Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sibel Öz'le Yokuş Yukarı...

2016-10-03 16:22:59

Bazen bazı yaşlarınızdan birkaç mevsim eksilir, sonra ne o yaşlarınızda olursunuz ne de o mevsimler geri gelir. İnsan ömrünün kendi telaşından şikayetçi zamanı, çocukluğunu nerede bıraktıysa ezberini gözyaşıyla geldiği dünyaya bir gülüşle tavır almakla bozar. Adına “hayat” denilen bu tavır, uğultuların arasında bir ses bırakır.  Çocuklar sokakta oynarken evlerin açık pencerelerinden içeri giren sesleri bu yüzden hüzünlendirir. Geçmişin kokusu geleceğin korkusuna eklenir. 
İnsan hayatının en derin kırgınlığı kokular ve korkular arasındaki o henüz kimsenin öğle uykusuna yatıramadığı yorgunluğundadır. Dönüp dönüp çocukluğun o henüz sesi kırılmamış zamanlarına duyduğumuz özlem hep yadırgadığımız yerlerin boşluğundandır. Çünkü gün farklı biçimlerde aydınlanırken, güneşin sarısının her yere aynı mesafede durmadığını öğretirler, biliriz. Farklı biçimlerde getirirler günleri, yaşarız. Evler yıkılır, yollar değişir, bir soluklanmak için ucuna iliştiğimiz kaldırımlar parça parça kalır, sabah selam verdiğimiz bakkalın yeri derin bir boşluğa emanet edilir, ağaçlar dallarını rüzgardan esirger, sokakta oynayan çocukların sesi kırılır, toz toprak uçuşurken yerini yadırgar, kent hüznünü peşi sıra ona hükmedenlere bırakır. “Yokuş Yukarı İstanbul” bütün bu gerçekliklerin içinde, Sibel Öz’ün geçmişe zarif bir dokunuşu. Kitaptaki öyküleriyle yazar, koşarken ayağı taşa takılıp yere düşen mazinin üzerine sürülen tentürdiyot yakmasın diye cümleleriyle üfleyip nefes veren… “Yarısı gümüş”, “yarısı köpük” olan bir dünyaya on iki öyküyle yalın, incelikli, kimi zaman şiirsel kimi zaman ironik bir üslupla cevap veriyor. Unutmadık diyor aslında, bize yaşattığınız hiçbir şeyi unutmadık. Zira hepimiz, her gün yokuş yukarı çıkıyoruz. Yokuş yukarı tırmanmak için başladığımız yeni günün içinde iz bırakacak öyküler okumak isterseniz Yokuş Yukarı İstanbul kitabıyla Sibel Öz, tedirgin ellerinizi tutmak için bekliyor.  Biz kitap üzerine söyleştik. Öykülerin arasında gelen baharı karşılarken son cemre umudunuza düşer belki… Keyifli okumalar.
Röportaj: Funda Dörtkaş

Funda Dörtkaş: Kitaptaki her bir öykü aslında kişisel tarihimizin arkeolojisi gibi. Kitap kendi bütünlüğündeki katmanları ile bellek, hafıza, kent, tanıklık, insani ilişkiler ve hayatın bizzat geçirdiği dönüşüme odaklanıyor. Zamanın ve mekanın varoluşumuz üzerindeki bu sarsılmaz gücü için yarısı gümüş yarısı köpük diyebilir miyiz? Hem parlak ve sert hem kaygan ve sönük.
Sibel Öz: Zaman ve mekan, içinde şekillendiğimiz, çoğu yönüyle bizi belirleyen olgular. Ancak varlıklar da mekanda basitçe var olmazlar, mekanı kendi içinden geliştirirler. Bu algılanan mekan değil, yaşanılan mekandır ve artık kişiseldir. Aynı şekilde bir şey zaman içinde var olmaz, zamanı cisimleştirir. Herkes kendi zamanını yaşamaz mı sonuçta? Beylerbeyi’ndeki yüz yıllık konakta yaşamayı sürdüren yaşlı kadın, aşağıda değişmiş, turistik hale gelmiş yaşama kapılarını kapatmış gibidir. Ekmek aldığı bakkal süper markete dönüştüğünde, bu İstanbul’un fethi kadar önemli olay, onu başka bir çağa sürükler atar. Ataşehir’de gökdelenlerin, lüks ve çok katlı binaların gölgesindeki tek gözlü gecekonduda yaşayan insan, geçmiş ve geleceğin gerilimini günlük hayatında hisseder. Gelecek olan zaman, onun için yok oluş ve savrulma potansiyeli taşır. İnsan doğduğu yeri seçemez. Ama anlayabilir. Kenti anlamak öyle kolay iş değildir. Kentin dokusunu hissetmek, onun bilgisine sahip olmayı gerektirir. Kentin bir hafızası vardır. Tek tek hepimizin hafızalarının üstünde, hepimizi aşan ve kapsayan, ömürlerimizin, annelerimizin ve dedelerimizin, dedelerimizi doğuran kadınların hafızalarının, hatta yüz yıl yaşayan kargaların bildiklerinin, hatırladıklarının üstünde bir hafızadır bu. Yıkılmış, “dönüştürülmüş” bir Rum kilisesinin ahşap kubbesinde, karşıcı bir eski caminin küçücük minaresinde, altı yüz yıllık bir çınarın gövdesinde, bir mezarlığın eski taş duvarından gelen rutubet ve çürümüş yaprak kokusunda kazılıdır bu hafıza. O ahşabı, o çınarı, o taşı ellemeden, o katırtırnağını ve ıhlamuru koklamadan, o Arnavut kaldırımlı dar sokakları adımlamadan, İstanbul’un bin tane merdivenini, bin tane yokuşunu çıkmadan, bin bir hikayesini dinlemeden edinilemeyecek bir hafızadır bu. Çorlulu Ali Paşa medresesinde sivil polislerle göz göze oturmadan, Kandilli’de yaşlı bir teyzeyi saatlerce dinlemeden, Üsküdar’da Mihrimah Sultan camii kütüphanesine kapanmadan, Adalar’da yazı değil sonbaharı solumadan, Fatih’te Kadınlar Pazarı’nda büryan yemeden, Kadıköy’de bir kış günü kartopu oynamadan, Kuzguncuk’ta bostan nöbeti tutmadan İstanbul’u sezmek ne derece mümkündür? 
