Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Film Müziği Sudoku Gibi Bir Bulmaca...

2016-10-03 16:16:21

Sinema, tiyatro, opera başta olmak üzere sanatsal faaliyetlerin emekçileri son derece zorlu hayat koşullarına rağmen üretme azimlerini kaybetmiyorlar. Emek yoğunluklu bu alanlara elbette müziği de katmak gerekiyor. Özellikle dizi sektörünün sanatsal faaliyetleri gölgede bıraktığı bu dönemde besteciler, film müziği yapan sanatçılar da ciddi ekonomik sorunlara rağmen bu çabayı sürdürüyorlar. Günler-geceler boyu bir filmi izlenebilir bir film yapmak için müzik yapan insanların her birinden bu alana dair ayrı hikâyeler, ayrı duygular, ayrı serzenişler duymak mümkün. 
Binlerce insanın karşısına çıkmadan önce bir filmi özene bezene müzikle buluşturan bu insanlardan biriyle, üstelik bu alanda yeni yeni ismini duyuran bir arkadaşımızla film müziği serüvenini konuşmanın anlamlı olduğunu düşündük. Geçtiğimiz yıl epey ses getiren ve Madımak Katliamı’nı konu alan “Carina’nın Günlüğü” filminin müziklerini Yıldıray Gürgen’le beraber yapan Ajlan Akyüz’ün kapısını çalarak film müziği “sektörünü” konuştuk. Genç sanatçı Akyüz’le sohbetimize elbette gözlemleri, kişisel hikâyesi ve bu alana girmek isteyen gençlere dair tavsiyeleri de kendiliğinden eklendi. Buyrunuz…

Röportaj ve Fotoğraflar: İklim Tamkan

İklim Tamkan: Film müziği dışında besteler de yapıyorsun. Müzisyen olmayan insanların en çok merak ettiği şeyi, bir bestenin nasıl ortaya çıktığını bize anlatır mısın?
Ajlan Akyüz: Her bestecinin olduğu gibi benim de kendime ait bir tekniğim var. Genelde İkinci Yeni şairlerinin şiirlerini besteliyorum.
İklim Tamkan: İkinci Yeni akımında seni etkileyen ne oldu? Ne düşünerek, ne hissederek besteliyorsun bu şiirleri?
Ajlan Akyüz: Öncelikle dikkat ettiğim şey “prozodi” oluyor. Bu yüzden şiirleri konuşur gibi düşünerek ritimsel bir kalıba döküyorum. Sonrası ise şiirin nasıl bir melodik ve armonik yapı istediğiyle alakalı. Mesela Metin Altıok'un şiiri "İlk Atlas'ı" bestelerken şiir beni çok etkilemişti. Katı sınırlara sahipti aşklar. Bu katı sınırlar ayrılıklar da olabiliyordu, ölümler de, uyumsuz konumlar da olabiliyordu, uyumsuz karakterler de, anlaşamamak, konuşamamak, cesaret edememek vs. Bazen bir ömür aşılamıyordu sorunların nedenleri ancak duruyordu varolmaya devam ediyordu aşk. Yaşansa da yaşanmasa da varolmuştu çünkü bir kere. Ancak hiçbir aşk acıya bulanmaktan kendini kurtaramıyordu. Şair ne kadar da çocuk saflığıyla kabullenmiş ve de anlatmıştı bu durumu. Benim müziğim de onun burukluğunu ve bu durumu gülümseyerek kabullenişini anlatmalıydı. Bu düşünceler ışığında elimden geleni yapıp naif müzikal bir gövde tasarladım. Pamuk gibi ilerlemeli ve kendi içinde çok tutarlı olmalıydı. Sağı solu belli ve güvenilir olmalıydı. Behçet Aysan'ın "Tentürdiyot" şiirini bestelerken ise, taşra insanının yozlaşmış şehir yaşantısında kaybetmek zorunda kaldığı değerleri görkemli, isyankar ve yitik bir melodiyle anlatmalıydım. Yaşadığımız toprakların kokusunun olduğu, sakin başlayıp isyana sürüklenen bir melodi tasarladım. Ağır ağır, adım adım ve kararlı ilerlemeli, sonunda ellerini açıp gökyüzüne doğru haykırmalıydı. Çok keyifli bir süreçti. Her bestenin farklı bir hikayesi oluyor tabii. Bestelerin bazıları da yapım aşamasında hayatınıza daha fazla dokunmuş oluyor. Planlasanız da planlamasanız da bu oluyor ve muhakkak sonuca yansıyor. Mesela son yaptığım Behçet Aysan şiiri olan "Sen Yanıma Gelince”nin benim için daha özel bir anlamı vardı. Daha ilk dakikadan itibaren eseri dinlettiğim herkes müzikal olarak ifade etmek istediğim duyguları bana sözcüklerle tarif edebildi. Sanırım yapmamız gereken çok çalışmak, dinlemek, birikmek, biriktirmek ve sonrasında da en önemlisi, kendimizi katmak.
