Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Şenol ErdoğanUlvi - Neden “Sub”? Fanzin kitap arası alışagelmedik bir formattan, kitabımsı şeylerden “legal” olmaya iten sebep neydi? Okuyucudan gelen bir talep mi? Yoksa seçilen metinler, yazarların çeşitlenmesiyle mi ihtiyaç hasıl oldu? Onlarca yayınevinin zor zamanlar geçirdiği, okuma oranlarının artmadığı bir konjonktürde neden yeni bir kitapevi?

Şenol Erdoğan /Murat Arslan - Aldığımız eğitimde “risale” kültürünün çok büyük yeri var, her anlamda risale formunu kitaptan öte ve farklı bir yerde görüyoruz, çok farklı bir otonom, TAZlar ve PAZlar oluşturabilecek bir yapısı var, gerilla bir form olmaya her haliyle çok müsait –kaldı ki diğer yandan farklı bir “hız” taşıyor, bu hızı hem nesnel üretim açısından değerlendirebiliriz hem de zihinsel tüketim açısından, kapitalizmin yarattığı “hap kitap” zihniyetin aksine; bilgiyi, hikmeti barındırır, derdi bilginin direk ve hızlı dolaşıma girmesidir. Kaldı ki bu konu da çok fazla konuşup felsefe yaratabiliriz. Her şeyden ziyade Sub’ın yayım listesinin çoğunluğu için diyebiliriz ki bir eleği duvara aşmışlık gerektirmektedir, daha ziyade “iler okumalar” diye adlandırdığımız ana metinlerin ardına geçme ve çözümleme ve dahi türetme, deneyleme mantığı ve sevgisine sahibiz.   

Legal olmak olmamak bu anlamda bir şey ifade etmiyor, sonuç itibariyle legal ol olma, satış yapıyorsun zaten, bunlar aslında 1980 sonrası 90 saçmalığı içinde sürünen yarım yamalak yayımcılığın zavallı kırıntıları… Kısacası arz talep arasında şekillenen ağlar… Açıkçası zor zaman geçirmek kısmı bir iş sahası olarak yayımcılık mevzuatıyla ilgili, hiçbir zaman kendisiyle bir “iş sahası” olarak ilgilenmedik, bu da zaten başta Şenol olmak üzere başkalarına para kazandırıp, onların kemikleşmiş vergi borçlarını ödeyip sömürülmemize imkân açtı zaman içinde. Yani çeşitli ekonomik arzularla bu tip işlere kalkışanları başka bir isimle adlandırmak lazım belki de…

…Ben sıkıldım artık bu mevzulardan senin de bildiğin gibi… 

Ulvi - “Sub”ı diğer yayınevlerinden farklılaştıran ne? İçerik, yazar, metin seçimi vb. “Sub”ı nereye konumlandırıyorsunuz? Böyle bir ihtiyaç var mıydı? Talepler, tepkiler, satışlar nasıl? Sözün özü nasıl gidiyor?

Şenol Erdoğan -  …okuma oranı artsa ne olacak, onun içinde, onun içinden, tırnak içinde nitelikli okur çıkmayacak zaten. Ondan sebep bu kısmıyla da pek işimiz yok, zaten yayımladığımız eserlerin genel yapısı, çeviri eserle değil de ikinci bir dille beslenmiş dar azınlık bir topluluğa hitap eder bir şekil çiziyor, örneklersek “Duyarak Düşünmek” mesela, eline alıp okuyabileceğin bir şey değil, daha Türkçesi olmayan Bin Yay’lanın  saha belirlenmiş bir kısmı üzerine ve üzerinden türetilen fikir yumağı, sen şimdi “o müzikleri dinledin mi, o makaleleri okudun mu, o kitapları biliyor musun” noktasında elzem olan şu ki Türkçenin dışına zaten çıkamayan bir tebaa var, çıkanı zaten saymıyorum, şimdi bu insan “bin yayla”yı okuyacak da anlayacak da sonra üzerine ve üzerinden ileri okumalar yapılacak… bunlar uzun ve azınlık işleri, kaldı ki zaten genele yayılamaz, gerçi popüler olabilir -bak o ayrı bir mevzu, işin magazin tarafı, bu ülke anlamadığı şeyi satın almayı ve onu ağzına almayı biliyorsun ki çok seviyor, ve maaşlıymışçasına bunda ısrar edebiliyor..

