Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Kırılgan Dertlerin Suskun Hatıraları: Derdin İncinmesin

2016-10-03 16:26:32

Her öykü hayatın bir yarasıdır; insanın hayattan sebep kabukla üstü örtülen, kenarı beyazlamış ince sızılarının telafisi öte yandan. Borges Kum Kitabı’nda “varolmak fotoğraflanmaktır” der. Varoluşumuzun o sonsuz dehlizleri, kare kare bölüp ve hatta yoğunlukla parçaladığımız fotoğraflara ait anların gölgesini saklar. 
İnsanın yorulduğu, toprağın ağrıdığı, gökyüzünün tedirgin olduğu hayata hürmet, adresini bilmediğiniz başka evlerin herhangi bir odasında hiç tanımadığınız insanların acısına, hatırasına, derdine asılı kalır. Fotoğraflar bu yüzden hep çerçeveli. Hangi gerçeklik yaşananlara direnip aynı kalır ki bir fotoğrafa eklenen insanın suretinin kenarı ucundan yırtılmasın. O yüzden insan hatıraları incinmesin ister. Geçmişe ait suskunlukların kapısı geri dönüşsüz yolların kenarına serpiştirilmiş taşlara açılır. Ve öyküler geçmişi çerçevesiyle insanın duvarına asar. Mustafa Orman ilk kitabı Derdin İncinmesin'de zamanı katmanlarıyla fotoğraflarken içinde yaşadığımız toprakların acısına, derdine, ölümlerine, yalnızlığına, ilişkilerine, unutuşlarına, hatırlayışlarına, utançlarına, insan olanın hemhal olduğu duyguların bir parçasına cümlelerini tanık etmiş. Onaltı öykü geçmişin aslında ne denli geçmemiş olduğunu ve fakat unutmak için harcadığımız çabanın aslında hatırlamak için parçaladıklarımızla ne denli iç içe olduğunu dert edinmiş. Biz kitap üzerine konuştuk. Derdinizi incitmesin istediğiniz ne varsa belki kitaptaki bir öyküde karşınıza çıkar. Keyifli okumalar…
Röportaj: Funda Dörtkaş

Funda Dörtkaş: Kitabı başlatan iki cümle, ilk öykünüzde kapağını açmamızı istediğiniz fotoğraf albümünün kenarına iliştirilmiş incelikli bir dert aslında. Saklı kederin sessizliği, içinde hem olduğumuz hem olmadığımız fotoğraflardaki boşluğu mu tanımlar?
Mustafa Orman: Yakılmışın ve dile getirilmemişin yarası vardır elbet. Sakınılmışın da öyle. Şöyledir; mutfağa alınmış kumanyaların üzerine yazılmış yazılara göz atıp, "bak hele bunun üzerinde ne yazıyor?" diye bir kareyle başlayabiliriz. Sonra defalarca okulda, herhangi bir devlet dairesinde, evin bahçesine dalan askerlerin gözü önünde, kulağına eğilip korkuyla kendi dilinde bir şeyler mırıldanmasıdır. Politik olmasının yanında, mutfak örneğiyle böyle de bir fotoğraf veriyor bizlere. Sadece benim annem değil, kitabı okuyan birçok okuyucu da bunun yarasını kendinde görecektir, diye düşünüyorum. Fotoğraf sadece göstergedir, asılı verilen duygunun insanlarda yarattığı hatırlamadır; yanmadır. 
Funda Dörtkaş: Kitaptaki öykülerin birbiri ardına eklemlenişini bilinçli bir tercih olarak yorumlayabilir miyiz? Sizin cümlelerinizle yarattığınız dünyaya bakarken kendi hayatımızın deklanşörüne basmamızı istemeniz tıpkı Beckett'ın dediği gibi: içimizdeki şeylerin masalını anlatmamız için mi?
