Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Duhân-ı MübînSinan: Kurduğun dilden anladığım kadarıyla devlet ile PKK arasında eşit mesafede duruyorsun. Bu bir süredir hayli eleştirilen bir durum. Her iki taraf da bu şekilde “eşit mesafecileri” kıyasıya eleştiriyor ve daha güçlü biçimde “taraf olmaya” zorluyor. Durduğun noktayı nasıl açıklıyorsun?

Ben PKK ile 17 yaşımda tanıştım. Bir mahalle örgütlenmesinde karşıma oturup, silahını çıkarıp masanın üstüne koyan, “bundan sonra bununla muhatapsın” diyen o kürt gençle karşılaştığımda. O yıllar “Apocular”ın tüm kürt muhalefetiyle birlikte, kürt illerindeki Türkiyeli sosyalist muhalefetin de en öncü isimlerini tek tek pusuya düşürüp öldürdüğü yıllardı, hatırlarsın sen de. Daha sonraki on yıllar boyunca, PKK'nin sadece kendi dışındaki kürt muhalif örgütlenmeleri değil, kendi içindeki en öncü, sorgulayan, soran, eleştiren üyelerini de, örgütsüz ama yığınlar gözünde sayılan, sevilen kürt demokratlarını da nasıl toptan yokettiğini biliyorsak, ki ben biliyorum, bu ilk tanışma hakiki bir tanışmaydı.

Devletin kürt politikasının, ülkede kürt varlığını bile inkar eden, soluk aldırmayan, zalim niteliğiyle yükseldi savaş ve savaşta PKK'nin devlete karşı öncü ve tek rolü. PKK'nin nasıl kurulduğu, içinde derin devletin başından beri varolup olmadığı, örgütlenmesinin, liderlerinin niteliğinin  sorgulanmadığı bir sıcak savaşa katıldı onbinlerce kürt genci. PKK sonunda Türkiye Kürdistanı'nın, yakın bir zamanda da Suriye Kürdistanı'nın, hareket kabiliyeti yüksek, uluslararası manevra olanağı geniş ama en önemlisi 90'ların ardından yasal partisini de varedebilen, hemen tüm kürt yoğun illerde yerel yönetimlere sahip, uzun bir zamandır da parlamentoda güç gösterebilen kitlesel örgütlenmesi oldu.

Devletin kürt sorununa dair paradigmasının özellikle de Öcalan'ın ele geçirilmesin ardından AKP iktidarları eliyle değişmesi, kürt varlığının kabulü, kürtçe üzerinde yasağın kalkması, hiçbir zaman Fırat'ın doğusuna geçmeyen ve sonuçta kendi içinde boğulan ve vazgeçilen Ergenekon soruşturma ve davaları, Avrupa Birliği'ne giriş süreci adına atılan adımlar, yükseltilen umutlar ve başlayan çözüm süreci ülkenin tüm siyasal iklimini değiştirdi.

Artık, çözüm süreci yolunda kararlı adımlar atacağını ifade eden ve kendine, kendiyle birlikte değişen ülkeye güvenen bir devlet ve bu sürece olumlu baktığını söyleyen milyonların yasal siyasal temsilcilerine oy verdiği kürt gerilla örgütü vardı masada. Hepimiz umutlandık. Ben de... Haliyle. Oysa, bir tuluattı gözümüzün önündeki. Çok albenili, çok cazip, çok arzulanan bir metni ve oyunculuğu içeren.

Unutmamamız gereken en temel şeyi unuttuk. Sürecin aslında hiçbir zaman şeffaf akmadığını, hakikatin hep kapılar arkasında kaldığını ve oyunun sadece bu ülkeye dair değil, aslında dört ülkeye yayılmış bir geniş Kürdistan coğrafyasına dair olduğunu, o geniş coğrafyadaki etkin aktörler arasında dünyanın en etkin, egemen, saldırgan, yayılmacı ülkelerinin hep varolduğunu. En önemlisi, PKK'nin nasıl özgürlüksüz bir gelecek, devlet vaadiyle hep durageldiğini, o vaadi adına “özgürlük mücadelesi” verirken, kendisi adına savaşanlara, destek verenlere, sempati duyanlara ilişkin bir hakim devletin kendi zorunlu askerine baktığı o ölü, umursamaz gözlerden farklı gözlere aslında hiç sahip olmadığı gerçeğine.