Kitabı, “Yarısı Gümüş Yarısı Köpük” diye iki bölüme ayırırken, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun İstanbul Destanı’na atıfta bulundum. “İstanbul deyince aklıma martı gelir. / Yarısı gümüş, yarısı köpük / Yarısı balık, yarısı kuş. / İstanbul deyince aklıma bir masal gelir, / bir varmış, bir yokmuş.” Bu muhteşem dizelerdeki güzellik ve olağanüstülük, insan ömrünün kısalığı yani hayatın geçiciliği karşısında bir masala dönüşür. Bir varmış, bir yokmuş diye başlayan ve sonu yok oluşumuzla bitecek bir masala. Bize kalırsa dünyanın en önemli, en yakıcı, en zorlu işi olan yaşama uğraşlarımız, günlük telaşlarımız, ortasından deniz geçen bu şehrin uzun masalının içinde ufacık kum zerreciklerine dönüşür. Gümüş zannederiz hayatlarımızı, köpüktür oysa… 
Funda Dörtkaş: Öykülerin mekansal olarak sesi İstanbul. Lakin insan okurken kendi şehrinin içindeki yolların izini, komşuluk ilişkilerinin varlığını, arkadaşlıkların sahiciliğini, özlemlerin, bekleyişlerin ve ölümlerin izini de sürüyor. Bu, parçalanan ve niteliksel olarak dönüştürülen, her birimizin ayrı ayrı hayatlarını çerçeveleyen şehirlerin hüznü değil mi aynı zamanda?
Sibel Öz: Hepimizin ana vatanı çocukluğu aslında. Her nerede doğmuş ve büyümüşsek, orası önceleri aşmaya, kaçmaya, sonraları da dönmeye, sığınmaya çalıştığımız ana kucağı. Henüz kötülüğü, kirlenmeyi, çıkar denilen zehirli ilişkileri bilmediğimiz, bir şekilde korunaklı, umut dolu, hayale hülyaya bulanmış masumiyet halesiyle çevrili ipekten bir koza gibi. İnsanların çocukluk dönemlerini özlemle hatırlaması, o günlere geri dönme isteği duyması belki de, çocukluğun insanın en özgür olduğu, en çok kendisi olduğu dönem olmasından kaynaklanır. Çocuksun, özgürsün; hayatın boğan, çürüten, hatta öldüren yüzüyle henüz karşılaşmamışsın. Hayat oyun demek. Çocuk sadece ve sonsuza kadar oyun oynamak ister; yemeyi, içmeyi, uyumayı unutur, kendini unutur. Çocuk için sadece oyun ve oyun arkadaşları vardır. Ondan ötesi can sıkıcıdır, gereksizdir, önem taşımaz. Yokuş Yukarı İstanbul özünde her ne kadar bir İstanbul hikayesi olsa da büyüklerin, büyümüş olanların, güçlülerin İstanbul’u değil, çocukların ve “büyümemiş” olanların İstanbul’udur anlatılan. Bu anlamda herkes kalbindeki kenti, yani çocukluğunun yurdunu bulabilir kitapta. 