Mustafa Orman: Edebiyat metni oluşturulurken, belli bir hafızanın matematiğinden mutlaka geçirilir. Metnin tamamını kapsayan bir şey değildir, çünkü derinlerde bilinç akışının dışında yazıya bulaşan şeyler, dürtünün egemenliğiyle kendine yer edindiren, bir hesaba girilmeden yapılan durumlar. Verili bir hakikat elinizde varken, hikayeyi başlatmadan önce zaten bunun üzerinde debelenirsiniz. Bu matematik kimi zaman gösterilir, kimi zaman da gizlenir. Bilinçli olarak öyküler arası bağlar tam olarak göze sokulmasa da var. Misal, ağacın toprak dibindeki kökleri olmasa ağaç nasıl ayakta dursun ki. Edebiyat metninin matematiği olmasa ne kendini gösterebilir ne de okuyucuya değebilir. Bilerek öykülerden örnek vermiyorum, çünkü okuyucuyla kitap arasındaki mahremiyet sınırlarına girmek istemiyorum. Okurun payına bir arayış düşürmemek okura haksızlıktır. Deklanşör noktası için de, farkında olmadan hepimizin hayatına çoğu şey girer, çoğu şey de çıkar. Ansızın bir yaprak bile hayatlarımızın üzerine serilmiş örtüyü kaldırabilir. Ya da kendi kendimize şu soruyu sorabiliriz: Kuş göğe mi,  dala mı, yaprağa mı, pencerenin pervazına mı kanar? Herkes belli gruplar oluşturarak, göğü, dalı, yaprağı, pervazı seçebilir. 
Funda Dörtkaş: Öyküleriniz toprağın çatlağından derine sızan su misali elimizle tutup gözümüzle sakınamadığımız kederin orta yerinde kâh hüzünlendiren kâh kırgın bir gülümsemeyi yüzümüze yerleştiren gerçeklikleri anlatıyor. "Dünya, birine acı çektirenler ile sırası gelince aynı acıyı çekenler arasında gidip geliyor"ken insan denen varlığın sureti hangi fotoğrafta en yalın haliyle görünür ki? 
Mustafa Orman: İnsan kusurdur. İnsanın yarattığı daha da kusurludur. Gidişlerimiz, dönüşlerimiz, sakınmalarımız, gülüşlerimiz, hüzünlerimiz... kusurdan yapılmıştır. İnsan illa ki bir fotoğrafta yer edinecekse, kusurla ilkin görünür, diye düşünüyorum.
Funda Dörtkaş: Öykülerinizin her birinde en güçlü duygu keder. Lakin insan varoluşunun gündelik dertlerine hemhal olacak bir keder tanımı değil bu. Daha derin ve örtük. Kalbimizin bu kadar uzağında bırakmışken kendimizi, toplumsal olana ait hakikatlerin kederlendirdiği hayatın belleğini sözlerle, cümlelerle bir dalgınlıktan çıkarabilir miyiz?
Mustafa Orman: Çiçeklerin değil, saksıların beğenildiği çağın içindeyiz. İnsanın incelik tasarrufuna büründüğü, dertlerden çok, simgelerle, görüntülerle içli dışlı olduğu bir dönemden bahsedebiliriz. Bu minvalde, yaşamın tozunu kendinde tartmış insanın cümlelerle, kelimelerle sıkılığını iki uçlu bir dalgınlıkla dile getirebiliriz. Birincisi: Hatırlamanın eşiğiyle unutmanın taşı arasında kalmış insanın, sendelemesiyle gerçek yaşamına döndüğü dalgınlıktan çıkma hali. İkincisi: Daldığı yere, başkasının da daldığını görüp, hem bundan güç alarak, hem de tutunarak buradan çıkma halini, örnek verebiliriz. İnsan tam anlamıyla dünyada daldığı yerden çıkamaz, çıksa da bu kısa sürelidir. Belki de buna, Mahmud Derviş'in sözüyle el edebilirim, "Şiir, bir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir."
Funda Dörtkaş: Hatırlamanın acısı, unutmanın gölgeli duvarlarında zamanı kıran bir suskunluğa mı sahip? O yüzden mi hepimizin "senelere yarıldı yüzü?"
Mustafa Orman: Zaman aksayan bir şey, bu yüzden insan nerede incindiyse orada kalır. Yine oradan ayağa kalkar. Aşılmaz dert süpürür önüne, o kaldığı yerler nedeniyle düşüncelerini, duygularını ilerletmeyi sürdüremez. Hepimiz demek doğru mu, bilmiyorum. Ama çoğumuzun yarılmışlığı muhakkaktır. 
Funda Dörtkaş: Öykülerinizin beslendiği yer "geçmiş." Geçmişe ait dertler, hatıralar, kırgınlıklar, yaşanmışlıklar, umutsuzluklar ve acılar. Geleceğin bulmacasına ait soruların cevabını bulamayışımız, geçmişin yorgunluğunu bir kalemin kararsız titrekliğine emanet etmemiz yüzünden mi?