Çok geniş bir coğrafya, “tacir yayımcı” doğal olarak boşluğa düşüyor: son 20 yılın sürekli basılmış kitaplarının copyrightları el değiştirip duruyor, aynı kitap her 5 senede bir bir diğer markalar tarafından basılıyor, aynı çeviri dönüp duruyor, bir yayımcı bir yazarın tüm haklarını alıp sadece 3-5 kitabıyla zamanı ve yazarı öldürüyor, Türkiye’de maymun gözünü açtı noktalarından birisi de telif ajanslarının tek taraflı olarak yayımcı kollaması, 42 kitabı olan bir yazarı, ajans sana diyor ki “bir yayımcıya sattık,” aradan 10 sene geçiyor çıkmış 3 kitap, iğrenç bir şey, “küçük ülkecilik”ten bu insanların bu ülkeyi düze çıkarması için çaba göstermesi gerekmez mi, hadisinler! sadece her şey satılık… aynı şekilde ajanslar “büyük” yayıncıyı koruyor, adamın haberi bile olmadığı, adını bile duymadığı bir kitabı istiyorsun “abi o satıldı,” diyor ertesi günü sana, satıldığı falan yok, futbolun 3 büyükleri 5 büyükleri gibi bunlarında bel bağladığı şirketler var, sen “küçük”sün, senin derdin başka falan filan ama bunlar baya baya para ile ilgileniyor -öyle böyle değil. Bana satıldığı söylenen onlarca kitap, yazar var üzerinde 5li 10lu yıllar geçti hala Türkçeye bir kitapları çevrilmedi, bunlardan gerçekten tiksiniyorum, hepsinden. Neyse işte 80de geberik yayımcılar gibi, telif ödememe rahatlığı ve çoluk çocukla okullara ve kütüphanelere –yani kültür bakanlığına- satma garantisi ve peşkeş potansiyeli bunların büyüğünü küçüğünü, alayını zapteyledi.

Beni diğerinden ne farklılaştırır: yayımladığım şey okuduğum şey, beni heyecanlandıran şey, ev de gece yarısı zıplamamamı sağlayan ve çocukları telefonla uyandırıp “olum bak ne buldum,” dedirten şey…

Nasıl yaşıyorsun ne konuşuyorsun, olmaz! Konuştuğun gibi yaşayacaksın, ben yaşadığım gibi okuyor, okuduğum gibi basıyorum SUB olarak, geçmişin birileri için doğru birileri için anlaşılmaz birileri için şarlatanlıkları sadece ilim ve irfanın damıtılması için geçirilmesi gereken zaman dilimlerinin çatlaklarındaki yaşanmışlıklardır, mümkün oluşlar mecburiyetlerle aklın alamayacağı ilişkiler içerisindedir, olay ve kazanın kader varlığındaki yeri denli üç kuruşluk ağızların 5 satırda açıklayabileceği yaşanmışlıklar ve durumlar değildir bunlar…