On gün boyunca belki günde elli kere Tahir Elçi cinayetinin her anını aktaran videolara bakıp da gözlerimize  apaçık sunulan o ortak cinayetin nasıl işlendiğini yine de bir türlü görememek, çözememek gibi bir şey bize dayatılan.

Ben bir savaş karşıtıyım, anti militaristim. Ülkede kırk yıldır süren savaşta, en kanlı, kirli ellere devletin sahip olması, PKK'nin, savaşın öteki tarafının ellerindeki kanı, kiri görmemi engellemiyor. Umduğumca, beklediğimce, PKK'nin yasal siyasal temsilcilerine oy veren, yerel yönetimler eliyle yaygın örgütlenen, demokrasi, özgürlük, özellikle de paradoksal biçimde kadın özgürlüğü ve giderek özyönetim temelinde etkin varlığını sürdüren o milyonlar kendi savaş örgütlerini değiştirme gücüne hiç sahip olamadılar.

Değişmeyen savaş örgütü, her ne kadar birçoğunun umudunu kazanmak adına bağımsız politika üretebilir algısı beslense de, her zaman kendine doğrudan bağlı yasal partiler ve yerel yönetimler varetti. Bu milyonların desteğini alabilen savaş gücü, hiçbir zaman, sorgulamanın, eleştirinin, değişimin olanaklı olduğu bir siyasal örgütlenme olmadı.

Myle ki, bugün, isteğince, kendi güçlerini Suriye'ye aktif müdahale edebilsin diye, kendi katılmadığı bir kent savaşını, ona gönül veren gençlerin eliyle tüm kürt illerinde başlatması ve koca bir coğrafyada tam bir kırım ve yıkıntıya neden olması bile sorgulanamıyor, eleştirilemiyor, tartışılamıyor bu savaş örgütünün. Kendi insanlarınca...

Türkiye, uzun siyasal süreçleri, artık gelinen son noktadan bakıldığında daha rahat anlaşılabilecek, ama elbette ki çok karmaşık bir ülke. Bugün darmadağın, uzun ve en acımasız kavşaklara varmış bir savaştan geri kalan dumanın, sefaletin yükseldiği bir Kürdistan coğrafyasında kışı çadırları içinde geçirecek kaç insanın olduğunu, savaşın son salvosunda aslında kaç gencin, asker ya da değil, kaç gencin öldüğünü, kapalı kapılar ardında aslında neler konuşulduğunu, savaşın iki tarafının aslında birbirlerine  gerçekte ne kadar taraf olduğunu da, olmadığını bilemiyoruz, bilemeyeceğiz de...

Savaşın taraflarına karşı, bu çok benzer retorik ve tutum, nitelik taşıdığı sürece, eşit mesafede yeralmak, onların benden uzak hakim seçimlerine ve varoluş devamlılığına rağmen, tüm kürt halkına, onların özlediğim barış dolu, özgür günlerine borcum. Ülkeme de... Tahir Elçi'ye de... Taraf olmak aslında bu.

Sergi için İstanbul’a geldin. Çok sık gelmiyorsun İstanbul’a. Sergi izlenimlerinden önce İstanbul izlenimlerini almak istiyorum. Uzunca bir süre uzaktan takip ettiğin şehrine indiğin andan başlayarak, bıraktığın İstanbul ile bulduğun İstanbul, bıraktığın Türkiye ile bulduğun Türkiye arasındaki farkı anlatabilir misin?

Elimde rulo halinde taşıığım tuvalle, Beylikdüzü'nden, resmi şaseye gerecek ustanın atelyesine, Maltepe'ye, metrobüs ve dolmuşla gidip, metro ve vapurla döndüğüm bir uzun yolla geçti ilk günüm. Saatlerce... Son günüm, alıştığımca, Bayezıt, Mahmutpaşa, Eminönü, Karaköy yürüyüşümle. İki gün Taksim'deydim. Dört günüm de Beylikdüzü, TÜYAP'ta sergide geçti.

