Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Duhân-ı MübînSinan: Dûhan-ı Mûbin’i, yaratım sürecini blogunda hayli uzun bir metinle anlatmışsın. Meraklısı için linkini paylaşacağım fakat bu süreci özetleyebilir misin? Halil Savda’nın bir fotoğrafından hareket ettiğini biliyorum. O fotoğraflar eline nasıl ve neden geçti? Resmi yapmaya nasıl karar verdin ve en önemlisi Dûhan ile, kıyamet öncesi görüleceği söylenen duman ile Cizre’den yükselen dumanı nasıl bağdaştırdın? Bir kıyamet alameti olarak mı görüyorsun Türkiye’de yaşananları… Ve bir kıyamın başlangıcı olarak mı?

Hakan Akçura: Halil Savda'nın bir fotografından hareket etmedim. Halil o fotografı benim isteğim üzerine çekti. Resmimi onla birlikte sergilemek istediğim için. Süreç şöyle gelişti:

Mahmut, 22 Temmuz'da beni sergisine davet etti. Sadece bir yokoluş değil aynı zamanda bir yeniden diriliş metaforu olarak kıyamet kavramını yorumladığı metni yolladı. Günlerce düşündüm. Dönüp geldiğim yer hep Cizre oldu. Öncelikle neye dönüştüreceğimi bilmesem de, bizzat Bodrum'dan gelecek “bir şey, bir şeylerin” peşine düştüm.

TİHV Başkanı Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı'nın bodrumlara giren ilk insanlardan olduğunu biliyordum, Halil Savda'nın da Cizre'de yaşadığını. İkisine de ayrı ayrı yazarak, Şebnem Hanım'a ellerinde bodrumdan alınmış bir nesne olup olmadığını, Halil'e bodruma girip de içinden, isini, toprağını, taşını, kumaşını, nesnesini alıp alamayacağını sordum. O zaman öğrendim ki bodrumlar çoktan yerle bir edilmiş, dümdüz bir toprak haline gelmiş, kimsede içerden alınan, taşınan bir şey yok.

Bu sefer sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz bodruma ulaşan ailelerin, sınırlı sayıda gazetecinin ve Şebnem Korur Fincancı başta olmak üzere insan hakları örgütlerinin çektiği videoların, fotografların peşine düştüm. Çoğu ırkçı mesajlarla süslü, bir kısmı haber sitelerinin, ajanslarının çektiği videoları izledim, çekilmiş dışardan ve içerden, hangisinin gerçekten orayı belgelediği bilmekte zorlandığım fotografları taradım. Gördüm ki, sokağa çıkma yasağının ardından içerisi şu ya da bu kadar, daha çok da soluk telefon lambaları, flaşlarla belgelenen tek bodrum 1. bodrum diye anılan “Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yer alan ev ve bodrum katı”.

79 günlük sokağa çıkma yasağı kalktığı gün yani 2 Mart gününe kadar ne olduğu hep muğlak kalan o bodrumda yeralan ve kaç kişiye ait olduğu belirsiz cesetlerin ordu tarafından alınmasının ardından, sokağa çıkma yasağının kalktığı gün, 2 Mart'ta, Cizreli ailelerin bodrumu ziyaretini Fatih Pınar video röportajında yayınlamış. Onu izledim.  Ardından, 3 Mart 2016 tarihinde İHD ve TİHV başkanları tarafından Cizre’ye yapılan ziyaret sonucu Şebnem Korur Fincancı tarafından sınırlı gözleme dayalı olarak hazırlanmış olan ön inceleme raporu yayınlanmış. Onu bulup, okudum.  Sınırlı sayıda fotograf yeralıyordu raporda.

Duhân-ı Mübînİnsan Hakları İnceleme Heyeti, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Diyarbakır Barosu ve Gündem Çocuk Derneği’nin üye ve yöneticilerinden oluşan heyet, 31 Mart 2016 tarihli "79 Günlük (14/12/2015 – 02/03/2016) Sokağa Çıkma Yasağı Cizre Gözlem Raporu"nda, 1. Bodrum diye adlandırılan Cudi Mahallesi Bostancı Caddesi 23. numarada yer alan ev ve bodrum katı incelemelerini bir dizi fotograf eşliğinde kaleme almış. Onu bulup, okudum.

Sonuçta, daha çok insan hakları raporlarından ve kimi video karelerinden aldığım kağıt çıktılarla o yokedilen bodrumu yeniden varetmek, gözönüne çıkarmak, yarına taşımak hedefim oldu. Bunu resmederek başarmaya çalışacaktım. Tuvalimi gerdim, tüm kağıt çıktıları tuvalin çevresine iliştirdim, astım, ilk eskizimi çizdim, uzun yolculuğuma koyuldum.