Öte yandan sorunuzda belirttiğiniz gibi dönüştürülen, güçlülerin kılınmak istenen ve sakinlerinden soyutlanan kentin/kentlerin hüznü de sızmıştır öykülere. “Bu şehirde kıvransak da ölsek de didinsek ve didişsek de ağır romanlar, ağır hikayeler, ağır melodramlar yaşasak da biz hepimiz geçiciyiz, baki kalan İstanbul’dur” dercesine, kitap aslında kahramanlarının değil, esas olarak kentin, İstanbul’un hikayesi üzerine kuruludur. Ama İstanbul’un şimdiki haline deyim yerindeyse ağıt niteliğinde metinler ağır basar. Günümüzde mega kent olarak adlandırılan büyük kentlerin edebiyatı ve kenti işleyen metinler, tarihsel geleneksel dokudan, mahallelerden, sokaklardan çıkarak sitelere, alışveriş merkezlerine, TOKİ evlerine doğru uzanan bir düzlem kayması yaşıyor. Geniş, çerçevesiz, tarihsel kimliğe sahip mekanlar yerini minimal yapay mekanlara bırakırken, insan öyküleri de daha çok yalnızlık, kimlik arayışı ve başka psikolojik sorunlar etrafında işleniyor. Kediler artık sokaklarda değil, evlerde. Ormanlar yok, pencereler önündeki saksılar var. Ağaçlar yok, çiçekler var, eve getirince ertesi gün solan. Çarşı, pazar yok, market ve alışveriş merkezleri var. Çayır yok, çim saha var. Mahalle maçı yok, spor salonları var. Yakar top, saklambaç yok, bilgisayar ve telefon var. Ve eski şeylerin yerine geçen tüm bu yeni şeylerin bireysel kullanım üzerine şekillendiği göze çarpıyor. Çoğul ve birlikte eğlenme biçimi, bir eski zaman adeti haline gelmiş durumda. Metinlerde mahalle kültürü, mahalledeki komşuluk ilişkileri, ilişkilenme biçimleri yerini bireyin durumuna, insanın kendine, başka insanlara ve doğaya yabancılaşması sorununa bırakmış durumda. Kentteki değişim, kentin değişen zamanı, kentteki şişme, taşma, yarılma doğal olarak kenti konu edinen metinlere de dolaysızca yansımakta ve yazarak kenti anlamaya çalışan insanlar tarafından gözlemlenmektedir. Semt sakinleri, mahalleli gibi toplu özneler yerini, 101 numarada oturan falanca kişiye bırakıyor, karşı dairedeki insanla bile selamlaşmayan insan, diğer insanlarla sosyal medya üzerinden iletişime geçme yollarını arar oluyor. Kaldı ki benzer bir durum metinlerde de izlenmekte, kısa öykü neredeyse bir tweetlik öykü sınırında gezmekte, 140 karaktere sığdırılmaya çalışılmaktadır. Sonuçta kentler değişir, ama metinlerde yaşamaya devam eder. Yazı, odağında insan olduğu sürece, kenti anlama uğraşından vazgeçemez. Kentin şairleri, yazarları, öyküleri çıkar, onu yaşanılır hale getirir. Hatta öyle olur ki, İstanbul’u Orhan Velisiz, Sait Faiksiz ne düşünebilir, ne de yaşayabiliriz. Onlarla bir bayram yerine benzer kent, hatta şenlik, cümbüş, karnaval. Derken topal martı zurnanın, dümbeleğin sesine kulak verir, tüner bir vapurun dumanlar tüten bacasına, seyre dalar âlemi. İstanbul’un orta yerinde, Boğaziçi’nde, insanın topal martı olası gelir, olanaksız mı?
Funda Dörtkaş: "İyiliğin çizgileri yuvarlaktı. Kötülük köşeli, keskin, kapalı." Tıpkı bizler gibi. Tıpkı sürekli sorguladığımız, mutluluğu aradığımız hayatlarımız gibi... Nasıl oldu da aynı çemberin içinde birbirimizle mümkün kılamadık çoğu şeyi?