İklim Tamkan: Müziğe meraklı olan ve bu alanda çalışmak isteyen insanlara tavsiyen de bu mu? Çalışmak, dinlemek, biriktirmek? 
Ajlan Akyüz: Çoğu zaman boşa kürek çektiklerini düşünebilirler, iğneyle kuyu kazdıklarını hissedebilirler, sonunda hiçbir kazançları olmayacağını da düşünebilirler. Bunların hepsi doğru da olabilir. Hala bu yolda yürümeye devam etmek istiyorlarsa başka hiçbir yola sapmasınlar. Hoşgelsinler, renk versinler. 
İklim Tamkan: Türkiye’de son yıllarda sinema sektörü, dizi sektörünün gölgesinde kalmış gibi görünüyor. Fakat pek çok yönetmen ve yapımcının, dizilerden kazandıkları parayla film çektikleri, dolayısıyla dizi sektörünün aslında fim sektörüne de dolaylı katkısı olduğu söylenebilir. İki sektör arasındaki bu ilişki, dizi ve film müziği sektörünü nasıl etkiliyor? 
Biz maalesef evden çıkıp tiyatroya, sinemaya gitmeyi pek seven insanlar değiliz. Çevremizde olan sanatsal faaliyetlerle de pek ilgilenmiyoruz. Bu durum doğal olarak dizi sektörünün iştahını kabartıyor, çünkü dizi evinize geliyor. Basit bir şekilde televizyonunuzu açıp istediğiniz zaman kanal değiştirebileceğiniz şekilde izleyebiliyorsunuz. Dolayısıyla burada bütçeler arttı, seçenekler çoğaldı ve “dizi savaşları” başlamış oldu. Bu gelişim ve ranttan dolayı sinema bu bütçelerin altında kaldı. Zaten altın çağını hiç yaşayamamış olan ve zar zor ayakta durmaya çalışan sektör kendi kanserli hücresinden büyük bir darbe yedi. Anlayacağınız şu an için sektör sinema insanları için acıklı bir açmazda. Bütçe sıkıntıları, toplumun talebi ve idealler şu an için pek dengeli ilerlemiyor.
İklim Tamkan: Filmlerin giderek dizi bölümleri haline geldiğine dair eleştiriler yapılıyor. Aynı eleştiri dizi ve film müzikleri için de geçerli mi?
Ajlan Akyüz: Ben müzik adına “dizi müziği tarzı” diyerek bir eleştiri yapamam. Şahsen iyi müzik ve kötü müzik vardır diye düşünüyorum. Benim için iyi müzik üzerine kafa yorulmuş, genel geçer kuralları yıkmak için azami mücadele verilmiş bir ifade şeklidir. Dinlediğim müzikte bestecinin ve performansçının benimle zekice konuşmasını arzularım. Eğer herkesin söylediği şeyi bana tekrar eden bir müzik duyarsam, İçinde bir birikim hissetmezsem, bestecinin de performansçının da özensiz çalışmasını görürsem buna kötü müzik derim. Bazı dinleyiciler için fevkalade güzel müzikler olabilir, ben yine de kötü müzik derim. Müzikal anlamda bu iki basit seçenek üzerine uzun soluklu da konuşabiliriz ancak sonuçta konu tekrar iyi müzik ve kötü müziğe evrilir. Sektörde sıkça kötü müziklere rastlıyorum, dinlememeyi, uzak durmayı seçiyorum. 