Kültür bu: kitap okumayan yayımcı mı olur Allah aşkına, iki nokta art ardanın anlamını bilmiyor adam, biri çıkıyor, “tashih –(redaksiyon diyor o), yapayım,” diyor, “ABC’sini biliyor musun,” dediğinde “redaksiyonun abcsi mi olur,” diyor, vah vaah, bayılmayı ölmek sananlar redaksiyonla tashihi bir sanıyor… e tabi, sen “bilgi”de 700 liraya editörlük yayıncılık kursu açarsan eline bitirme kağıdını alan da kendini yayıncı sanacak…  Adam üniversitede okuduğu vasat çeviri haricinde önündeki 30 yılda dergi bile okumamış, hiçbir şeyle beslenmeyen yayıncılar, ya benim gibi senin gibi adamları kene gibi emerler -çünkü senin s*ke s*ke paraya ihtiyacın vardır onların ise “atsan atılmaz satsan satılmaz” dedikleri iktidarsız oğullarından bıkmış babaları vardır, çoluk çocuk ergen kandırarak ancak Türkiye gibi akıl fakiri, eğitimsiz memleketlerde adam olabilirsin, küçük derebeyleri, beylikleri, şimdi neyin adamısın sen diye bu çocuklar 5 sene sonra büyüdüğünde kendilerinden utanarak soracaklar sana. Karakter seni farklılaştıran şeydir işte. Bu ülkenin ergeni de ergene benzemiyor, ergenlik öğrenme açlığıdır da, entelektüel zemin orda başlar oluşmaya, aksine: bunlar hatalı ve yanlış bilgiye bayılıyor, bile bile hem de, neden: çünkü kolay, neden: çünkü kısa!!!

Ben bu yeryüzünde bu yeryüzüne ait olmayan ama yeryüzünün kendisine ait olmaktan başka seçeneği olmayan şeyle ilişki kurabilmenin tek yolunun bilgi irfan hikmet olduğunu biliyor ve buna inanıyorum kaldı ki bilgi coğrafyası çok fazla niteliklerden oluşur, ben bir yere gömülmektense rizomsal bir yapıyla kökten bütüne nüfuz etme yanlısıyım.

Bu ülkenin bu dünyanın bahsettiğimiz anlamda elbette ihtiyaçları var, çeviri sadece iki dil arasında ithalat ihracat meselesi değildir, bu gene hak satan ajansların ağzını sulandırır, çeviri yani kültür transferi sadece senin dilinde bir metni var kılmak değildir, bilginin coğrafyasını -dağılımını güçlendirmektir, ben hiç kitabı yayımlanmamış birçok profesörün, doktorun ilk kitabını basarak çeviriden öte bir şeyin içine sokuyorum herkesi ve kavramı, yayımcılığın ontolojisi ve kültürel yansımaları üzerine çok az insan kafa yordu bu ülkede, aslında sana bir şey diyeyim mi bu ülke var ya, yok! Bu konuyu tekrar etmek istiyoruz kesinlikle: Sub Press’in çoğu çeviri eseri o yazarın, düşünürün kendi ülkesinde yayımlanmış kitabının çevirisi değildir, yazarın da ilk kitabıdır! Biz yurt dışındaki çok değerli fikirleri sadece ilk kez Türkçeye çevirmiyor onların ilk kitaplarını da basıyoruz. Kaldı ki aynı şekilde bunu Türkiye merkezli tersine de işleteceğiz; ceğiz derken uzamdan değil yakın gelecekten bahsediyoruz, bu ay (mart) Amerika Birleşik Devletleri’nde çok önemli kitapçılarının raflarına Türkçe’de hiç kitabı olmayan çocukların şiirleri çıkacak.

Ülkemizdeki yayımcılık işleyişini ve onun hasta kalıplarını değiştirmek vs değil derdimiz, sadece o kalıplarla bir ilişkimiz yok, olmayacak, olsa da olmayacak.

Talepten doğmadı/k, satışlarla geçinen insanlar olsaydık geçinemezdik, klasik aile yapısının hep dışında kalmış, “ev” “araba” “tatil” “çocuk” “yazlık” “kışlık” vb yükleri olmayan bir insansanız hayat size olumlu anlamda yan kapılar da açıyor elbet. Ama sonuç itibari ile işin parasal yanıyla kastedilene karşı söyleyebileceğim şudur ki, SUB PRESS’in yaptığı her iş doğru iş, gerekli iş, “şimdi alanlar”la “sonra bulamayanlar” olarak ikiye ayrılırlar sadece hepsi bu. İnsanların ihtiyacını değil kendi arzularımızı önde tutarak baskı yapıyoruz, hepsi bu.

