Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Dûhân-ı Mûbin ağır, çok ağır bir iş. Cizre’de bir bodrum katından yükselen insan yanığının o kesif kokusu, taa İsveç’e ulaştı, senin genzine doldu ve ortaya bu yapıt çıktı. Bu yapıtın manifestosunu da blogunda yayınladın. En az yapıtın kendisi kadar ağır bir metinle… Sen Stockholm’desin ama sanatın mekânsızlığında aynı anda Cizre’de, Şırnak’ta, İstanbul’dasın da… Sanatın Cizre’yi Stockholm’e İstanbul’dan daha yakın kılması ilginç. Bu biraz da “göçmen hassasiyeti” mi?

Hakan Akçura: Yaklaşık 12 yıldır İsveç'te yaşıyorum. Buralarda yaşayan birçok Türkiyeliden daha fazla İsveç'le, İsveç'te akan hayatın sorunlarıyla içli dışlıyım. Ona rağmen anayurdumda olup bitenlerle temasım, bunu çok istediğim dönemlerde bile aslında hiç azalamadı. Kürdistan coğrafyasında kent çatışmalarının hiç olmadığı kadar sert ve alışılmadık yöntemlerle yükseldiği geçen yıl ile özellikle 15 Temmuz sonrasıyla bu yıl ise,  bu temasın en yoğun olduğu dönemler...

Özellikle 15 Temmuz sonrası, İsveç'te, kamuoyunun, burada örgütlü ırkçı, milliyetçi Türk örgütlenmelerinin ardı ardına önüne düşen ve bu ülkede suç olan eylemlerine ilişkin dikkatin arttığı  bir dönemle eklemlendi. Artık her gün Türkiye'de olup bitenler tv ve radyolarda bültenlerin birinci olmazsa ikinci haberiydi. Türkiye uzundur, bu ülkedeki Türkiyelillerin, ilgili tüm İsveç vatandaşlarıyla birlikte izlediği bir gündem ülkesi. Bu süreceğe de benzer. Hem insan hakları ihlallerinin arttığı Türkiye gündemi, hem de artık altın kuşaklarında Türk dizileri yayınlamaya başlayan devlet televizyonlarının bu yayın politikası nedeniyle.

Sinan: Aaaa? Yok artık? İsveçliler Türk dizilerini mi izliyorlar? Hangi diziler yayınlanıyor İsveç’te? Etrafında Türk dizisi izleyen İsveçlilere rastlıyor musun? İsveçlilerin bu dizilerle birlikte Türkiye algısı, İsveç’te yaşayan Türkiyelilere dönük davranışlarında/ ilişkilerinde bir farklılaşma oluyor mu?

Bir zamanlar “20 dakika” isminde bir diziyi yayınlamışlardı. Daha yakınlarda ise “Paramparça” başladı.  Aslında epey oldu, 100 bölümün 70'i filan yayınlandi. Yayınlayan kanallar, çok izlenen, reklamsız devlet kanalları. Yayın saati de değişmediyse akşam saat 8-9 arasıydı.

Ama daha önemlisi, 5 yıl boyunca çalıştığım fiziksel ve zihinsel engelliler için bakımevlerindeki hemen bütün göçmen çalışma arkadaşlarım ve dahi onların anayurtlarında yaşayan aileleri, Türk dizileri bağımlıları. Bosna'da, Şili'de, Makedonya'da ya da Irak'ta olan ailelerinden ve kendi Stokholm'de çanak anten kurulu evlerinden bahsediyorum. Herkes Türk dizisi izliyor, birkaç türkçe kalıp öğrenmiş durumda çoğu, benim o dizilerden habersizliğime şaşırarak bana, “İstemiyorum artık!”, “Deme ya hu!”, “Çok iyi, çok iyiii!” filan deyip, kahkaha atarlar.