Bu resmi bir fotoğraf eşliğinde sergilemek istedim. O fotoğraf da yerle bir edilen, bir “sıfır noktası” kılınan bodrumlardan kalan boşluğu belgelemeliydi. Bu fotoğrafı Halil çekebilirdi. Ondan, nasıl ve neyle birlikte kullanmak istediğimi açıklayarak çekmesini rica ettim. Kıbrıs'taydı Halil. Dönünce çekeceğini yazdı. Ben resmi bitirmek üzereyken, 31 Ekim'de beş fotoğraf yolladı, içeriklerini anlatan satırlar eşliğinde. Onlardan birini, hem 1. Bodrum, hem de 2. Bodrum'dan kalan boşluğu ve çatışmalar, saldırı sırasında ordunun, polisin konumlandığı tepeleri birlikte gösteren bir fotografı kullanmaya karar verdim.

Resmetme sürecim sancılı, ağır, zor geçti. Hem resmimin konusu, sürekli bakmak zorunda kaldığım imgelerin içerdiği o is, ceset, acı dolu etkisinden, hem de aslında nasıl bir resim yapmam gerektiğine dair iç tartışmamın, denemelerimin içiçe geçtiği zorlu git-gellerimden dolayı.

Şöyle ki, hiper reel bir resim ya da gerçekçi bir resim değil, bir belge resimdi yapmak istediğim. Resmimin konusu olan mekanın kara tarazlı dokusu olduğu gibi geçmeliydi resme. Bunun için fırça ve spatüllerimin yetmediği her karesine parmaklarımla, ezdiğim ham boya pigmentlerini bastıra bastıra yedirerek oluşturdum resmi. En sonunda vernikle sabitleyene kadar kendilerince, yerçekimiyle, çok yavaşça aktı o pigmentler resmin yüzeyinde. Resim hep değişti, dokunmadığım anlarda bile.

Resim ismini Kuran-ı Kerim'in kıyamet alametlerini sıralayan surelerinden biri olan Duhân suresinin 10. ayetinde yeralan “apaçık, görünür duman”dan ("Duhân-ı Mübîn”) aldı. Taradığım fotograflar ve videolarda, günler boyunca üzerinde kapkara bir dumanın yükseldiği bir yerdi 1. Bodrum. Telefon bağlantılarında içerdekiler, bulundukları yeri bu dumanla belirlemeyi seçiyorlardı hep. Şehrin her tarafından görülmesi gereken -evet, görünen-, bir yerdi, yardım çağırdıkları, çıkmak istedikleri, çıkamadıkları...

Bir kıyamet alameti olarak mı görüyorum, savaşın girdiği bu kavşağı? Bir anlamda evet. Gözler önüne serdiği her imgesi, sesi, sonucu ile savaşın içinde bulunduğu kavşak, barışı, barış sürecine dair her yeni ihtimali,  hiç olmadığı kadar öteledi. Ordunun, polisin, sonuçta devletin görünür başarısı (!) ve onun savaşın karşı tarafında ayrı, o coğrafyadaki her bireyde ayrı yarattığı etkiyle ilgil değil bu dediğim daha çok. Irkçı tümen ve taburların sosyal ağlardan servis ettiği fotograflardan, sözlerden, seslerden, altüst edilen evlerde bırakılan erkek, asker, devlet izlerine, çuvallarla taşınan insan kemiklerine, DNA eşleştirmelerinin sonucu aylarca, bazen üç ayrı kentten beklenen  ailelerin gömülebilir isimli bir beden bulma çabasına, isimsiz gömülen cesetlere kadar, çok acı, unutulmaz etkileriyle hep aklımızda kalacak bu dönem.  Barış umudumuz, çabamız, eşitlik, özgürlük, demokrasi mücadelemizin yeni kazanımları da bilmediğimiz bir geleceğe taşındı. Suriye coğrafyasında sınırlar yeniden ve isteklerince çizilebilsin diye, birbirine piyon, at, fil süren büyük savaş satrancının aktörleri, ki TC devleti ve PKK/PYD de uzundur bu aktörler arasında, bizlerle, yani benle de Cizre ve Sur, Nusaybin, Şırnak'ta yaşayanlarla ortak hiçbir umut, çaba, istek taşımıyor uzundur, biliyoruz. Ama ne yazık ki güç onlarda!