Reportare

"BALIKÇI KRAL"

"BALIKÇI KRAL"

Sinir bozucu! Kesinlikle sinir bozucu bir adam Şenol Erdoğan! Underground dünyanın tüm birikimini Türkçe'ye kazandırmayı iş edinen 6:45 yayınevi'nin yayın yönetmeni ve underground poetix ’in…

VE TANRI CEMİL'İ YARATTI !

VE TANRI CEMİL'İ YARATTI !

Tamam şimdi video kayıtlarını izlerken çok eğleniyoruz ama 11 Nisan Pazartesi akşamüzeri röportaj yapmak üzere  Cemil İpekçi’nin atölyesine doğru yürürken neyle karşılaşacağımız hakkında en küçük…

Kaybedenler Kulübü

Kaybedenler Kulübü

Farkındayız, biraz “Kadıköylü kayırmasına” dönüştü iş. Önce Şenol, sonra Müfit, şimdi de Kaan Çaydamlı ve Mehmet Öztekin. Ne yapalım ki Kadıköy böylesine bereketli bir arazi.

Frontpage Slideshow | Copyright © 2006-2011 JoomlaWorks, a business unit of Nuevvo Webware Ltd.

Çok Yakında!

"Bir Şahane Adam..."

Makale İçeriği
"Bir Şahane Adam..."
Cemal Reşit Dramı
Gündem mi? İlgilenmiyorum!
Sinema Sevdası
Sinema ve Müzik
Digitalin Zaferi Kaçınılmaz
İstanbul...
70'li Yıllar...
Bir Şan Tiyatrosu Vardı...
Senfoni'ye Doğru...
yemekteyiz...
Klasik Müzik Müzelik
Fazıl Say'a Kükredi
Aşka ve yalnızlığa dair
Şiir, hayat, felsefe
Tanrı, bilim vs...
Politika mı? Nefret Ederim!
En İyi Şef Ölü Şeftir!
Göçebe Kültürüyle Buraya Kadar...
Tüm Sayfalar

Şahane bir adam Orhan Topçuoğlu. Perküsyoncu, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sanatçılarından ve bir sinema sevdalısı...

 

İstanbul ile epeydir "arası açık" olan gerçek bir İstanbul Beyefendisi. Yıllarca Türkiye'nin müzik ve sinema sanatını şekillendirmiş isimlerle birlikte çalışmış, emek vermiş olmasına rağmen son derece alçak gönüllü...

 

Alçak gönüllü dediysek öyle pısırık falan değil. Kendi alanıyla ilgili konularda konuşurken o "mülayim İstanbul beyefendisinin" nasıl kükreyen bir aslana dönüştüğünü gördük... Zaman zaman "bunu yazabilir miyiz?" diye sormak zorunda kaldığımız uzun sohbetimizi okurken  sizin de aynı hisse kapılacağınızı düşünüyoruz.

 

Onunla sohbet, sörf yapmak gibi bir şey! Öfke ve telaştan eser olmayan sözcükleri, dinginlik ve zerafetle akıyor adeta. Ama sohbetin en usul anında gözlerinde beliriveren muzip oğlan çocuğu bakışlarıyla silkiniyorsunuz. Oyuna küsmüş ve olup bitenleri bir duvar üstünden izlemeyi seçse de içi kıpır kıpır bir oğlan çocuğu...

 

Bizi Kızıltoprak'taki sevimli evinde ağırladı, tam beşbuçuk saat boyunca ardı arkası kesilmeyen sorularımıza sabırla yanıtlar verdi. Söylemesi ayıp, kendi elleriyle hazırladığı "Cafe du Paris soslu" bonfile ikram etti. Topçuoğlu ile harika bir sofra, güzel şaraplar, onun seçtiği müzikler eşliğinde uzun bir röportaj yaptık... Yediğimiz içtiğimiz bizde kalacak, biz sohbetimizi paylaşacağız...