İklim Tamkan: Belki ilk sormam gerekeni şimdi sorayım: Sen ne zaman film müzikleri yapmaya başladın?
Ajlan Akyüz: Hayatımın çoğunu İzmir’de geçirmiş biri olarak yegane hayalim olan film müziği üretimi için iki yıl önce İstanbul’a geldim. Şanslıydım, Yıldıray Gürgen ile tanıştım. Sonrasında da sanırım çalışkandım ki bana güvendiğini hissettim. Bana çok şey öğretti ve kapılarını açtı. Hala çok şey öğreniyorum diyebilirim. Bu motivasyonla çalışma saatlerimi arttırdım, günümün neredeyse tamamını bu işe ayırdım, ayırıyorum. Kişisel olarak bu yolda devam etmeyi düşünüyorum.
İklim Tamkan: Neden böyle bir işe girdin? Film müzikleri yaparak hayatını kazanabiliyor musun?
Ajlan Akyüz: Çok geniş yelpazede müzik dinlemekteydim. Klasik müzik eğitimi almış olmama rağmen sıkı bir metal ve rock dinleyicisiydim. Elektronik müzik de ilgimi çekiyordu. Bu arzular beni film müziğine yöneltti, çünkü elinizdeki tuval her tür boyayı kaldırabiliyordu. Rahatın, konforun derdinde değildim. Tatmin olduğum şey müzik üretmekti. Sabahtan akşama çalışmak, üretmek ve ürettiğini dinlemek. Beni mesleki anlamda daha mutlu eden birşey yok. Sanırım bu işe neden girdiğim gayet açık (Gülüyor). Hayatı kazanmak denilen şeyin parametrelerini açık söyleyeyim net bilmiyorum. Dalgalı bir sektörde bulunduğumuz için iyi ve kötü günlerimiz oluyor. Benim yaşamım için belirlediğim çizgiye göre cevap vermem gerekirse daha iyi olabilir diyorum.
İklim Tamkan: Film ve dizi müziği yapan kompozitör veya bestecilerin, sektördeki sömürüye karşı herhangi bir örgütü, derneği var mı? Bu alanda sendikalaşmak mümkün mü?
Ajlan Akyüz: Sendikalaşmak bu topraklarda hep zor olmuştur, biliyorsunuz. Özellikle egoların yüksek olduğu müzik sektöründe bu işlerin bir sisteme oturmasına daha çok vakit var. Sanırım ömrüm bunu görmeye yetmeyebilir.
İklim Tamkan: Size, müziğini yapmanız için gelen filmlerin yapımcı veya yönetmenlerinin ideolojik farkları, taleplerine de yansıyor mu? Örneğin siz Madımak filminin de Cin Kuyusu filminin de müziklerini yaptınız. Biri, malum, Sivas Katliamı’nı anlatıyor, öbürü de bir korku filmi. Bu iki film örneğinden gidersek, ne tür bir içerik farkına gittiniz?