Çok önemsemiyoruz. Ölüme inanan, kalbi olan çocuklarız. Babalardan ve miraslardan hazzetmiyoruz!

Dünyada yapılan en büyük ŞEY çok küçüktür, boş işler, ölüm var, sen kimsin, Michael Jackson olsan ne! Kimsin ki sen! Ne ki yaptıkların. Allah’ın evrim memelisisin işte, IPhone’unu yağlı parmaklarınla didiklemektesin -ne var yani! Sikin falan kalkıyor, dolmuşa biniyorsun, kalp krizi geçirip kanser olup siktir olup gideceksin.

O kadar çok şey o kadar çok farklı şey var ki açıkçası buradan o olacak bu olacak diye sana söylemek çok saçma geliyor, bu arada gerçekten Facebook’u sadece bir reklam ve iletişim mecrası olarak kullanıyor SUB PREESS, ve çok olumlu işe yarar şekilde dönüşlerden de anlıyoruz ki çalışan bir makine var orada, bizi yapılanlar ve yapılacaklarla en hızlı şekilde Facebook sayfamız üzerinden takip etmek mantıklı sanıyorum.

Aslında 2 yıl alttan alta minik nesnelerle, dahası senin de elinde olan 30 kusur booklet ile zaten bir mekanizmayı harekete geçirmiştik***, en başta Şenol Erdoğan’a inanan ve onun ürettiği işlerle beslenen çok değerli bir kitle var, bu anlamda zaten bir birlik bir yapı ortada var, popüler kültürün getirisi olan ve olmayan birçok yönelim çok kısa zaman içerisinde SUB PRESS’i daha hacimli hale getirecektir –ki bu bizim istediğimiz mi tartışılır, biz sadece aklımızdan akan her haltı ortaya yayıp ona yandaş üretmek isten 3 adet beyin ve onların paha biçilmez destekçi zihinlerinden ibaretiz, o kadar. Takım gibi taraftar toplayan yayımcı mı olur Allah aşkına. Ticari futboldan ve yarış sporlarından nefret ettiğimiz bir gerçek. En uzun kim işer, en büyük çük kimde gibi erk oynaşmalarında biz en kısasıyız -baştan adını koyalım, çüksüzüz biz! Babamız da yok. Çok rahatız! Viyana’yı sevmiyoruz!

Bu arada yukarıdaki pasajın baş kısmına Deniz’in geçenlerde verdiği bir başka röportajdan bir alıntı koyalım hatırlarsak, şimdi sanki burayı açılımlayacak gibi geldi o [Editör: Kastedilen metin: ***Bir şey araştırıyorduk ama şu an çok emin değiliz ne olduğundan. Sonuca ulaşamamanın verdiği sıkıntıdan masalarımıza dağıldık, o esnada Şenol (Erdoğan) Vogue dergisinin sayfasına girmiş, Kim Gordon ile yapılan bir söyleşiyi bulmuş, bunu çevirsek mi acaba zine olarak yayımlarız dedi. Tabii söyleşi ortalığı sallayan Sonic Youth günlerinden ve minik sarışın fırlama Kim Gordon’dan daha ziyade Thurston Moore hakkında dedikodu yapan, çocuklarını, mutfağını anlatan evin dekorasyonundan falan bahseden birini karşımıza çıkarmıştı (hoş Vogue kapsamında başka bir tablo beklemek daha da ilginç, neyse). Ha elbette bu sözler sıkı feminist vuruşlarını ve müzik üzerine düşüncelerini esirgediği anlamına gelmiyordu.

Bunu kısa sürede çevirtip, bastık. Bir seriye dönüştürelim dedik, serinin adını da SUB olarak düşündük ve 100 kopya ile işe koyulduk. Başta kimsenin bir yayımevi kurma gibi düşüncesi yoktu. Sadece ilgimizi çeken ıvır kıvır müzik ağırlıklı işleri toplayıp bir yandan eğlenirken diğer yandan bu tip işlerle uğraşan insanlara küçük çaplı da olsa materyal sağlamak istiyorduk. İş Vogue Türkiye’nin sosyal medya sayfasına kadar uzanınca da devam edelim dedik.