Mustafa Orman: Herkes gibi ben de kaldığım yerin yüzlerinden işe girişmeye kalkıştım. Geçmişe kaygıyla bakılmaz, özlem ya da nefretle bakılır sanki. Ama gelecek biraz daha kaygılı ve maddiyat temellidir. İnsan sadece kendini düşünürse, yürüdüğünde arkasındaki yollar kapanırsa, arkasında gelenler nasıl gelip ona yetişsin ki, nasıl onun gücüne güç katsın ki? Kararsızlık yok diyebilirim, çünkü bilinçli bir dönüşün hengamesi var... Hesap edilmiş, biçilmiş. 
Funda Dörtkaş: Geçmiş, köklü bir ağaç aslında. Dalından incitilmiş, yere düşen yaprağındaki hatırasına basılmış. İnsan neden "dünyada mutluluğuna değil, derdine katlanırdı?"
Mustafa Orman: Mutluluk anlık, dert her daim vardır. Mutluluk uçucu, sarhoş edicidir; dert insanı kendine eğdirmesini sağlar, yetmez başkasının derdine eğdirir, o da yetmez taşır da başkasını kendinde meyleder. Mutluyken insan hiçbir şeye sığınmaz, bir şeyleri dert edemez, başedeceği durumlar çıkmaz. Ama insan dertliyken savaşır bununla, sığınır doğaya, kendini sorgular, direnir, bir şey yapar mutlaka. Velhasıl, dünyada mutluluğuna katlanmış insan var mı ki?
Funda Dörtkaş: Öykülerinizi biçimlendiren karakterler idealize edilmiş insanlar değiller. Aksine görmezden gelinişleriyle güçlü, yok sayılışlarıyla gerçekler. Kimi yerlerde örtük, gizil ve ifade edemedikleri duyguları ile bizim düşünmemizi ve sorgulamamızı istediğiniz nitelikleri de var. Öykülerdeki karakterlerin bu denli kendi gerçeklikleri içinden gösterilmesi karşılıklı dünyaya susuşlarımızı okurun da hissetmesi için mi?
Mustafa Orman: İnsan denen varlık tuhaftır ki, solmuş bir ağaca bile hayıflanarak bakar, yine o insan o ağaç solmadan önce de baltayla gövdesine girişmiştir, onu yerinden etmek istemiştir. İnsanın o hayıflandığı bakışıyla, ağacı kökünden kesememesindeki gerçeğin doruğu varken, başka insan nasıl anlatsın ki. İnsanın yerine geçip konuşan varlıklar, eşyalar varken, insanı bunun üzerinde tepindirmek istemediğimdendir. Bir de bir yerlerin eliyle sakatlanmış, dışlanmış, derdine banmış insanlar konuşmazlar pek, eyleme direkt geçerler. Bunları tartarak elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Kerpeten açıldığında, bir şeyleri dişleri arasına aldığı an yaralar, keser, koparır... O kerpeten ki ele geçmediğinde, yerinde tehlikesizdir. Şimdi kitaptaki öyküler elden ele geçecek, bir gram da olsa bir yerlere dokunacak, yer edinecek... Karakterler de keza, bu döngüyle çevrelenecek. 
Funda Dörtkaş: Hafıza ve bellek öykülerinizin başlıca derdi bir yandan. İnsanların kederleri bunca serilirken masalara, "yüzünü dünyaya asmış" duruyoruz öylece. Suskunluk ve yok sayma, yaşananların ağırlığını inciten, öğretilmiş bir mahcubiyet mi?
Mustafa Orman: Bu dünyada susmak, ağır ve ağrılı bir cevaptır. Eğer işin içinde öğreti olsaydı, insan içine kapaklanmaz, iç duvarlarındaki çengellere kendini asıp da durmaya icap etmezdi. Durmak meşakatlidir, bilinçlidir. İnsanın durduğu yeri bilmesi, inceliğini de mahcubiyetini de gösterir. Durduğu yeri bilmeyen insan ne kendine mahcup olur, ne de başkasına incelik gösterir, düşüncesindeyim. 