Ajlan Akyüz: Yönetmen çektiği sahnelerin doğal olarak ön plana çıkmasını ister. Biz de aynı doğrultuda düşünüyoruz ancak müzikal anlamda üslupla ilgili kararlar bize aittir. Gerçekten bir filme vakit ayırarak, ayrıntılı çalıştığınız zaman ortak değerlerde buluşulur. Küçük dokunuşlarla da sonuca gidilir. İdeolojik farklılıklar tabii ki taleplere yansır. Eğer bu talepler toplumsal bir infiale neden olmayacaksa, ortada çalışılmış bir iş varsa ve anlatım ayrımcı hatta ırkçı çizgilerde değilse biz de fikirleri ve duyguları ön plana çıkarmaya yöneliriz. İşimize profesyonel bakmak durumundayız. Ama profesyonelliğin herşeye evet demek olmadığını da ayrıca belirtmeliyim. “Madımak - Carina’nın Günlüğü” ve Cin Kuyusu filmlerini Yıldıray Gürgen ile beraber yaptık. Madımak filmi  benim için bir şanstı, çünkü Sivas’ta katledilmiş şairler ile ilgili müzikal çalışmalarım vardı. Bu durum beni filme daha da yaklaştırdı. Film her yönüyle olumlu, olumsuz eleştirilebilir ancak müzik anlamında filme maksimum katkıyı sağlamaya çalıştık. Temaya Carina’nın naif, sevecen, umut dolu duygusunu yansıtırken bir yandan aynı tema içinde çaresizlik hissini de vermeye çalıştık.  Carina, biliyorsunuz Hollanda’dan Türkiye’ye geliyor, Alevilik üzerine bir araştırma yapıyor. Oradan da Sivas’a gidiyor ve Madımak’ta da hayatını kaybediyor. Benim için anlamı büyük bir çalışmaydı. “Cin Kuyusu”, “Madımak”’a göre tarz olarak çok farklı bir filmdi. Korku filmi olduğu için efektif, dinamik çizgisi sık sık değişen bir müzik gerekiyordu. Eğlenceli ve yoğun bir çalışma döneminden sonra tema ve varyasyonlar ortaya çıktı. Amacımız korkutmaktı ve korku müziği üretimi de basit gözüken ancak zor bir iştir. Gerilimi sürekli yüksek tutmak, kendinizi tema olarak tekrar ederken aranje olarak dinamik tutmak zorundasınızdır. “Madımak” ve “Cin Kuyusu”’nun içerik olarak farklılıklarını değerlendirirsek, enstruman seçiminden tutun da armonik yapı, istenilen duygu, zirve noktalarında ulaşılan doyuma kadar birçok farktan söz edebiliriz.
İklim Tamkan: Fon müziğiyle film müziği arasında nasıl bir fark var?
Ajlan Akyüz: Çok büyük! Bu farklılığı anlatmak için tabii çalmak, dinletmek lazım. Ben yine de anlatarak izah etmeye çalışayım. Film müziği her zaman bir imza taşımak zorundadır. Bu çok basit iki nota veya iki akordan da oluşabilir, çok komplike tasarlanmış bir cümleden de. Sonrasında ise filmin sahnelerine bu imzayı atmaktaki başarı size kalmıştır. Fon dediğimiz müzik -ki aslında film müziği içerisinde sadece bir stildir- filmlerde tabii ki kullandığımız bir stil. Bazen sahne, arkasında saydam derin bir perde ister. Öyle zamanlarda besteci olarak geri çekilirsiniz ve sahnenin arkasında ifadeleri güçlendirirsiniz. Ancak fon müziği dediğimiz şey kendi başına bir anlam ifade etmez. Film müziği ise çok güçlüdür. Onun bir “özgül ağırlığı” vardır! Bazen fondadır, bazen sahnenin önünde, solodadır. Her nerede olursa olsun imzasını üzerinde taşır. Film müziği ortaya çıktıktan sonra istediğiniz gibi oynayabileceğiniz organik bir temaya dönüşür. Onunla oynamak çok da eğlencelidir.
İklim Tamkan: Film sana müziksiz haliyle geliyor. O haliyle izleyince nasıl bir duyguya kapılıyorsun? Müziksiz film neden yapılamıyor?