Fındıklı Parkı'nda, sahilden yüz, iki yüz metre uzağa çakılan ve Boğaz'ın ne kadar doldurulacağını haber veren kazıklarla Çamlıca'ya oturtulmuş devasa cami arasında gidip geldi bakışlarım. İstanbul'u hiç bu kadar iğdiş edilmiş, çirkin ve buram buram devlet kokan bir halde görmemiştim.  Büyük binaların, ana cadde girişlerinin ve her toplu taşıma aracının, kırmızı beyaz ürkütücü devlet pankartları, afişleriyle döşendiği o kentte yaşayanları da, hiç bu kadar yaygın bir mutsuzluk hali içinde... Herkes mutsuz. Bir buçuk yıl kadar önce geldiğimde gözlemlediğim, yoğun ticaretten, herkesin bir şeyleri satın akıp, bir şeyleri sattığı hareketlilikten de eser yok.

Geçen yıl ilk kez gittiğim Atina'da en şaşırdığım şeylerden biri, metroda, hemen her istasyonda, durduğunda trene binmek için dışarda ya da inmek için içerde bekleyen insanların çekincesiz, nezaketsiz birbirlerine bodoslama çarpa çarpa inip binme alışkanlığıydı. Kenetlenebilmek için önce birbirine çarpan parmaklar gibi değil, birbirine çarpıp yol değiştiren kılıçlar gibiydiler. Çarpışmanın etkisini birkaç saniye taşıyıp, sallanıp, eğilip, bükülüp, titreyip yoluna devam eden Atinalılar... Bu yılın başında İzmir ve en son İstanbul metrosunda gördüm ki,  daha az şiddet içerse de durum pek farklı değil oralarda da. Yaşam gailesi derdine, iş yolunda koşturanlar dışında sokaklarda salınan kalabalıklar ise, kentin neresinde oldukları, neyle yolculuk ettikleri, nelere tanık olduklarıyla ilgili tam bir bilgisizlik, umursamazlık içinde ve sürekli yiyorlar. Bunu farkettiğinizde bir şeyler yiyen insanlara daha dikkatle bakmaya başlıyorsunuz ve onların sayısı haliyle, hızla artıyor.

Beylikdüzü'nde, TÜYAP kitap ve sanat fuarlarını ziyaret eden on binlerce insanın çoğu genç ve çocuktu. Örtünen, başörtüsü ya da türban takan genç öğrenci kızlar çoğunluğu oluşturuyordu. Neşeli, aktif, oyuncu, meraklı, rahat, güvenli bir kalabalıktı. Biğzim sergide yeralan bizon derisiyle kaplı, iki memesi açık, toynaklı kadın heykeliyle “selfie” çektirmek, rahatlıkla yapageldikleri bir şeydi. İlginçti. İsveç'teki müslüman, örtünen gençliğin neşesi ve rahatlığıyla, İstanbul'dakilerinki ilk kez benzerdi benim için.

Arkadaşlarımı, dostlarımı, tanışlarımı, ya derin kaygı, çaresizlik, sindirilmişlik içinde “daha kötüsünü bekler” bir halde, ya her şeyin geyiğini yapan bir sıyırmışlık halinde ya da bir yandan dayanışmanın daha da artan öneminden bahseder, bir yandan da birbirleriyle  gereksizce didişir halde buldum. “Umulmadık Topraklar” sergi alanında daha çok kalmak istemem biraz da bundan dolayıydı. Birlikte yapıyor, üretiyor olmanın aylardır iyileştirdiği, savrulmaya izin vermediği , her şeye rağmen, serin, umut ve kararlılık dolu onlarca insandı oradakiler... İyi geldiler. Çok.