"Cemal Reşit Rey'i tanıma fırsatı bulmuş. Ama Cemal Reşit'ten geriye dramatik bir anı kalmış... Aktarırken bile üzüntü duyuyor..."

 

Orhan Topçuoğlu: Ya şimdi bunu açınca aklıma geldi. Sene 1979 falan… Cemal Reşit Rey’e derse gidiyordum.

 

Onun Serencebey yokuşunda bir evi vardı, apartman dairesinde oturuyor aslında ama eskiden orası onlara ait bir köşkmüş. Serencebey’de e çünkü adam burjuva, Osmanlı burjuvası.

 

"Ben bir şekilde derse gitmeye başladım, armoni dersi. Ama Cemal Reşit Rey ’e benim seviyemde birinin armoni dersine gitmesi mesela ne bileyim Dali’ye gidip de fırça nasıl tutulur diye sormak gibi bir şey!

 

Ama adam hem yüksünmedi hem de çok daha acısı bunu sonradan algıladım paraya ihtiyacı vardı… Adamın paraya ihtiyacı var! Koskoca Cemal Reşit Rey! ... Yani o zaman kaç? 80 yaşında mı 70 küsur yaşında mı öyle bir şey!"

 

Neyse bir kaç defa derse gittim ben ona… Bir defasında kapıdan girerken daha apartmanın ziline basmadan önce dairenin… O zamanlar ITT Schaub Lorenz teypler vardı. Kasetli! Metaldi üzeri. Böyle yuvarlak yuvarlak delikleri vardı. Buldum bir yerden. Teybin ufak bir yan çantası vardı. Çantanın içinde yanımda götürdüm teybi; kayıt düğmesine bastım, zili çaldım. Ondan sonrası kayıt hep. Masanın üstüne koydum teybi, böyle çaktırmadan, çantanın kapağını açarak… Cemal Bey’in haberi yok bir şeyden, anlamadı! Aradan epey bir zaman geçti, sonra fark etti. Çünkü ben böyle itip kakıyordum, sesini doğru düzgün alsın diye… Fark edince acayip sinirlendi, “ben istemiyorum, konuşmaaaaam, kapa şunu” diye bağırmaya başladı. O zamana kadar, kaydettim kaydedebildiğim kadarını. Fakat ben sonra o kaydı kaybettim inanır mısınız? Ya bu hakikaten çok büyük bir eşeklik! Yani onun mutlaka elimde olması lazımdı. Bu hem kişisel bir şey, hem de Cemal Reşit Rey’in bir küsur saatlik kaydı yahu!.. Adam mesela bir şey anlatıyor, ne bileyim ben, kadans anlatıyor, plagal kadans! Bilmem nerden bilmem ne, şöyle olması lazım, hoppa içeri gidiyor, birden mesela Prens Igor ’un piyano ve şan partisi kitabıyla geliyor, piyanonun başına oturuyor, piyano da en son 1940 ta falan akord edilmiş! O kadar fena yani piyanonun durumu, tozlar falan uçuşuyor içinden! Mesela ona basarak “rü hehüüüüüüüüüü” diye tarif ediyor. Çok acayipti, çok güzeldi!


"Gündemle ilgilenmiyor... Ama bunun iyi bir şey olduğunu da düşünmüyor. Gündelik hayattan kendini soyutlamak, Orhan Topçuoğlu için bir kaçış... Başka türlü, katlanamıyor çevresinde olup bitenlere... "

Sinan: Baktım ben ilk yayınlanan 300 dosyanın içinde wikileaks' te yoksunuz, bundan sonraki 251.000 dosyada sizi bulabilecek miyiz?

