projeler için hamleler yapmaya hazırlanıyordu. Ama ben başka bir yolu tercih edeceğimi söyleyerek mimarlık macerama son verdim. Basın benim için bilinmez ve sonu nereye varacağı belirsiz bir yolculuktu. Mimarlık bürosunda o zamanın parasıyla 250 bin TL alıyordum ve zam yapılacaktı, basında ‘Denenmek’ koşuluyla 150 bin TL’den başladım. Ama bu serüven sonunda beni buralara getirdi. Erkekçe dergisinde mesleğe ‘Merhaba’ dedim, sonrasında hepsinin baş harfi ‘A’ (!) olan Arkitekt, Antrakt, Aktüel gibi yayınlarda uzun süreli çalıştım, arada FHM maceram oldu. 2002’de Radikal’e geçtim, son iki yıldır da Hürriyet’teyim… Bu biyografi konusu biraz uzun oldu galiba ama!
Gözde Hatunoğlu: Mesleki süreç nasıl? Sinema, spor ve tekrar sinema yazarlığı mı?
Uğur Vardan: Erkekçe’de muhabirdim, ne olursa yapardım. Her ay bir spor yazısı hazırlıyordum ama bu ‘Hobi’ niteliğinde faaliyetler kapsamında bir bölümdü. Dağcılık, atıcılık, satranç, go-kart gibi spor dallarını kapsıyordu. Arkikekt’te mimarlık kökenli olduğum için çalıştım ve orada da hem editörlük hem de sahaya çıkıp (mimarlık bürolarıyla, mimarlarla, sanat tarihçileriyle, restoratörlerle söyleşi vs.) muhabirlik yapıyordum. Arkitekt’te çalışırken sinemalarda ücretsiz dağıtılan haftalık Sinema dergisini eleştiriler yazmaya başladım, o dergiyi çıkaran Turgut Yasalar’la (ki yönetmen ve senaristtir aynı zamanda kendisi) da Antrakt maceramız başladı. Aylık bir yayın organıydı Antrakt, yaklaşık 22-23 sayı orada çalıştım, bu esnada hafta sonraları Aktüel ve Telerama dergilerine gidip onların sinema ve TV sayfalarını yapıyordum. Sonrasında Aktüel formasını daimi olarak giymeye başladım. Burada Kültür Sanat Servisi’ndeydim, şefim Sefa Kaplan’dı, sonrasında servisi ben devraldım. Peşi sıra dergide başka oluşumlar olsa da ben hep onların ‘sinema yazarı’ olarak bilindim ama spora olan ilgimden dolayı da özellikle futbol merkezli haberleri, tartışma konularını da ben yapıyordum. Sabah grubunda mali problemler baş göstermeye başlamıştı. Bu esnada Erkekçe’deki eski şefim Yiğiter Uluğ, Radikal Spor’un başındaydı. Beni oraya çağırdı, gittim. Bonservisim Spor Servisi’ndeydi ama Kültür Servisi’nde cuma günleri ‘Kiralık’ oynuyor, yani sinema eleştirileri yazıyordum. 2004 Haziranı’nda Spor Servisi’nin başına geçtim ve 2013’ün sonuna kadar bu görevi sürdürdüm. Tabii değişik bir dönemdi; sabah basın gösterimlerinde film izliyor, çıkar çıkmaz gazetenin yolunu tutuyor ve bambaşka bir hikâyenin parçası oluyordum. Bütün günüm gecem spor, yoğunlukla da ülke gerçekleri gereği futboldu. Radikal’in dijitale geçme aşamasında ben de Hürriyet’in yolunu tuttum, artık ‘Hafta sonu Ekler’in kanatları altındayım. Halen spor yazıyor, bazen de sporla ilgili haber yapıyorum ama asıl yoğunluk sinema yazarlığında.
Gözde Hatunoğlu: Sinema yazarlığının günümüzde geldiği nokta için neler söylersin?