Sibel Öz: Birbirimizle mümkün kılmak olanaksızdı belki de. Tıpkı kitabın kahramanları gibiyiz. Yokuş Yukarı İstanbul’un kahramanları kentli kahramanlardır çoğunlukla, kentle savaşırlar, bu savaşta yaralanırlar, iğdiş edilirler, kanarlar, dişleri, tırnakları sökülür, etleri dökülür, onurlarını kaybederler, yine de İstanbul onlardan vazgeçmezse –ki İstanbul acımasızdır zayıflara karşı- ondan vazgeçmeye niyetsizdirler, ancak eninde sonunda bir tenhada kaybederler bu savaşı. O nedenle İstanbul masalsı bir tutunamayanlar filmidir. Masal kısmı çocukluğumuzdur, başlangıçtır. Bizim hikayemizde, tutunmuş, yer edinmiş kimse yoktur. Tutunamamış, kentle ve kendisiyle verdiği savaşı kazanamamış insanların bir şeyleri birbiriyle mümkün kılması sizce ne kadar olanaklıdır? Kentlerin zayıfları, sürülüp atılmalarına ramak kalmış olanları açısından düşündüğümüzde, herkes yaralı, kime dokunsan hikaye, kime dokunsan dert ve acı iken, birlikte ya da yalnız iken mutlu olmak ne mümkün? Yokuş Yukarı İstanbul’a dair bir okur, kitabı “kimi zaman yalnızlığa, kimi zaman bir aradalığa direnişin öyküleri” olarak tanımlamıştı. Biz ne yalnızken, ne de birlikteyken mutlu olmasını becerebilen insanlar değiliz. Hep bir eksiklik, yetişememe, yetememe duygusu, hep bir huzursuzluk, kendinle ve herkesle kavga hali. Güçlüler tarafından zorla dönüştürülen kent, böyle insanlardan oluşmakta. Oysa kentin, bizden iki üç kuşak önceki sakinleri ufacık şeylerle mutlu olabilen, kanaatkâr, birbirlerine ve arkadaşlıklarına bağlı, sahici insanlardı. Kent ya da yaşadıkları yerler onlarındı, ya da bunun böyle olduğuna, böyle kalacağına dair inançları vardı. Günümüze geldiğimizde kent bizim değil, her geçen gün bizim olmaktan çıkıyor. Ve bir gün bunun değişeceğine dair inancımızı da yitiriyoruz. Çıldırırcasına özleme hali ve kendini bir rezidans şantiyesi önünde benzin dökerek yakma isteği dışında geleceğe dair köklü duygularımız yok. Kim olduğumuzu hatırlatacak işaretler kentten her geçen gün silinirken, biz de sinik ve nihilizme hapsolmuş bireyler olarak çoğunlukla olan biteni izleme konumundayız. Buradan bir öyküde geçen "İyiliğin çizgileri yuvarlaktı. Kötülük köşeli, keskin, kapalı.” belirlemesine gelirsek, iyiliği kimseye zararı olmamak, tehdit etmemek ve bir kendilik hali olarak düşünürsek, kötülüğü de bir tehdit, saldırganlık, ele geçirme ve yayılma hali olarak konumlandırabiliriz. Sadece insan açısından değil, mekanlar ve mimari olarak eski ve yeniyi, sınıfsal olarak fakir ve zengini ele aldığımızda da benzer bir tabloyu görürüz. Kentin eski meydanları, sokakları, kıyıları, çeşmeleri, evleri, pazar yerlerini, günümüzün gökdelenleri, siteleri, AVM’leri, caddeleri, sokakları, toplu konutları, eğlence merkezleri ile kıyaslandığımızda ne görüyoruz? Eskiden insanların sekiz on kişilik kalabalık ailelerle yaşadıkları ufacık evlerin kapısından nasıl sığabildiklerine bile hayret ediyoruz. Küçük evler, alçak iki katlı yapılar, küçücük pencereler… O zamanki insanlar fiziken küçük müymüş? Aksine kalabalıklar, çok çocuklular. Ancak mütevaziler, fazlasına gerek duymamakla birlikte, toprağa yakınlar, betonun öldürücü olduğunun farkındalar. Toprak onlar için hala yaşam kaynağı. Günümüzde ise iki kişilik aile eğer maddi durumu el veriyorsa tripleks evde, iki yüz metre kare dairede, rezidansta yaşamak istiyor. Çünkü kendileri değilse bile hırsları büyük, hayattan alacaklı olduklarını düşünüyorlar. Vermeye değil, almaya şartlanmışlar. İçinde yaşadıkları mekanlar büyüdükçe, kendilerinin küçüldüğünün, tükettikçe yok olduklarının farkında bile değiller. Eski evlerin ufacıklığı, her birinin kişiselliği, yumuşacık çizgileri, günümüzün kapalı, sınırlı, göğü delecekmiş gibi uzanan yüksek binaların temsil ettiği hırs; iyilik ve kötülük budur işte. Kadın ve erkek de böyle konumlandırılabilir. Çocuk ve yetişkin de böyle konumlandırılabilir. Gençlik ve yaşlılık da. Sonuçta iyiliğin çizgileri yuvarlak… Dairesel eğriler demokratik ve birlikte yaşamdan yana. Kötülük ise hep keskin, kapalı, köşeli ve hırslı kalacak. Kendimizi bu aynada, iyiliğin ve kötülüğün aynasında görmek ve bunu bir mücadele konusu yaparak sorgulamamız gerekiyor. 
Funda Dörtkaş: Birbiri üzerine kapanan kapıların ardında çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi ve yetişkinliğe giden yolda ruhumuza yerleşen taşları her an yerlerinden fırlayacakmış gibi hissettiriyorsunuz.  O yüzden her bir öykü serçe tedirginliğinde. Cümlelerinizdeki şiirsellik ve kimi yerlerde zarif ironi, yaşadığımız yabancılaşmayı eğip bükmeden anlatıyor. Bir şeyleri değiştirme gücünü sözcüklerden almak bizi güçlü kılar mı?