Orhan Topçuoğlu: Şimdi buradan hemen, büyük ihtimalle okuyacakların hatta daha önceden sizin de çok fazla “hass…!” diyeceğiniz bir konuya gelmem lazım. Ben, net olarak, belki fazlası vardır 10 yıldır gazete okumuyorum ve televizyon seyretmiyorum. Ama bu gerçek yani! Hani bazı şeyleri snobe ederek söyler ya insan, “ne gazete mi? canım hahaha” falan, hayır öyle değil! Bunun entelektüel boyutu falan yok, tamamen bireysel bir boyutu var. Ben kaçıyorum çünkü. Kendimi bir şekilde izole etmeye karar verdim bir süre önce.

Ulvi: Biliyorum onu konuşmuştuk.

Orhan Topçuoğlu: Konuşmuş muyduk? Onun için mesela bu söylediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Sinan: Dünya çalkalanıyor şu anda.

Orhan Topçuoğlu: Ama mesela dün mü evvelki gün mü ne facebook’a girdim, bir dakika önce biri bir şey yazmış “Haydarpaşa yanıyor!” diye, eğer orada onu görmeseydim, mesela iki üç gün sonra birisi söyleyecekti, ya da ben gittiğimde görecektim. Onun için bu söylediklerinin ne olduğunu bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Sinan: Bunu bilmemek rahatlatıcı bir şey olsa gerek?

Orhan Topçuoğlu: Yok yani, dediğim gibi bir yere yaslamıyorum bunu. Bak şunu yapmıyorum: “Ulan burada merak edilecek bir şey var aslında ama şimdi ben bu duruşum gereği, bunu öğrenirsem, ya da buna bakarsam, kendi kişiliğimden…” Hayır, öyle bir şey yok! Ben mümkün olduğu kadar, gündemden uzak kalmaya çalışıyorum. Bunun iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu hoş bir şey değil.  Niye hoş bir şey değil? Çünkü netice olarak yaşamak zorunda olduğum bir alan var ve bu alanın içinde devinmek zorundasın.  Kaçamıyorsun bir yerde… Aslında facebook’a girdiğinde falan orada da var. Tabii ki kaçamıyorsun. O zaman facebook’a da girmemen lazım. O kadar kaçmak değil yani. “Dincileri sevmiyorum o yüzden filan marka grissini yemem” şeklinde bir şey değil bu. Abartılmış ve sapıkça bir durum yok! Ama mümkün olduğu kadar… Ya işte hangi dizi oynuyor televizyonda bilmiyorum mesela. Hiç bir türk televizyonunu seyretmiyorum. Yayıncıların dedikleri bir şey var. “the others” diyorlarmış ona. Ne o bir “A-B şeyi” var, “A plus” falan. Bir de “the others” varmış. Bu “the others” hiç bir rating konseptine sığmıyor. İşte onu seyretmek yerine öbürünü seyreden ben de kendi adıma bir “the others” ım.

Sinan: Sizin üzerinizden oyun kuramıyorlar reklamcılar yani?

Orhan Topçuoğlu: Bilmiyorum. Eurosport'u severek seyrediyorum. Ama kendime göre sporları seviyorum. Yani hayatımda hiç bir şekilde yapmayı düşünmediğim sporlar. Mesela daha çok kayak sporunu seyrediyorum. Snooker falan. Bayılıyorum onlara.  Ha, ama futbol maçı da seyrediyorum. Mesela dün gece Barcelona- Real Madrid maçı vardı, onu seyrettim ve dedim ki “ben evet futbolu çok seviyormuşum meğerse!” Ama Fenerbahçe-Konya Spor maçını niye seyredeyim ben ya, eğer fan değilsem?


"Gerçek bir sinema sevdalısı. Ertem Eğilmez'e "çıraklık" dönemi hayata bakışını değiştirmiş. "Dinlerdim, sadece dinlerdim" diyor..."

 

Ulvi: Film falan seyrediyorsun ama?

Orhan Topçuoğlu: Film çok seyrediyorum. Ne yazık ki eskiden beri karşısında olduğum bir şeyi yapıyorum: film indiriyorum.