Funda Dörtkaş: Öyküleriniz yaralı zamanların incittiği dertlerin, kederlerin, insanların ve hatıraların hiçbir yere gitmeyen, yok olmayan, üzerinden atlanıp geçilemeyen muhtevası gibi. Bu anlamda zamanı hem iteleyen hem saran fotografik bir zaman imgesinden bahsedebilir miyiz? 
Mustafa Orman: Her şey kendini bir yerde toparlayıp bir yerde de parçaladığı kadardır. Art arda bir imge olmasa da, çapraz sıçrayışlarla kenetlenen, birbiri hizasına denk gelip uzaklaşan, geçirgen kayışla sırtlanan bir görüntüden bahsedebiliriz. Bu görüntü, siyaha sargındır, geçişi de görünüşü de rengine bağlıdır. Çünkü bir yere girme isteği olduğu gibi, bir yerden çıkma isteği de her daim mevcuttur. 
Funda Dörtkaş: Öykülerinizin birbiri arasındaki ilişki ve bağ, toplumsal ve tarihsel süreçleri, ayrıntıları, yaşananları da kapsıyor. Bu bağlamda öykülerinizdeki karakterleri, sizin kaleminizden aşkın, müşterek ve bizatihi bu topraklarda yaşananları anlatan konumuna yerleştirebilir miyiz? Kimi öykülerde yazan siz değil onlar gibi.
Mustafa Orman: Bu topraklarda sadece insanlar değil, bir kepenk, bir sokak, bir ağaç, bir dağ, bir dere, bir ova, bir katır, bir güvercin, bir anahtarlık da konuşabilir. Coğrafyaya hakimiyetin sadece duvara asılı haritadan ibaret olduğu, vicdanın coğrafi koordinatlara göre işlediği, şiddetin memnuniyetine kalkan ellerin çoğunlukta olduğu bir yerden bahsediyoruz. O zaman şu soruyu kendimize yöneltmek zorundayız: Gerçekten yaşananlar bu toprağa mı ait, yoksa başka bir toprağa mı, sınıra mı ait? Karakterlerin başka bir hafızanın rayında yürüdüğü kesin, kendi içindeki gurbetin özlemi de çark eder, sürer kendini bir duvara, orada çömelir, sessizce bekler, kendini gösterir. Görebilenler çoğunlukta mıdır, bilmiyorum.
Funda Dörtkaş: Kitabı okumaya başladığımda biçimsel olarak bazı cümlelerde gözden kaçmış tashih hataları var gibi gelmişti. Sonrasında o cümleleri tekrar okuyunca bunun gayet bilinçli bir durum olduğunu düşündüm. Ana diliniz ve yazdığınız dil arasındaki bu akışkanlık anlatmak istediğiniz ya da daha doğru bir ifadeyle görmemizi istediğiniz başka bir hayat derdi miydi?
Mustafa Orman: Okurların görme derdinden değil de, yürürken Kürtçe düşünmem, hayal kurarken de Kürtçe'nin hafızasıyla yaşamamdan dolayıdır. Başka açılardan da duruma el atabiliriz. Gırtlak bile senin dilini başka dilde ele verirken, çok şey söylemek mümkün mü, bilmiyorum. Ele verme meselesi sen istemezsen de yazıda vücut bulacaktır. Çünkü hafızanın yönelimi her daim kendinedir. Meselenin derinine daldığımız zaman aslında dilin de belli bir iktidar bilinciyle yürütüldüğü ortaya çıkıyor. Piyasa iktidar eleştirisi yaparken, geleneksel devlet tahakkümünün dışına çıkmıyor. Görünüşte uzun uzadıya bir çeşitlilikten bahsedilirken, birebir benzerliklerin çokluğunu es geçiyorlar; farklı eğilimlerle yazanları es geçiyorlar, görünmez bir duvarın arkasına hapsediyorlar. Bu da bir iktidar baskısıdır kimse farkında olmasa da. Öyle bir ağızdan ağza dolaşan tahakküm var ki, sanki kurallara sadık kalmak gerekiyor da, onun dışına çıkmak gerekmiyormuş. Herkes kendine göre bir kılıf uyduruyor. Edebiyat Anayasa'nın değişmez ilkelerinde var da bizim mi haberimiz yok? Belki sert oldu, fakat genel geçer düşünceler bu yönde.