Diziler, algı değiştirebilecek şeyler mi bilmiyorum. Diziler sayesinde, o dizilerin geçtiği ülkenin insanlarına sempati artar mı? Zaten dünyanın en çok yurtdışı seyahati yapılan, en çok gezen ülkesinden, İsveç'ten sözediyorsak, Türkiye'yi Side'deki, Alanya'daki otellerinin pencerelerinden, yerli esnaftan onlarca kez deneyimlemiş insanlardan sözediyoruz. Benim göçmen çalışma arkadaşlarım o dizilerin çekildiği ülkeyi değil, o dizilerde üzüldükleri, heyecanlandıkları, sevindikleri, merak ettikleri hikayelere bağımlılar. Bana ilginç gelen ise, onların kökenlerinin ve coğrafyalarının çeşitliliği... Katolik bir Polonyalı ya da ortodoks bir Rus, Somalili ya da Yunan olmaları, dizileri aynı coşkuyla izlemelerini hiç engellemiyor. Türkiye dizi endüstrisinin becerdiği bir şey kesinlikle var. Bana uzak olsa da.

Sinan: Peki, az önceki konumuza dönelim.

CizreHakan Akçura: Evet neyse... Herhalde 1978'den, on altı yaşımdan beri, kimi zaman örgütlü, kimi zaman tutuklu ya da hükümlü, uzundur savaş karşıtı kültür emekçisi ve sanatçı muhalif kimliğimle, anayurdumda 40 yıldır süren kirli savaşa ilgisiz, tutumsuz kalmadım.

Bana göre bu savaş, geçen yıl ortasından bu yana, hiç olmadığı kadar acımasız, yokedici, acı dolu bir kavşaktan geçiyor. Temelde devletin saldırgan savaş politikasına geri dönüşüyle, PKK'nin, salt kendi durakladığı, Suriye'de olup bitenlere yönelik dikkat, eylemliliğinin öncelikli olduğu bir dönemde, etkisi güçlü olan kentlerdeki kızgın, öfkeli, yarınsız gençleri sonuçsuz bir çatışmaya acımasızca soktuğu politikasının çarpıştığı bir kavşak. Binlerce ve çoğu genç ölünün ardından, yerle bir edilmiş kentlere bugün tek tek sömürge valisi atarcasına, devlet yöneticileri atanırken, seçilmiş yerel yöneticiler hapsedilirken, oralarda belki de yıllarca sürecek bir sinmişlik, kızgınlık, öfke ve çaresizlik hakim. Savaşın her iki tarafının da kendi acımasızlık, vicdansızlık sınırlarını aştığı bir kavşak bu.

Cizre'nin bodrumları, süren savaşın benim için en dayanılmaz, en inanılmaz insan hakları ihlallerinin mekanlarıydı. İçine sığınılan bodrumlarda, günlerce süren yardım çağrılarının cevapsız kaldığı, yaralıların teker teker öldüğü, canlı telefon bağlantılarıyla, dışarı çıkabileceği, ambulanslara ulaşabileceği zamanı, olanağı çağıranların, aynı anda başına duvarların yıkılabildiği bodrumlar. Haftalar sonra, içinden kim bilir kaç cesedin, kim bilir ne halde çıkarıldıktan sonra girildiğinde, yanmış insan kemikleriyle karşılaşılabilen bodrumlar. Hiçbir savcının incelemediği, bir suç mahalli olarak görülmeyen ve sonunda tüm izleriyle birlikte yokedilen bodrumlar.

Haliyle, aylar sonra, küratör arkadaşım Mahmut Wenda Koyuncu,  2016 İstanbul Sanat Fuarı, Umulmadık Topraklar alanı için, temel olarak “kıyamet” kavramına sırtını dayayan bir sergiye katılmamı isteyince, ilk aklıma gelendi Cizre'nin bodrumları ve giderek üzerine odaklandığım, birinci bodrum olarak anılan “Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yer alan ev ve bodrum katı”.

Sinan: İsveç’te yaşayan bir Türkiyeli Türk’ün Türkiye’de yaşayan Türklerin ezici bölümü için “haber değeri bile taşımayan” Kürt meselesine bu ilginin kaynağında ne var? Bunun salt sanatçılıkla, entelektüellikle açıklanacağını zannetmiyorum zira Türkiye’de entelektüellerin bile çok azının ilgisini çekiyor artık “Orada” yaşanan hukuksuzluklar?