Ulvi: Kim yapmıyor ki abi?

Orhan Topçuoğlu: Ya eskiden çok sinirleniyordum ama baktım ki hakikaten bu kadar asosyal olunca… Yani asosyalliğin bir sürü parametresi var ya, bir sürü getirisi ya da götürüsü var. Mesela sinemaya da çok fazla gidemiyorum. Bak, burada bir Kültür Merkezi’nde sinema salonu var. Kapıdan bir giriyorsun, üç günlük bayatlamış pop-corn kokusuyla başlıyor olay! İçeride kulağının dibinde onları yiyen insanlarla bitiyor falan… Saçma sapan bir şey oluyor. Filmin sesi bozuluyor, hiç kimse aldırmıyor! Çünkü orada makinist yok gibi… Bir sürü şey var, ben de bunlardan uzak kalmak için evde seyrediyorum. Eh evde seyrettiğim için, bu sahtekârlığı yapmak zorunda kalıyorum, indiriyorum falan. Sonuçta film seyrediyorum evet. Film kanalları var, Digitürk’üm var. Oradan seyrediyorum ne yapayım?

Sinan: Ne tür filmleri izliyorsunuz daha çok?

Orhan Topçuoğlu: Belirli bir türüm yok aslında. Aslında eski bir sinemacıyım. 1974 yılında, Zeki Alasya ile Ertem Eğilmez ’in asistanı olarak bir filme başladım: “Salak Milyoner”. Zeki’lerin de ilk başrol filmiydi zaten. Zeki- Metin, Kemal (Sunal) , Halit (Akçatepe)! Ben de orada asistanlığa başladım. Tabi çok gencim o zaman. 74 yılında… 52 doğumlu olduğuma göre, 22 yaşındayım!…

Düştüğüm ortam çok acayip. Ertem ağabey, zaten başlı başına bir fenomen! Bir gidiyorum mesela, biraz sonra Metin Erksan geliyor! Bunlar konuşmaya başlıyorlar, ben onlara kahve yapıyorum. Bir kenarda oturuyorum. Zaten hiç bir şey anlamıyorum söylediklerinden! Zaten onlar da birbirlerini dinlemiyorlar, ikisi de aynı anda konuşuyorlar! Böyle bir ortamın içindeydim yani! Onun için sinema bana çok içgüdüsel bir şekilde damardan girdi diyebilirim.

“Sinema benim için bir yaşam biçimi gibidir” filan falan demeyeceğim ama ben çok fazla seviyorum sinemayı. O sektörün herhangi bir yerinde olabilmek çok keyifli. Sonra film müzikleri de var bir kaç tane. En son, Orhan Oğuz ’un çektiği “Hayde Bre” diye bir film var. Aralık sonunda girecek vizyona. Makedon-Türk karışımı öyle bir film. Onun müziklerini yaptım işte.

 


"Sinema tutkusu müzik birikimiyle birleşmiş. Türkiye'de film müzikleri anlayışının henüz dünyanın çok gerisinde olduğunu düşünüyor..."

Sinan: Kaç filme müzik yaptınız aşağı yukarı?

Orhan Topçuoğlu: Sinema filmi olarak iki tane, televizyon filmleri olarak 3 ya da 4 tane. Uzun metraj ama televizyon için çekilmiş. 3-4 tane de dizi oldu. Tabi çok uzun periyotta oldu. E ama yemiyorsunuz hiç bir şey? Bakın sigara börekleri benim imalatım! Peynir? Ben müziği değiştireyim bu arada...

Sinan: Film müziği yaparken filmi izleyip mi müziği yapıyorsunuz yoksa senaryo anında mı giriyorsunuz nasıl oluyor?