Duhân-ı MübînSinan: Çok sıkıntılı bir dönemde geldin İstanbul’a. Üstelik hayli “sert” bir işle. Sergi, resim ya da kendine dair bir endişe taşımadın mı? İşi sergiye önerdiğinden itibaren sergilenme sürecinde ne tür tepkilerle karşılaştın? Resme bakanlar, senin Halil’in fotoğrafına baktığında hissettiklerine yakın bir duyguyu aldıklarını düşünüyor musun? Bakılan bir iş mi yoksa hissedilen bir iş mi oldu Dûhan-ı Mûbin?

Hakan Akçura: Böyle bir işi yapmaya karar vermekle başlıyor endişe, haliyle...  İstersen, seçersen yapılabilecek her zaman onlarca başka şey vardır aslında çünkü, ilham, proje bulma derdi olamayan sanatçılar için. Her biri de risksizdir. Birçoğu bu yolu seçiyor zaten. Sonra, yapma, devam etme kararlılığın boyunca haberler akıyor anayurdundan. Bazıları, mesela Aslı Erdoğan'ın bir yazısı hakkında kullanılan suçlamalar silsilesi, mantığı, neredeyse sert bir uyarıydı bana. Hiç bilemiyordum böyle bir resmi astığında, sergilediğimde olabilecekleri. Kuyruğumu dik tutarken, olabilecekler konusunda karımla akan muhabbeti kesmeye karar verdik. O muhabbetin kara bulutları altında yapamazdım, bitiremezdim resmi çünkü. Karımın, Leyla'nın desteği, hep önemlidir yaratımımda, ama böylesi zamanlarda, böylesi işlerde daha önemli... Küratörümle, alıştığım üzere, blogumda, resmi sergilemeye başlamadan önce yapabileceğim tanıtımı erteleeye karar verdik. Bunu ben önerdim. O onayladı. Sergilenmesinin engellenmemesiydi derdimiz.

Çocuklarım, haliyle kaygıyla yolladılar beni, dönme sözümü, başıma bir şey gelmeyeceği sözünü alarak. Veriyorsun o sözü, yolu yok! Leyla'yla vedalaştık. “Dikkat et!” dedi. İstanbul'a varır varmaz bir avukat dostuma vekaletimi yolladım. Sergiyi açtık. “Kulaktan kulağa” yaydım, işimle  Cizre 1. Bodrum arasındaki doğrudan ilişkiyi sanat, kültür çevrelerinden sergime gelenlere. Sonra sıkıldım, önüme gelen, resmime ve Halil'in fotosuna bakan ve bana soran herkese, tüm ilgili ziyaretçilere anlatmaya başladım. Çoğunun kurduğu cümle, “Ne zaman bitecek bu savaş!?” ile “Yaaa, günlerce yardım beklediler değil mi!” arasında gidip geldi.

Mahmut Wenda Koyuncu ve genel koordinatör Ezgi Bakçay'a, Stokholm yolundayken, zaten hazır olan sanatişimi tanıtan blog yazımı yayınlamak istediğimi ama işimle sergi alanında üç gün boyunca benim yokluğumda yalnız kalacakları için, bunu ancak onların onayıyla yapacağımı söyledim.  İkisi de onayladı. “Son üç gün!” başlığını ekleyerek o senin okuduğun ve üç gün boyunca sergiye gelecek olanları da bilgilendiren yazımı yayınladım.

Sinan: Halil Savda gördü mü resmi? Yorumu ne oldu?

Hakan Akçura: Gördü. Serginin açılışı Halil'in İstanbul'da olduğu bir haftaya rastladı. Açılışa geldi, gecenin sonuna kadar kaldı. Halil'e resmimin fotografını çok daha önce zaten yollamıştım. Benim için, 2012 Barış Yürüyüşü'nde Roboski'den Ankara'ya birlikte yürüyemediğim insanla nihayet yanyana yürümekti bu işin üretim süreci.Bunu söylediğimde sarıldı bana. Mahmut'la ve tanmadığı tüm diğer sanatçılarla tanıştı. Uzun uzun anlattı çektiği fotografın üzerinden, 1. Bodrum, 2. ve 3. Bodrum nerelerdeydi, ordu nerelere konumlanmıştı, neler oldu o günlerde Cizre'de. Sonra da “yazacağım,” dedi hakkında. Yazınca okur, öğreniriz daha geniş yorumunu.