Sibel Öz: Bir şeyleri değiştirme gücünü yaşamdan, insanlardan alıyorum ben. Sözcükler, öyküler sadece zamana düşülen birer kayıt niteliğinde belki de, yaşadığımızı kendimize ve birbirimize hatırlatma. Yaşama anlam katma. Yazmak yaşamı anlamlı kılıyorsa, sevinçlerin en büyüğü bence. Yaşamdan, hayattan soyutlanmış bir yazma eyleminin benim için anlamı yok. İkinci öykü kitabım Serçeler Ölürse’den Ah Lena adlı öykü, Çamlıhemşin’de İdris amca için yazılmıştır mesela. Çamlıhemşin’de bir pansiyon işleten İdris amcayla geçirdiğimiz günlere, geceleri kabuslardan ter içinde uyandığımda beni sağaltan sakinliğine, bilgeliğine, sabahları söylediği Fransızca şarkılara bir teşekkür sadece. Yazmanın bütün anlamı bu. Ah Lena yazılır, tekrar Çamlıhemşin’e gidilip İdris amcaya okunur, gözlerine bakılır. Yaşamak bu. Bir hazine değerinde İdris amca benim hayatımda. Ve onun gibi nice insan var. Zarafetleri, sevgileri, hayatta kalma ve hayatı güzelleştirme mücadeleleriyle büyük insanlara yazılmış öyküler. Hepsi gerçek mi? Bir kısmı. Bir kısmını da ben yaratmışımdır. Çünkü deli gibi var olmalarını istiyorum. Bir yerlerde yaşadıklarına inanıyorum. Esas olarak onlara yazıyorum, onları arıyorum. Yokuş Yukarı İstanbul kitabının ilk öyküsü Yatılının Son Günü de mesela böyle bir adama yazılmıştır. Gezi eylemcisi Hasan amcaya. Nerededir? Gidip Beykoz’da karış karış aramak lazım. Oralarda bir yerde olmalı. 
Funda Dörtkaş: Kitabın sosyolojik derinliği, hapishaneler, Gayrettepe, Gezi, Suruç ve Ankara katliamları, Hasan Ferit Gedik'in öldürülmesi gerçeklikleri ile iktidarın meşru kıldığı ideolojik aygıtlara ve araçlarına dokunurken hiçbir duygu sömürüsüne ve ajitasyona sığınmadan yalın bir çıplaklıkla var oluyor. Edebi olanın bu anlamda politik sorumluluğu var mıdır?
Sibel Öz: Hepimizin –yazanların da- gerçeklere karşı sorumluluğu var bence. Kendimize saygı, hayata ve insana saygı gereği, gerçeklerle ilgili bir derdimizin olması gerekiyor. Yazdıklarımız bizi ele veriyor. Toplumdan, etrafımızı saran gerçeklerden soyutlanmış, sadece kendi dünyasında yaşayan insanın yazdıkları ister istemez bireyseldir. Evet, yazmak bireysel bir eylemdir ama yazan insanın bir derdi vardır. Bu dert sadece ve sadece kendisiyle ilgiliyse, bir okur ve yazar olarak bir yerden sonra benim pek ilgimi çekmiyor. Bir yerden sonra diyorum çünkü bunca olan bitene karşı nasıl bu kadar kendisiyle uğraşabildiği ve bunu nasıl becerebildiği de bir yere kadar benim ilgimi çeker. Bir yerden sonra ise benim için bireysel sayıklamalardan, iç dökmelerden öteye geçemez. İnsan yazarken elbette kendisiyle uğraşır, hatta başta kendisiyle uğraşır. Ancak bütün o etrafımızda olup bitenlere karşı da bir tutumu vardır, durduğu yer yazdıklarına yansır. Cihangir edebiyatı, Beyoğlu edebiyatının devri geçti bu ülkede. Gerçekler, edebiyatı da politik olmaya, tavır almaya, tutum sahibi olmaya zorluyor. Olağanüstü günlerden, olağanüstü bir dönemden geçerken edebiyatın kendine kapanmaya hakkı yoktur. Ülkemizde geçmişte de bazı zor dönemlerde çoğu edebiyatçının bu sözü edilen “görmeme” tutumunu sürdürdüklerine, hatta olması gereken gibi lanse ettiklerine tanık olduk. Apolitik bir yazma eyleminin bir kural-kaide niteliğine büründürüldüğü, sansürün içselleştirildiği, edebiyatın bir mücadele/değiştirme, insana ulaşma alanı olarak değil de bir kaçış alanı olarak ele alındığı, tıpkı -sanırım bir tek ülkemizde geçerli olan- “sanatçı siyasete bulaşmaz” klişesi gibi edebiyatta da bazı klişelerin üretildiği, politik olanın ivedilikle edebiyat-dışı ilan edildiği süreçleri yaşadık. Örneğin seksen sonrası yoğun olarak bunalımın, yenilginin, umutsuzluğun, bireyselliğin edebiyatı yapıldı ve baş tacı edildi. Politik dertleri, meseleleri olan eserler bizzat edebiyat dünyası tarafından görmezden gelindi, yok sayıldı, aşağı görüldü. Oysa hayat farklı aktı. Bir edebiyat metninin niteliğini belirlerken ideolojik komiserlik yapmanın kendisinin bizzat ideolojik bir tutum olduğu kısmen anlaşıldı. Bezirgancının katırlarını ürkütmemek üzerine kurgulanmış bir metin kurma işinin memurluktan farklı olamayacağı ve özgürlük tutkusunun eşlik etmediği bir edebiyatın gelişemeyeceği ortaya çıktı. Hele söz konusu metin öykü ise şunu net olarak söylemekte beis görmüyorum. Dünyada da böyledir, ülkemizde de böyle gelişecektir; öykünün ruhu devrimci olmak zorundadır. Ele aldığı mesele ne olursa olsun öykü sarsıcıdır, dönüştürücüdür, akıldan çok duyguya yakındır. Edebiyatın öncü gücüdür, gelişimi, çoğalmayı, zayıflamayı öykü türünde hissedersiniz; edebiyatın okuludur, ele avuca sığmaz haşarı çocuğudur. Gerçeklere gözü kapalı, statükodan, güçlüden, “normal” kabul edilenden yana bir öykü düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum. Öykünün meselesi ne olursa olsun, ruhu politiktir. 