Orhan Topçuoğlu: Türkiye’de bu işin kuralları pek işlemiyor korkarım. Bence yönetmenin senaryo üzerinde çalışmaya başlaması aşamasında film müzikçisinin de bir şekilde devreye girmiş olması lazım. Çünkü bu sadece teknik bir şey değil. Filmin, yönetmenin, oyuncuların ruhunu tanımak lazım… Yönetmenin ne istediğini bilmek, anlamak lazım… Yaratıcı ekibin birbirini tanıması gerekir diye düşünüyorum. Birbirini bilmeden, tanımadan yapılan işler son derece sıradan sonuçlara yol açar. D sınıfı filmler çıkar. Dizi film çekmekten farkı kalmaz. Hâlbuki sinema yaratıcılık gerektirir. Ama bizde öyle olamıyor.

Evet, eskiye oranla film müziğine çok daha fazla prim verildiği, artık film müziğinden de bir şeyler beklendiği doğrudur. Buna rağmen film müziği, olması gereken yerde değil hala… Her şeyden önce en düşük bütçe kalemlerinden birini oluşturuyor film müziği. Yani bir anlamda “işte filmde bir müzik olmalı” düşüncesiyle müzik yapılıyor. Bu arada filmin müziğinin ille de özgün bir şey olması gerektiğini düşünüyorlar. Halbuki ne bileyim ben, mesela Hall Ashby’ in bir filmi, Peter Sellers oynamıştı: “Being There”!  Mesela Being There’de, film müzikleri Hall Ashby’in en sevdiği parçalardan oluşuyor. Yani özgün film müziği diye bir şey yok. Hani atmosfer müziği işte! “Şimdi korku sahnesinin altına biraz bir şeyler yapalım da heyecanlansın seyirciler, işte şimdi duygulansın” falan diye… Bu, yönetmenin tamamen meseleye nasıl baktığına bağlıdır. Ama neticede film müzikçisinin devreye girmesi lazım… Bizde devreye böyle girmiyor. Genellikle çok sonra giriyor. Sistem böyle ne yazık ki…

Sinan: Dünya sinemasında sound- trackler neredeyse filmin önüne geçiyor.

Orhan Topçuoğlu: Tabii canım albüm oluyor, filmden kopuyor başlı başına… Zaten bir kaç yönde bakılıyor artık film müziklerine: ya filme hizmet edecek ya da ondan sonra da kendi başına meta olması durumu var. İşte filme göre içine şarkı monte edilip o şarkıların önderliğinde satılması var. Hatta film müziğinden tamamen bağımsız insanlara yaptırıyorlar. Film müziğini başkası yapıyor, ama o şarkıları örneğin Stevie Wonder besteliyor ya da ne bileyim, Sting’e veriyorlar falan… İşin PR boyutu neredeyse bu…

Sinan: Şimdi nasıl işliyor sistem? Yani “abi ben film yapıyorum, geldim, müzik istiyorum?” Sonra?

Orhan Topçuoğlu: Müzik istiyorsun benden? Hangi aşamada geldiğine bağlı… İlk aşamadaysa öyküyü anlatırsın, duyguyu anlatırsın. “Şöyle bir şey olması gerek” dersin. Beni tanıyorsan sorun yoktur. Müzisyen olarak yaptıklarımı biliyorsan yani… Ama sadece duymuş ve gelmişsen ya da audition gibi bir şeyin içinde ben de yer almışsam… Aslında filmler, yönetmenlerin bebekleri olduğu için genellikle en iyi müziği yapacak kişiye giderler.

Ulvi: “Ben size geldim?”

Orhan Topçuoğlu: Tabi aslında şöyle olması lazım: En iyi film müziği yapan! Ticari filmler var mesela… Onların ticari müzisyenleri var. Howard Shore gibi, Hollywood’da böyle çok ünlü Joseph Williams gibi müzisyenler var. Spielberg- Joseph Williams birlikteliği gibi...