Ajlan Akyüz: Bu aşamadaki ilk tecrübemi gerçekten unutamam. Filmi müziksiz izlerken gerçekten dehşete kapıldım ve korktum. İnsan nereden, nasıl başlayacağını bilemiyor. Sonra bir sahneden başlamak zorunda olduğumu hissettim ve başladım.(Gülüyor) Daha sonra öğrendiğim şey müziğin görüntüde tetiklendiği anlardı. Bir an var, işte o an müzik girer, sonra da çıkar. Yani iyi bir filmi sessiz izlerken gerçekten bu işle uğraşıyorsanız bir müddet sonra siz aslında filmi sessiz izlemiyorsunuz. İzlediğiniz sahnede müzik tetikleniyor ve kafanızın içinde sahne boyunca bir şeyler çalıyor sonra çıkıyor. Müziksiz film neden yapılamadığına gelirsek, müziğin nasıl bir sanat olduğuyla ilgili konuşmamız gerekir. Sanatlar içindeki en soyut ve akıcı sanat olan müzik, elle tutulur gözle görülür birşey olmamasına rağmen çok güçlü bir “özgül ağırlığa” sahip. Göremediğiniz ve tutamadığınız bir uyarıcı, aynı zamanda durmuyor, akıp gidiyor. Insanda fiziksel olarak korkunç bir dikkat uyandırıyor. Bu dikkat ise duygularımızın daha kolay yönlendirilmesine yol açıyor. Böyle güçlü bir silahı sinema filminde kullanmamak zaten mümkün değilmiş ki, sinema ile müzik bu kadar iç içe geçmiş. 
İklim Tamkan: Film size geldiğinde, tümünü izleyip bir tema yaratarak çeşitli enstrümanlarla temanın varyasyonlarını kullanma yoluna mı gidiyorsun yoksa sahneleri birbirinden bağımsız olarak izleyerek mi besteliyorsun?
Ajlan Akyüz: Kesinlikle bir tema üzerinden yola çıkılıyor. Bağımsız sahne çalışmak çok nadir başvurulan bir şey. Filmin tamamını bir beste olarak düşünürseniz aslında anlayabilirsiniz. Bir bestenin temaya ve varyasyonlarına ihtiyacı vardır. Yoksa kompozisyon olmaz. Sanatın kompozisyona ihtiyacı vardır.
İklim Tamkan: Bir film müziği bestecisinin sinema eğitimi de almış olması gerektiğini düşünüyor musun?
Ajlan Akyüz: Tabii ki sinema kültürü ile ilgili dersler almış olması kendisini çok daha ileriye taşır. Ancak dikkatli, seçici ve ayrıntılara dikkat eden bir izleyici olması çok daha önemli bence. Bana göre hayatta aldığımız eğitimler, dersler, öğretiler, gideceğimiz yolun sadece kılavuzlarıdır. Öğrencilikten sıyrılıp yaşam şeklimizi oturttuğumuzda gerçek ilerlememizi ve kimliğimizi bulabildiğimize inanıyorum. Bu önemli.
İklim Tamkan: Türkiye’de yapılan film müzikleriyle Avrupa veya Amerika’dakiler arasında ciddi bir sound farkından söz edebilir miyiz? Bu farkın ekonomik, kültürel sebeplerle ilgili olduğu söylenebilir mi?Örneğin Hans Zimmer, Ennio Morricone ya da John Williams’in müzikleri daha ziyade Amerikan- Avrupa sinemasına yakışır denebilir mi?