Herkesin çok fazla pohpoha bene arzu duyduğu şu Instagram günlerinde gerçekten iyice kapanmak iyice küçülmek ve üretmek ürettikçe küçülmek küçüldükçe de kocamanlaşmak istiyoruz hepsi bu..

SUBUlvi - “Sub” deyince sevgili Kerem’i anmadan olmaz, “sub’ın tüm eserleri kerem kamil koç’un aziz hatırasına adanmıştır. sub'ın varlık sebebi kerem kamil koç'tur. " diyorsun, biraz anlatsana Kerem’le olan ilişkisini Sub’ın…

Şenol Erdoğan /Murat Arslan - “Sub” deyince sevgili Kerem’i anmadan olmaz, elbet, Kerem Şenol’un ve Murat’ın hayatının çok değil neredeyse her yerinde olduğundan ölmeden evvel o da işin içindeydi, aynı şekilde üçüncümüz olan Deniz’in de ağabeyi nihayetinde… Dünya ömrü yetmedi, geriye sadece “abi ya şunu bassak” dediği metinleri nesneleştirme görevi kaldı bize. Adam ölü ama editör, cidden yani: çalışıyor herif mezardan: mesela Nisan, Mayıs gibi gerçekten onun editörlüğünü yaptığı işler basılacakJ iyi biri olmalı ki götlerin parayla yaşarken yapamadığını sadece sevgiyle ölüyken becerebiliyor. “Ölüsü yeter” bu oluyor sanırım. Ama gerçekten Kerem’in ölüsü bu ülkenin alayına yeter. Şenol’la Kerem’in arasındaki bağ “dost” “arkadaş” ve benzeri sıfatlara pek uymuyor aslında, daha çok bi’ şeyh mürit de değil baba oğul da değil ama o miksajda bir ilişkiydi aralarındaki…

Diğer yandan senin sevgili kardeşin, bizim sevgili ağabeyimiz Özgür Uçkan ile editörlüğünü yaptığım McKenzie Wark’ın Hacker Manifestosu kitabının önsözünü yazması görevini üstlendiği zaman Kerem’in bir tanışma hikayesi var, sonra çok güldük: Kerem o esnada Adana Osmaniye’de Kantinci, bana kitabın düzeltmelerini ve giriş yazısını S1 yazıcısının odasından “görülmüştür” mühürlü kağıtlarla yolluyor, düşün bu şekilde bir Hacker Manifesto edisyonu hazırlıyorum, çeviri işini de o dönem Kerem’in sevgilisi olan kadın MD yaptığından Kerem çeviri müdahalelerini de eski usul kağıtta yapıp bana askeri postayla yolluyor, ama önsözü yazacak elinde ne materyal ne kitap ne de kitaba izin var, berbat bir yerde asker, internete bağlanamıyor, derken bir şekilde şimdi benim bile hatırlamadığım bir sebep ve vasıtayla sevgili Özgür’ün yazılarını buluyor ve oradan cut-up’lar ile kendi fikrini line-up’lıyor, en nihayetinde kitap yayımlandıktan sonra Özgür hoca Kerem’e “e abi benim yazıyı komple alıp koysaydın bari” diyor gülerek. Bir süre web üzerinden dalaşsalar da kısacık sürede ikisi de birbirlerinin ne bok olduğunu anlıyor tabi

Ulvi - Şenol eski Şenol mu?