Ama diğer taraftan, ben duygumu biliyorsam yönetmen olarak; hiç tanımasam bile o duyguda bir şeyler yapmış bir müzisyeni bir yerlerden yakalamışsam…  “Bak, adamın duygusu var! Aaa, ne güzel gidiyor” diye, onunla işbirliğine giderim yönetmen olsam… Sonra da anlatırım “işte böyle bir film müziği istiyorum” ya da senaryoyu da veririm böyle bir şey var diye. Hatta anlatmakla, senaryoyu vermekle de yetinmem, bir de çektiklerimden parçalar gösteririm! Genellikle bizde her iş bittikten sonra giriyor film müzikçisi devreye. Oysa belki de kaba kurgudan itibaren film müziğinin düşünülmesi sağlanmalı…

Sinan: Bir deformasyon oluyor mu peki? Bir filmi izlerken otomatikman müziği ayırıyor musunuz kafanızdan?

Orhan Topçuoğlu: Ya onlar maalesef oluyor ne yazık ki. Bir şeye yoğunlaştığın zaman, hele ki o özellikle yaratıcı bir şeyse, tüketicisi olmak güçleşiyor.

Sinan: “Ben olsam şu filme, şu sahneye şöyle bir müzik yapardım” deniyor mu?

Orhan Topçuoğlu: “Ben olsam” olmuyor da, “ben olsam” a kadar gitmesi gerekmiyor işin ama en azından “ya bu da buraya olmamış” dediğim oluyor. Başka türlü dinliyorsun işin içindeysen… İlla yaptığın bir filmden bahsetmiyorum. Genel olarak… Benim biraz da sinemacı tarafım olduğu için sanırım, şöyle hissediyorum: Film beni yakalıyor mu yakalamıyor mu? Belli bir süre sonra, ben “ya şimdi bir plan önce kafasını sağa çevirmişti ve elinde sigara vardı, bir plan sonra ne sigara var ne bir şey” demeye başladığım andan itibaren o filmden kopuyorum. Başka bir yere gidiyorum. Bir tür yabancılaştırma efekti gibi! Bu yabancılaştırma efekti çok yoğun olduğu için hiç bir zaman dublaj film seyretmiyorum mesela…

Sinan: Ama dublaj yaptınız galiba?

Orhan Topçuoğlu: Bir zamanlar yapmıştım evet? Nereden çıktı şimdi o?

Sinan: Yani dublaj sevmiyorsunuz ama dublaj yaptınız?

Orhan Topçuoğlu: E tabi ya gençlikte neler yapılıyor sinemanın içindeysen! Ama sana bir şey söyleyeyim mi, mesela benim dublaj yaptığım zamanlarda, ki o sinemacılıkla aynı zamana denk düşüyor… İlk başlarda “ya şunun yerine sen konuşsana” filan, “bak sesin iyi” falan… E tabi baktılar ki ben zaten yönetmen yardımcısı olarak orada bulunmak zorundayım her süreçte… E nasıl olsa burada bu herif! Dublajda da burada! Gelsin konuşsun bir de dublaja para vermeyelim!