Uğur Vardan: Bence ahlaki, vicdani ve mesleki standartlar açısından problem yok. Ben bu ülkede ‘Sinema yazarlığı’ mesleğinin hakkıyla yapıldığı kanaatindeyim. Yazı anlamında ise meseleyi kendi adıma şu kriterlerle tanımlıyorum: Bana kalırsa tek bir eleştiri modeli yok; kimi metnini teknik bilgilerle donatabilir, kimi üslubunu, zekâsını, donanımı gösterebilir, kimi bu unsurların hepsini yazısına yedirebilir. Ben kendi adıma teknik bilgilerimle öne çıkan bir yapıya sahip değilim, karşımdaki filmi ilk olarak bende bıraktığı tortulardan yola çıkarak değerlendiriyorum. Bu tortularda ise üslup, atmosfer, dil, akıcılık, inandırıcılık olduğu kadar hayata karşı duruş, ideolojik bakış, sınıfsal yaklaşımlar da elbette çok önemli. Yukarıda altını çizdiğim özelliklere sahip her kuşaktan sinema yazarı olduğu kanaatindeyim. Mümkün olduğu kadar meslektaşlarımı okumaya çabalıyorum, eskileri ve kuşağımdan olan isimleri biliyorsunuz, gençlerden isim vermek gerekirse Çağdaş Günerbüyük ve Evrim Kaya’yı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Abbas Bozkurt’u da severim…
Öte yandan bence asıl problem ‘sinema yazarı’ eksikliğimiz değil basının özellikle ‘Kültür Sanat’ servislerine geçmişe göre daha az önem vermesi ve yeni kalemlerin ‘Alaylı’ olarak yetişme ortamının ortadan kalkması. Eski sistemde siz yetişirken herkesten bir parça alırdınız, mesela benim üzerimde birlikte çalıştığım çok kişinin emeği vardır. Bu ortam sizi sadece mesleki olarak değil ruhen de terbiye ederdi. Biz buna ‘Usta-çırak ilişkisi’ de diyebiliriz. Artık bu türden öğretim kanalları azaldı. Dergiler de böylesi mesleki ilişkiler ve olgunlaşmalar için fırsattı; artık bu fırsatlar da ortadan kalktı. Yine kendimden örnek vereyim; mesela yetişme döneminde Antrakt’ta önce Durul’la (Taylan), sonra da Necati’yle (Sönmez) çalıştım; böyle ortamlarda fikir alışverişi çok önemlidir, Yiğiter’den başka şeyler, Aktüel’de Sefa’dan (Kaplan), Metin’den (Soysal) başka şeyler öğrendim, FHM’de Mansur’la (Forutan) bambaşka şeylerin kapılarını aralardık. Sinema yazarlığı cephesinde ise yetişme dönemimde Atillâ Dorsay, Sungu Çapan, Serhat Öztürk çok sık okuduğum kalemlerdi ama galiba en çok İbrahim Altırsay’dan etkilendim. Bir de mesleğe ilişkin şu notu düşebilirim. Türkiye’de sırf ‘sinema yazarlığı’ yaparak hayat kazanılmaz. Hiç birimiz yazarak çizerek bütçeyi doğrultamadık, doğrultamayız! Mesela Atillâ Dorsay bile vakti zamanında Cumhuriyet gazetesi döneminde aynı zamanda turist rehberliği yapıyordu. Ben kendimi bildim bileli basında başka görevler tanımı içinde var olabildim; muhabirlik, kültür sanat şefliği, editörlük, spor servisi şefliği vs. gibi. Keza Murat Özer, Olkan Özyurt, Şenay Aydemir gibi arkadaşlar da benzer şekilde basın maceralarında hep asli olarak başka görevlerde iştigal ettiler ama aynı zamanda sinema yazdılar (tabii işleri nihayetinde kültür sanatla ilgiliydi, hiç değilse o açıdan uygun sularda yüzdüler). Dolayısıyla dışarıdan bakışla gerçek çok da uygun değil, “Ne güzel, sinema yazarlığı yaparak hayatlarını kazanıyorlar” algısının pek bir karşılığı yok, bu durumu hatırlatmak istedim.   
Gözde Hatunoğlu: Sinema izleme şeklimizin günümüzde şekil değiştirmesi konusunda ne söylersin?