Ben 1979'da, 1980'de İzmir'in okullarında ya da mahallelerinde gençleri örgütlemeye çalışan genç bir komünistken tanıştım kürt sorunuyla. Ortak bir dizi eylemimizde yeralan zamanın DDKD'li, DHKD'li, Rızgari'li arkadaşlarımla daha sonra işkence tezgahlarını, hücreleri, koğuşları da paylaştım. Günlerce konuşup, birbirimizi anlamaya çalıştığımız zamanlardı. Zamanın TİP'li gençlerinin örgütü Genç Öncü'deyken de, ardından zamanın TKP'sinin gençlik örgütü İGD'deyken de iç tartışmalarımızın, iç bölünmelerimizin temel konularından birisi kürt sorununa nasıl yaklaştığımızdı.

Dolayısıyla herhalde 40 yıla yakın bir süredir gözleri her zaman ülkenin doğusuna, giderek süren savaşa açık bir muhalifim, diyebiliriz. Çok uzun bir zamandır, ülkede demokrasi, bağımsızlık adına atılacak her ileri adımın, kürt ulusal sorununun çözümünden ve onla bağlantılı süren savaşın sonlanmasından geçtiğini düşünen bir insanım. Haliyle, durduğum yer, süren savaşa yönelik bilgisi, devletin ve PKK'nin gizli, açık “çözüm” görüşmeleriyle, kürt sorununa sınırlı ilgisi de “Selocan” sempatisiyle birlikte başlayan, HDP'ye oy veren o binlerce yeni muhaliften farklı. 90'lı yılların boşaltılan, yakılan köyleri de, ölüm oruçları da kişisel tarihimde, şu ya da bu kadar bir şeyleri yaptığım, eylediğim dönemeçlerdi. Bugün baktığımda yetersiz, eksik bulsam da...

Öte yandan, uzun zamandır sanatımın temel izleklerinden birisi “yüzleşme” kavramı. 2008'de JİTEM ve PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan'la karşılaşmamdan ortaya çıkan 3,5 saatlik “Gerçekler Bilinsin Yeter” videom, anadilde eğitim hakkını öne alan “Kürtçe dersleri” videolarım, Ceylan Önkol'un katlinde ya da Halil Savda'nın 2012'deki Roboski'den Ankara'ya “Barış Yürüyüşü”nde yaptığım, yayılan, çoğalan tasarımlarımla sanatımın ilgisinin üzerinde olduğu bir konu, kürt sorunu ve süren savaş.

Senin deyiminle, “Orada yaşanan hukuksuzlukların Türkiye’de entelektüellerin bile çok azının ilgisini çekmesinin”, özellikle Gezi'nin ardından hızla yükselen, önce ümitlendiren, sonra da hızla yıldıran, sindiren siyasi iklimle ilgisi var bence. “Orada” yaşanan hukuksuzluklara ilgisi aslında olsa da, bir şey yapmamaya, etmemeye,  kendini korumaya, sakınmaya yönelen bir genel tutum çok yaygınlaştı son bir yılda. Bunun tek nedeni muhalifler üzerindeki artan baskı değil. Karşılaştırılsa, 90'lı yıllarda da yoğun baskı ve belirsizlik atmosferi, faili meçhul cinayetlerin kara gölgesine rağmen sürdürülen bir aktif muhalefet vardı.

Şimdiki atmosfer, özellikle HDP'nin kısa ama yoğun siyasal sürecine eklemlenip de ardından kendini artık “yenik” hissedenlerin yaydığı bir atmosfer. HDP projesi temel olarak, Gezi'de yükselen umudun, mahalle forumlarından büyüyebilecek yeni bir gelecek inşasının manipule edilerek reel politikaya kanalizasyonuydu. O umutların söndürülüp, sahiplerinin yılgın, yenik kılınmasına yaradı.

Bugün, yükselen ve nitelik değiştiren savaştan, kent çatışmalarından, devletin görülmedik yöntemlerle saldırısından geriye kalan yıkık kentler ve ölü gençler, bir kez daha üzerinden acımasızca geçilmiş bir Kürdistan coğrafyasından bahsediyorsak, tam da bu yenik, yılgın “kılınmış” muhalefetin sayesinde yapılabilenlerden bahsediyoruz demektir. Gelecekte Cizre'nin, Sur'un, Nusaybin'in, Şırnak'ın bir eli devletin yakasında olacaksa, bir eli de bu “güya Türkiyeleşerek, tüm ülkenin muhalefetini söndürme projesinin” yakasında olmazsa üzülürüm. Ama şaşırmam.