Funda Dörtkaş: Öykülerinizde biçimsel olarak anlatının kırıldığı yerler, anlamda yoğun cümlelerin oluşturduğu şiirsel yapı. Şiiri genel anlamda öykülerinizin anahtarı veyahut gizli öznesi gibi düşünürsek Herkes Döner Kendine öykünüzde çocukluğu tanımladığınız o paragraftaki gibi öykülerdeki örtülü şiirsellik cümlelerdeki kederi nefeslendirmek için mi, öykülerinizin pansumanı mı? 
Mustafa Orman: İnsan kendinin yoksulu ve yoksunudur da biraz. Ruhuna yeni elbise alamadığında, elindeki daralmış, eprimiş elbiselerle üzerindekileri yamalamaya kalkışır. Dikişler belirgindir, yamalar aynı renge denk gelmediğinden farkındalığı ortadadır, eskimişliği de fışkırmıştır. Bir şeye yaslanamayan, başka bir şeyde kendini tutundurma zorunluluğuna çalışır. Çıkamadığı yerden debelenir. Bu debelenme kâh düşürür, kâh indirir, kâh kirletir, kâh da alır fırlatır, paramparça eder. Nefeslendirmek düşüncesi değil de, sıçratmak bir yerlere, diyebiliriz.
Funda Dörtkaş: İnsana dair klasik betimlemeleri tercih etmediğiniz özellikle baba, anne, çocuk, kadın ve erkek anlatımlarında göze çarpıyor. Bu bir yandan iddialı bir tercih gibi de görülebilir. Okura metin üzerinde alt okuma yapma olanağı tanıyan bu durumun diğer yandan okuru kendi yaşadıklarıyla öyküdeki karakterlere içkin kıldığını söyleyebilir miyiz? 
Mustafa Orman: Bu iddialı tercihten öte bir durumdur. Dert etmektir biraz. Başka daha farklı nasıl anlatabilirim derdidir, kendini metne ikna etme çabasıdır, diyebiliriz. Karakter coğrafyanın içli yaşantısından etkilenmiştir, bu yüzden de böyle bir sürgüde kendini kapaklamıştır.
Funda Dörtkaş: Bazen içinde bazen dışında olduğumuz fotoğraflar, yurtdışından sadece sesin gerçekliğine emanet edilerek gönderilmiş kasetler, evinden alınıp götürülen bir babanın evde nefesi gibi kalan paltosu, bir dişi yerinden eden dipçik acısı, bir çocuğun bileğinden öptüğü güvercinler, sırlarını yazıldığı tarihlere akıtan günlükler, bir dut ağacının köküne gözyaşıyla akıtılan yara, hapishaneler, yüzlerini yasla unutan anneler, ömrünü bekleyişlere nakış gibi işleyen kadınlar, ruhuna merhem olamamış erkekler, talan edilen köyler, ayrılıklar, hatırlayışlar, utançlar... Zarif incelikler hoyrat kötülüklere yeğse neden sürekli yaslanıyoruz hiçe "varların yok olmadığı dayanakların içinden?"
Mustafa Orman: Bazen insan dalar da dalar bir şeylere, çıkamaz, savrulur gözlerinin huzuruyla daldıklarına, yüzüne başka yüz takınır, diline kuyu taşır. Sonra biri "ne oldu?" sorusunu sorar, o da "hiç" cevabını verir. İnsanın en çok anlatmak isteyip de anlatamadığı anlarda söylediğidir "hiç." Bu yüzdendir insan kendini hiçlerin içinden geçirmeden varlığa ulaşamaz. İnsan önce ne yok diye bakar, sonra varların farkına varır.
Funda Dörtkaş: Anneniz kitabı okusaydı tam olarak neleri söyleyecekti?
Mustafa Orman: Gerçekten ne söyleyebileceğini bilmiyorum. Fakat okuyabilseydi yaralanırdı, diyebilirim.
Funda Dörtkaş: İnsan hayatta çok şey yaşıyor ve biriktiriyor. Dertleniyor, hüzünleniyor. Hayat kendi akışında mutluluk ve sevinç de veriyor. Unutulmayanlarsa genelde hatıralar oluyor. İnsan en çok hatıraları incinmesin istiyor. Okurlarınızın öykülerinizde kendilerini bulacakları hatıralar varsa o hatıralar incinmesin. Teşekkür ederim.
Mustafa Orman: Bunca zahmet çekip güzel sorular hazırlamışsınız. Ben teşekkür ederim.