Ajlan Akyüz: Yurt dışında ortaya çıkmış müzikleri incelerken Amerika ile Avrupa’yı aynı kategoride değerlendirmemek lazım. Avrupa’daki besteciler Amerikalılara göre daha farklı bir vizyona sahipler. İki tarafın da artıları bize göre çok fazla. Kültürel olarak taş üstüne taş koymuş toplumlar. Kültür bir inşa sürecidir sonuçta. Bir nesil başka bir nesil için inşa eder. Çok fedakarca. Bizim ülkemizin müzikal anlamdaki farklılığından bahsetmemiz gerekirse, ilk olarak önümüze dağ gibi bir problem olan “tek sesli müzik kültürü” çıkıyor. Bunu kötü anlamda kullanmıyorum. Sonuçta bizim müziğimizin de kendi içerisinde bir salınımı ve yoğunluğu var. Ancak film müziği işine girince, duygular işin içine girince, bizim müziğimiz bu şekilde kullanıldığında maalesef biraz yeteneksiz kalıyor diyebilirim. Ülkemizde film müziği üzerine bir okul, sağlıklı bir sendika, iyi çalışma şartları olmadıkça zaten hiçbir zaman kendimizi o müzisyenlerle kıyaslayamayız. Sorun yetenek değil. Zaten yetenek neredeyse hiçbir zaman bizde problem olmadı. Sorun her zaman sistemimizdi. Ekonomik problemlerimiz de var tabii ki. Bu sadece teknik imkansızlıklarımızdan da değil. İş gücü ve sistem. Bir ekip işi sonuçta bu iş ve ellerinde iyi imkanları olan ekiplere karşı sizin de mücadeleniz belli sınırlar içerisine hapsoluyor. Yabancıların “Supervisor” dedikleri mesleki kıdem bizde hala ne olduğu belirsiz bir halde. Kelimeleri, işleri transfer ediyoruz ama burada onların aslında ne iş yaptığından habersiziz. Bence en büyük problem sistem. Zaten her zaman en büyük problem sistem (Gülüyor).
İklim Tamkan: Her enstrüman çalan veya besteci dizi ve film müziği de yapabilir mi?
Ajlan Akyüz: Bu konuda ciddi bir isteği ve belli bir çalışmayı yapmış olması gerekir. Ben bazen tüm günümü bilgisayar başında geçiriyorum. Enstrümanlarım bana küskün. Sürekli yeni araştırmalar yapıyorum ve yapmak zorundayım. Bu altyapıyı oluşturan herkes sektörde şansını deneyebilir. Sonuç alır mı alamaz mı bilinmez. Bu yorucu ve biraz da farklı bir iş.
İkim Tamkan: “Enstrümanlarım bana küs" dedin, ne çalıyorsun?
Ajlan Akyüz: Ben aslen keman çalıyorum. Çok da sevdiğim bir enstrüman. Tabii performans kalitenizi kaybetmemek için gününüzün belli bir kısmını -hatta oldukça büyük bir kısmını- çalgınıza ayırmanız gerekiyor. Şu sıralar pek vaktim olmuyor. Aynı şekilde elektro gitar geçmişim de var. İki çalgıyı da çalışmak istiyorum ama istediğim kadar vakit ayıramıyorum. Keşke daha çok vaktim olsa. Konser konusunda ise çok aktif olmamakla birlikte hoşuma giden projelerde çalıyorum. 
İklim Tamkan: Günümüzde ortaya çıkmış eserlere baktığımızda çoğunlukla ses bankalarından alınmış materyallerin sık kullanıldığını görüyoruz. Bu kayıtları akustik çaldırılmış performanslarla kıyaslayabilir misin?
Ajlan Akyüz: İlk etapta ses bankalarındaki materyalleri kullanmak çok pratik. Bu pratiklik besteciye büyük olanak sağlıyor. Aynı zamanda bu sesler kendi üzerlerinde işlem yapmamıza olanak veriyor. Bir senfoni kaydı yapmak hayli zor iş. Kullandığımız programlar doğru hamlelerle bizi istediğimiz tınıya ya da efekte yaklaştırıyor. Bazen de öyle efektler istiyorsunuz ki gerçekten akustik olarak o efekti kaydetmeniz hayata küsmenize sebep olabilir. Ancak istediğiniz tını bazen de akustik oluyor. Böyle bir noktadaysanız kayıt yapmaktan başka hiçbir şey sorununuza çözüm olmuyor. Bu durumu o iyi bu kötü diye değerlendirmeden çok geniş bir perspektiften bakmak lazım. Her ses kullanılabilir. Ben özgürüm, her sesi kullanırım.