Funda Dörtkaş: Bilmemek gerçekten mutlu kılar mı insanı? Yoksa bilmenin azabını çürümeye yüz tutan suyla nasıl dindireceğiz?
Sibel Öz: Evet, bilmemek mutlu kılar insanı. O kadar çok insan tanıyorum ki böyle. Ateş Fatma mutludur. Tanıyanlar bilir, Musti mutludur, babam mutludur, çırağı Mustafa mutludur, Şaban amcam mutludur, yorgancı Nazır amca, terzi Gönül abla, kreşte çalışan genç öğretmen Ümran mutludur. En azından hepsi sizden benden daha mutludur. Bilmeyenleri bilir kılmaya kıyamıyorum bazen. Sırf “Ne gerek var mutsuz olacak” diye, konuşmaktan imtina ettiğim, kendimi bile anlatmadığım insanlar vardır. Ne kadar çok bilirseniz o kadar mutsuz olursunuz. Hatta o kadar olursunuz ki, yediğiniz içtiğiniz boğazınızdan geçmez. Başınızın altındaki yastık mıdır taş mıdır bilemezsiniz. Eskiler ve halkımız bilir aslında bunu. Bilir de, bu nedenle bilmek istemez belki de. Örneğin çok kitap okuyana iyi gözle bakmazlar; ben çocukken, okuyup üfleyenlere, sırf kitap elimden düşmüyor diye delirecek, aklını üşütecek gözüyle bakanlara bile rastlamışımdır. Aslında demek istedikleri şudur; çok bilmek iyi değildir. Hatta bilmemek en iyisidir. Kendilerine göre de bir yaşam felsefesi, hatta din yaratmışlardır. İslamiyet’te de kul her şeyi bilmez, gerisini Allah’a bırakır, çok soru sormak bir yerden sonra şeytanidir, Allah’a şirk koşmaktır. Bilmemek mutluluktur bu yüzden. Ancak “insan” olmanın da başka yolu yoktur. İnsanı “insan” eden bilmektir. Kendini bilmek, yer altını, yer üstünü, göğün ötesini, deryayı bilmek, dünyayı bilmek, geçmişi, tarihi bilmek. Bilmek insan olmaktır. O yüzden o çürümüş suyla dahi olsa yıkayıp yüzümüzü, uyanmak gerekir. Uyku ölüme benzer. 
Funda Dörtkaş: Öykülerinizle, bir yaraya sürülen tentürdiyotu canımız yanmasın diye üfleyensiniz. Diğer yandan da kentsel dönüşümün dayatacağı yeni yaşam pratikleri ile kültürel olana müdahalesinin açtığı yaraların hiç kapanmayacağını anımsatansınız. "Onca kıstırılmışlık, aynılık ve vazifelerle örülü bir kapanın içinde tükenen ömrün kederinden azıcık kaçabilme, hafifleme ve kurtulma duygusu" nasıl mümkün olacak?