Şenol Erdoğan - Aslında herkesin bir Şenol’u var: sevdiği, siktiği, saydığı ya da sövdüğü, elbette ki sadece bir tane Şenol var ve o sadece Allah’la Şenol arasında, diğerleri sadece arzularında üretmek istedikleri Şenol’la tanışık, o Şenol’u da ben tanımıyorum, o onların Şenol’u. Yok yani öyle biri! Gerçekten zorlandığım oluyor, olmuyor değil; farklı çevrelerden çok farklı insanlar, her ne kadar dijital nefret kusma çağında işler birileri için çok kolay ve korkakça başarılı olsa da muazzam dostluklarla çok farklı çatlaklara açılan kılcal damarlar yoluna büyük bir yayılma arzusuyla devam ediyor, çok kötü 3 nesli ardımızda bıraktık, bu cidden çok acı, ve ne yazık ki son 15 yılın siyasetinin körlüğü dahilinde popüleri çok yanlış denklemlerle buluşturan tarihin yazılmışını geç yazılmamış sayfalarına kusan cahil kapkara nesiller var, bu konuşularak geçilemez, suyu temizlemenin yolu kaba daha fazla temiz su pompalamak Ulvi, bunu sen de biz de Allah da biliyor işte, ondan sebep artık modası da geçmiş sömürüler saldırılar ve küfürler çağının Behzat ç ile Pink Floyd’u yan yana getirerek “biz biitiz aga,” diye nara atan kitap yüzü görmemiş evlatlarımızla kaybedecek zamanımız şu anlamda yok: bulundukları batık gemilerden inip, çıkıp yüzmeye başlayacaklar, saygıyı, sevgiyi, kucaklaşmayı, öpüşmeyi öğrenecekler. Kitap okuyacaklar kitap okuyacaklar ve kitap okuyacaklar.

Diğer yandan Şenol çok sıkıldı. Çok üzüldü. Çok sabretti. Ama olmadı: insan sütü bozuk bir hayvan. Bunu biliyoruz tamam. Ama insan yanındakini iyiye doğru evirtebilir umuduyla vazgeçmek istemiyor, onu kazanmak istiyor, ama sanırım kalbi gerçek anlamda pislik bağlamış bir bünye -ki aklı da hasta oluyor o vakit- bir süre sonra taşınmaz oluyor. Ben artık tek tabancayım, ezelden beri olan bu zaten -sadece öyle yansıtmıyordum ekranlara, birilerine bröve olsun diye. Ve artık boş yere birilerini sırtımda taşıyıp, yaptığım şeylerin kenarına boş yere ismini dahil etmek istemediğime karar verdim hepsi bu. Çok açık bir şekilde yürüdüğümüz yolda M(urat)D(eniz)Ş(enol)K(erem) adını verdiğimiz yapı haricinde kimse yok. Ha sen varsın işte, ha “ben de” varım diyen güzel çocuklar, kadınlar, adamlar, translar var, “varım,” diyen var.

Bu arada MDŞK demişken buraya bir not düşelim: MDŞK gerçek anlamda bir yeraltı yayımcılığı ortaya koymakta olan bir proje, geçtiğimiz aylarda Burzum’un tek şeyi ve her şeyi Varg Vikernes’in kendi kaleme aldığı Bir Burzum Anlatısı isimli eserini el altından dolaşıma soktu. Eserlerini çok az adetle -100- basıyor ve sadece birkaç noktada satışa sunuyor. Mesela Burzum kitabı sadece Hammer Music aracılığıyla ve kargo yoluyla satılmıştı. Şimdi ise WITCHTRAP kitabı geliyor!  

Bunlar aslında hep SUB’n yan üretim araçları olacak. Oyun oynamayı unutmuş birey ölmüştür!

Diğer yandan kaldı ki resmi olarak henüz ortada olmasa da gene bir Sub Press projesi olarak yakın zamanda “Limited Edition” girecek devreye -ki bu aynı zamanda ileride Taksim ve Beşiktaş’ta da düşünmeyi düşündüğümüz Moda’da açılacak olan küçük konsept bir mağaza. Limited Edition Shop. Hem kültür nesneleri üretecek hem içinde hissettiğinin distribütörlüğünü yapacak. Kısacası bu ama mesele derin