Uğur Vardan: Valla biçimler değişebilir ama sanırım filmlerin özü değişmiyor. Önemli olan bu… Biz İstanbul Film Festivali’nin ‘Sinematek’ görevini üstlendiği döneme ait bir kuşağın temsilcileriz. Ama artık o günler geride kaldı, artık kimse Cannes’da, Berlin’de ya da Venedik’te ödül alan ve merak uyandıran filmler için festivali beklemiyor. Zaten !f İstanbul ve Filmekimi gibi ara duraklar da var. Ama galiba soru Torrent’ten izlemek üzerine. Kimsenin nasıl izleyeceğine ben karar veremem, bu kişinin kendi vicdanıyla ilgili bir konu. Ama DVD fiyatlarının çok yüksek olduğu bir ortamda 2.5 TL’ye satılan ‘korsan’a rağbet edilmesinin de piyasa koşullarının bir sonucu olduğu aşikâr. Lakin filmi salonda izlemenin yerini hiçbir şey tutamaz elbet. Ben kendi adıma evde DVD izlerken bütün ışıkları kapatıp salon atmosferi yaratmaya çalışıyorum ama bu simülasyondan öteye gidemiyor elbet!   
Gözde Hatunoğlu: Uğur Vardan kimleri beğenir peki? Filmler, yönetmenler, oyuncular... 
Uğur Vardan: Açıkçası yaşla birlikte sanırım hayatın öğrettiği o kadar çok şey var ki. Mesela böyle bir refleksin sonucu kayıtsız şartsız seveceğiniz yönetmenlerin sayısı bile azalabiliyor. Bu açıdan tek tek isimlere yoğunlaşmakta zorlanıyorum. Mesela Clint Eatwood’u çok severdim, sağcı geçmişine rağmen onu bir ‘ermiş’ gibi görürdüm ama ‘American Sniper’la sanki kökleriyle tekrar buluştu ve “Kusura bakmayın, ben böyleyim” dedi. Öte yandan sanki meslekteki gelişimim gibi herkesten, her yönetmenden, her filmden bir şeyler almışım gibi de geliyor. Ne bileyim; Haneke ayrı bir güzellik, Fincher ayrı, Ridley Scott, Nanni Moretti, Traffaut ayrı, Guillermo Del Toro ayaprı, Chabrol, Zvyagintsev, Fabri, Scola, David Lean, James Ivory, Loach, Leigh, ayaprı… Saymakla bitmez yani. İçerideki yönetmenler için de aynı şeyi söylemek mümkün… Hepsinin aynı tadı, üslubu, duruşu var. Geçmiştekilerin de şimdikilerin de… Film isimleri zikretmek gerekirse ‘Unforgiven’, ‘Alien’, ‘Se7en’, ‘Mr. Klein’, ‘The Remains of the Day’, ‘The Party’, ‘Andrei Rublev’, ‘Cehennemde İki Devre’, Pan’ın Labirenti’, ‘Hanging Rock’ta Piknik’, ‘Aguirre, Tanrının Gazabı’, ‘Manneken Pis’, ‘The Thin Red Line’, ‘Bonnie ve Clyde’, Amarcord’ ilk anda aklıma gelenler diyebilirim. Oyuncu skalası ise o kadar geniş ki, hangi birini saysam… Lise dönemi ve üniversitenin ilk yılları itibariyle nedense Alain Delon ve Jean Paul Belmondo gibi isimler geliyor ilk anda aklıma. Ve tabii Romy Schneider… Tuhaftır, çocukluk döneminde akrabamız olan abla ve abiler sayesinde ‘Cep Fotoroman’ları da çok okurdum, mesela oradaki oyuncuları (Franco Gasparri, Franco Dani) çok iyi bilirdim. Raika Juri, Claudia Rivelli (Ornella Muti’nin ablasıydı), Paolo Pitti, Katuiska gibi isimlere de âşıktım.     
Gözde Hatunoğlu: Bir şeyler yazmayı düşünür mü? Bir Uğur Vardan kitabı okuyabilecek miyiz?
Uğur Vardan: Valla anılar olabilir, zaten Radikal Spor maceram boyunca benden 15-20 yaş küçük arkadaşlarla çalıştım, sürekli anı anlatarak onları yeterince sıktım! Sıkılan kitleyi genişletmek adına anı yazmak ilginç olabilir! Olmadı eski yazıları toplarız. Gelenek olduğu üzere…