Sibel Öz: Kentsel dönüşüm ya da bu “İnşaat, ya Resulullah” hali, geri dönülemez tahribatlara yol açıyor. Acı ama insan kaybının belki bir yerde telafisi var. Ancak doğanın, iklimin, yeşilin, suyun kaybının telafisi mümkün değil. Kendi türüne düşman bir varlık olarak yaşamaya çalışıyoruz. İnsan merkezli bir uygarlık yaratmışız, ama bu sistem artık insana da düşman. Bazen soruyorum çocuklara, “Hiç ateş böceği gördünüz mü?” diye, görmemişler. Biz görmüştük oysa. Ateş böcekleri geceleri bir şölendi. Birini yakalayıp avucunuza aldığınızda, doğanın tüm gizi önünüze serilirdi. Ateş böcekleriyle ilgili şarkılar da bilirdik. Siyah beyaz fotoğraflarda kalan o masumiyet yıllarıyla birlikte ateş böcekleri de çekip gittiler. Geceleri bile sokakta oynayan, eve girmek istemeyen çocuklardık biz. Oyun oynarken sokakta kirpi görürdük, kaplumbağalara dokunurduk, yavrularıyla oynardık, böceklerin adlarını bilirdik. Mesela ben kavanozda minik bir kör yılan beslemiştim. Siyah ve sütlü kahverengi çizgileri vardı. Adını Musti koymuştum. Avucuma alır oynardım. Haşarı öğrenciliğimize devrimcilik bulaşıp da hapishaneye ilk kez girişimde bir abi su kaplumbağası getirmişti görüşe. Onu beslemiştim içeride. Kara Fatma kabukları biriktirirdik mesela çocukken. Bütün bu kaybolan ateş böceklerinin, kirpilerin, kaplumbağaların, yılanların hesabını sormak gerek. Onlar yoksa, hayatın ışığı söner ve şölen biter. Doğru, yaraları üflemek istiyorum sözcüklerle. Çünkü sözcükler sağaltır, iyileştirir. Ancak giden gitmiştir. Daha fazla eksilmemek için inat etmek, olanın bitenin farkında olmak gerekiyor. Ben şahsen ateş böceklerinin gittiği yerde yaşamak istiyorum. Mutlaka bir yerde yaşıyor onlar. Bu çevre düzenlemelerinden, çim örtülerden, insan eli değmiş “yeşil” alanlardan nefret ediyorum. Kendiliğinden biten karahindibadan ne zarar gördünüz, ebegümecilerinin eflatun çiçeklerinin, ballıbabaların, katırtırnaklarının muhteşem kokusunun yerini tutar mı diktiğiniz tüm o kokusuz, tohumsuz çiçekler? Ellemeyin, kendi haline bırakın, emin olun sizin tasarladığınızın ötesinde güzel olur her şey.
Funda Dörtkaş: “Azıcık Söğüt Gölgesi” öykünüzde sizin bize sorduğunuz soruyu sormak isterim: "Eski şarkılar, sahi ne güzeldiler. Günümüz insanlarının tanımadığı bir huzur vardı o seslerde. O zamanlar bambaşka endişeler taşırdı insanlar, bambaşka kelimelerle anlatılan hayatlar yaşarlardı; vefa, hasret, hicran, sevda... Yitip giden kelimelerin hayatımızdan çekip götürdüğü onca duygu. Yerine yoksunluk, çıldırasıya bir tüketme arzusu ve başucumuzda bekleyen yalnızlık. İnsan olmakla övünecek ne vardı?" Sahi, insan olmakla övünecek neyimiz kaldı?
Sibel Öz: İnsan olmakla övünecek bir şey yok. Başka canlılara, yaşayan her şeye, yüz yıldır yerinde duran bir taşa, kayaya bile saygı göstermesini öğrenemedikten sonra, insan olmanın da bir kıymeti yok. Eskilerin söyledikleri “üç günlük dünya” deyimi bile, içinde ne büyük bir felsefe ve güngörmüşlük taşır. Aklının, yüreğinin bir yerinde hayatın “üç günlük” olduğu bilincini taşıyan bir insan başka insanlara sonsuz bir kin duyabilir mi, insana kıyabilir mi, çocukları öldürebilir mi, korkunç bir iktidar hırsının esiri olabilir mi? Bütün bunlar insanlıktan çıkmaktır. “Üç günlük dünya” meselesi, yerini, haddini bilmekle alakalıdır. Benden öncesi vardı, sonrası olacak görgüsüdür bu. Geçicilik, ömrün sonsuz olmadığı, o bugün düşman olduğumuz, karış karış betonla örtmeye çalıştığımız toprağa geri döneceğimiz, doğanın ana kucağı olduğu bilgisi olmazsa, insanlıktan söz edebilir miyiz? Eski bir Karadeniz türküsünde söylenir; “Bu dünya bir pencere / Her gelen bakar gider”. İşte bu kadar. Söylenecek her şey söylenmiştir. Bu bilgi, insanlıktır. Birlikte yaşamanın, barış içinde yaşamanın felsefesidir. 
Funda Dörtkaş: “Odamdaki Kavak Ağacı” öyküsü kitabın özel öykülerinden biri; çünkü kişileri de kurumları da gerçek. Bir bebeğin vücudunda sigara söndürerek işkence eden ve bunu annesinin gözleri önünde yapan bir zalimlik kaçıncı devran dönmesine rağmen hep aynı, hep zorba. Kötülük bilmemenin tadını bu ülkede alabilecek miyiz hiç? Hayat artık bu kötülüklerin herhangi bir yerinde duracak mı?