İklim Tamkan: Peki nadir de olsa daha önceden yapmış olduğun besteleri kullandığın oluyor mu filmlerde? 
Ajlan Akyüz: Daha öyle bir durum olmadı ancak ileride bir sahneye çok yakıştığını düşündüğüm bir müzik varsa deneyebilirim. Önemli olan sahnenin ön plana çıkmasıdır.
İklim Tamkan: Tüm bu süreç için en az ne kadar vakte ihtiyacınız var?
Ajlan Akyüz: Ne kadar çok zaman o kadar iyi tabii! En az ne kadar zamana ihtiyacım olduğunu ben de bilemiyorum açıkçası. Her biri sudoku gibi bir bulmaca. Ne zaman çözüleceğini bilemezsiniz. Fakat biri şu güne çöz dediği zaman o güne kadar çözmek zorundasınız.
İklim Tamkan: Yapımcı ya da şirketin politik görüşü senin için belirleyici mi?
Ajlan Akyüz: Kafamda kendime ait olan görüşler var. Siyasi platformlarda da bu görüşleri dile getiriyorum ancak siyaset hakkında çok fazla konuşmayı reddediyorum. Hem akıl sağlığıma iyi gelmiyor hem de ülkemizde siyaset anlamı gitmiş, içi boşalmış durumda. Bizim uzlaşmamıza faydalı olması gereken olgu bizleri birbirimize kırdırıyor sanki. Silahlı-silahsız bir savaş görüyorum. Dolayısıyla savaşın olduğu noktada durmak istemiyorum. Bu korkudan ya da “başıma bir şey gelecek” diye düşündüğümden değil, daha ziyade “ne gelecekse gelsin” deyip sinirle, şuursuzca hareket ederek kimliğimi kaybetmek istemememden. Birçok insan savaşmadan birşey kazanılamayacağını söylüyor ancak aynı insanlar savaşta kazananın olmadığı ile ilgili sözleri de facebook sayfalarında paylaşıyor. Yaman çelişki, anlayamıyorum. Kitaplar okuyoruz, güzel şeyler öğreniyoruz ancak insanları sabırla ikna etmek yerine hakaret ediyoruz. Nerede birikimimiz? Bana göre durmak önemlidir. Durduğun, olduğun noktayı iyi bilmek. Çevreyi, koşulları, toplumu etüd ederek durduğun noktada sağlam durabilmek. Çevrene faydalı olmak, sevdiğin insanlara. Yani bir anlamda "ne gelir elimizden, insan olmaktan başka.” Buna bir nevi pasif direniş de diyebiliriz. Eğer emin olduğunuz, savunduğunuz bir gerçek varsa bunu gülümseyerek de deklare edebilirsiniz. Çünkü çevre tahrikleri ile sivrileşen insanlar zaman içerisinde, güç bulduklarında faşist bir çizgiye kayıyorlar. Aslında bana göre insanların önemli bir kısmı zaten bu faşist nüveyi içlerinde barındırıyorlar. Gülümseyerek kendini savunan gazeteciler var. Kendilerinden emin duran insanlar. Çok azlar ama varlar. Onları izlerken gülümsüyorum, hoşuma gidiyor. Genel anlamda söylediğim şeyler ütopik gelebilir ancak zaten hayallerim doğrularımı oluşturuyor. Tam olarak taraf olmuyorum, olamıyorum. Hiçbir güce takım tutar gibi hizmet etmek istemiyorum. Birey olarak tam bağımsız olmak istiyorum diyelim! Belki de bu yüzden bertaraf olmayı bile hakediyor olabilirim. Bu düşüncelerim ışığında ilişki kurabildiğim, ırkçı olmayan, bana ve insanlara düşmanca tavır almamış, bilgi paylaşımında bulunabileceğim her düşünceyle çalışabilirim. Belki ben etkilenirim, belki de çalıştığım insanlar. Sonuçta değişebilme ihtimali herkes için iyidir.