Sibel Öz: O öykü benim için de çok özel. O öykünün kahramanları, benim için hala yürek ağrısı, genizde tuzlu bir tat. İki buçuk yaşında kollarında, annesini konuşturmak için sigara söndürülmüş bir bebek, sapsarı, bal rengi gözlü bir bebeği büyüttük biz annesiyle birlikte, bir koğuş kadındık. Kötülük bilmeyen bir bebeğe, kötülüğü, annesinin kollarından koparıp alarak işkencehanede tattırmak artık canavarlaşmanın başka bir boyutuydu. O bebeğin çığlıklarını, nasıl ağladığını, annesinin o çığlıklara nasıl dayanabildiğini, delirmemek için nasıl mücadele ettiğini düşünebiliyor musunuz? Evet, “Bu öyküdeki kişi ve kurumlar ne yazık ki gerçektir.” ibaresini bilinçli olarak ekledim o öyküye. Her şey kurmacadan ibaret değil bu ülkede. O çocuk ve annesi bir gün serbest bırakıldılar. Sonra “adalet”, dışarıda kendi hayatlarını kurmak için didinen anne oğulu yine kopardı birbirinden. Suç işleyen kurumlar gerçeklerin üzerini örtmek için, mağdurlardan özür dilemek yerine mağdurları yok etme yolunu seçti. O çocuğun annesi şu an yine hapiste, kalbinden rahatsız. Çocuk dışarıda, artık bir delikanlı. Bu çocuğun daha ana kuzusuyken kötülükle karşılaştığını düşünürsek, nasıl bir gelecek hayali olabilir? Hele o günlerden bugüne, neredeyse hiçbir şey değişmemişse. “Hayat artık bu kötülüklerin bir yerinde duracak mı?” diye sormuştunuz. Kendiliğinden durmayacak tabi ki, çünkü durma şansları yok. Korkuları onları daha da saldırgan hale getiriyor, getirecek. Ama hangi zorbalık sonsuza kadar hüküm sürmüştür. Sonunda hayat kendine yeni bir yol açacak. 
Funda Dörtkaş: Zamanı ve mekanı paslı bir dişli gibi olan bu ülkede pencereleri sonuna kadar açsak da üzerimize sinen kokuyu havalandıramadık. Ölümün, yoksulluğun, yoksunluğun, yerinden edilmenin, öldürülen çocukların, imara açılan kültürel mekanların, yok olan mahallelerin, tükenen ilişkilerin yerine ne koyacağız? Ömür yokuşlarımız neden hep dik?
Sibel Öz: Sözün burasında isterseniz Oğuz Atay konuşsun; “Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende ‘alçaklık’ korkusu var. Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim. Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor. Kimseye göstermem üzüntümü. Gündüz gülerim, geceleri yalnız ağlarım.”. İşte Oğuz Atay’ın kentli kahramanlarıyız biz. Büyük kentlerin tortusu, kandan, etten, sidikten, meniden yapılmış çoğunluğuz biz, kentin “evsizleri”ne ruh olarak yakın olsak da hayatı şükürle geçen, gözünü gökdelenlere, bulvarlara, villalara diktikçe sokağa daha da yakınlaşanlarız. Siz hiç yokuş aşağı, alabildiğine hızlı, durmayı düşünmeksizin koştunuz mu? Bir gün öyle koşacağız yokuşlardan. Seks işçisi, transseksüel, mafya babası, pezevenk, ayakkabıcı çırağı, klarnetçi, kürtajla alınan bebek, cüce, mahpushaneden çıkmış kadın, Kürt delikanlı, sokak çocuğu. Hepimiz… “Gezi” mi dediniz? 
Funda Dörtkaş: Hayallerimiz küçüldüğü için mi "deniz üzerine asılmış balkonlarımız"dan bakmayı unuttuk dünyaya?
Sibel Öz: Şiir okumayı, şarkı söylemeyi, şaka yapmayı, göğe bakmayı unuttuğumuz için olmasın sakın? Oysa hepimizin, potansiyel olarak deniz üzerine asılmış balkonları vardı çocukluğumuzda. O çocuk ayaklarını şıpır şıpır suya değdirmeye bayılırdı o balkondan. O özgürlük duygusunu, o neşeyi hatırlamak için mücadele etmeye değmez mi?
Funda Dörtkaş: "Uykuyla uyanıklık, akılla delilik, ölümle yaşam arasında bir yerdeyiz." Acılarımızı, hüzünlerimizi, umutlarımızı, sevinçlerimizi unutmadan sımsıkı sarılsak birbirimize her şey başlayabilir mi tekrar?
Sibel Öz: Her şey, her an yeniden başlayabilir. Başlıyor. Bir gülümsemeyle başlayabilir örneğin. Bazen bir “Hayır!”la başlayabilir, bir kitapla, bir insanla, bir sözcükle… Bir yola çıkışla, bir gidişle. Bazen bir dönüşle… Bir reddedişle, bazen bir affedişle… Bazen unutarak, bazen hatırlayarak. Başlayabilir… Güzel sorularınız Yokuş Yukarı İstanbul’a anlam kattı. Bir insanla, bir kez daha yazıldı öyküler. Teşekkür ederim.
İZLE
İMC TV 7'DE SANAT PROGRAMI