Bir de baktılar ki ben seviyorum bunu… Hani askerlikte vardır ya bir işi yapınca üstüne kalır. Aynen bu da böyle oldu. Ama o zamanlar bu çok daha içten bir şeydi. Mesela, diyalog konuştuğun zaman! İlkeldi tamam! Şimdi teknoloji çok daha gelişmiş durumda ama bilirsin işte, bire bir konuşuyordun mesela! Diyalog, ikili sahne konuştuğun zaman konuştuğun insan yanındaydı ve böyle konuşuyordun. Yani ağızlar bir! Yanı başında! Onu tanıyordun! “Bir şeydi” yani! Değiyordun birilerine…  Kısa parçalarla, amorslu parçalarla looplar geçerdi ve sen orda konuşurdun… Kırmızı ışık, iki prova, üç prova…  Kırmızı ışık yanar konuşurdun, kayıt falan filan! Tabii ki teknik kötü ama şimdi başrol konuşan giriyor kanala, kulaklığı takıyor, konuşmayı dinleyip, dış sesi duyunca başlıyor konuşmaya. Sesi ona oturtuyor, bütün kanalı konuşuyor ve gidiyor! Karşısında kim var, film nedir, hiç bir şeyden haberi yok! Sonra öbür kanala karşısındaki giriyor konuşuyor. Ne yazık ki çok iyi olabilecek dublaj çok kötü oluyor. Gerçekten çok kötü oluyor… Genel atmosferin teknik karakterini yakalayamayabiliyorlar mesela… Herkes şurada konuşuyor örneğin e burada olmaz ki o ses! Bir de işte tanıdığın insanlar oluyor bazen. Ulvi mesela,  Al Pacino ’yu konuşuyor! E olmaz ki böyle bir şey. Orkestra şefi Rahbari vardır, İranlı! Benim de çok iyi arkadaşım oldu, mesela adam müzik dinleyemiyor düşünebiliyor musun? Yani hobi olarak müzik dinleyemiyor! Çünkü dinlediği zaman “a bu basçı pes”, “yok bilmem nenin entonasyonu bozuk”, “o ritmi kaçırdı!” Eh, böyle dinleyince dinlenmez tabi bu! Hakikaten eziyet!


"Analog, digitalin önünde düşünülse de, digitalin gelecekteki hakimiyeti kaçınılmaz olacak..."

Sinan: Ben çok soru soruyorum ama gerçekten hiç bir şey bilmediğim için, çok yabancısıyım konunun… Mesela şimdiki dijital kayıtlarla o eski plak kayıtlarının arasında çok ciddi bir kalite farkı olduğunu aslında onun şimdi dijital kayıtlarda o plak tadını yakalamayı çalıştıklarını söylüyorlar? Doğru mu bu gerçekten?

Orhan Topçuoğlu:Şimdi tabi ben bu konuda uzman değilim ama şunu söyleyebilirim ki analog kayıtlar her zaman için dijital kayıtların önünde düşünülüyor.

Sinan: Müzikte de mi bu böyle?

Orhan Topçuoğlu: Müzikte müzikte! Özellikle müzikte! Hatta zaten günümüzde o vinillerin falan tekrar ortaya çıkması… Ya birazcık işin içinde o pompalanmış nostalji tabi ki var, reklamı yapılmış nostalji…

Ama yani ben şunu biliyorum ki, dijital kayıt çıktıktan bir süre sonra kayıt firmaları eski analog makinelerini tekrar çıkarıp devreye soktular. Tabi, kulak o kadarını fark edemeyebiliyor dijital ile analog kayıt arasında.  Ama genelde senin fark edemediğin bir milyon tane parametre var bir şeye iyi ya da kötü demeni sağlayan… Adını koyamıyorsun bir filme gidiyorsun mesela, “kötü film” diyorsun! O “kötü filmde” aslında bir sıralayabilsen, altında zaaaart diye nasıl bir liste çıkar! Nelerin kötü olduğunu profesyonel bir kulak ya da profesyonel bir göz sıralayıverir, sen de normal bir seyirci olarak “adam haklı” dersin “bak doğru bak”! Haa evet ama normal seyrettiğin zaman onları farketmezsin. Dijitalle bence analog arasındaki kayıp da o. Yani filmde de öyle yapıyorlar artık. En sonunda analoğa basıyor adam! Her şeyi yapıyor, sonunda analoğa basıyor! Zaten büyük ihtimalle çok yakın bir tarihte bu analog kopya da kalkacak. Bence kalkacak. Nasıl CD kalkmaya başladı artık, plastik bitti… Artık indiriyorsun her şeyi… Prodüktörler oradan para kazanmaya başlayacaklar artık…  Plastikten para kazanmıyor kimse. İnternetten şimdi yasak ama  yavaş yavaş çözecekler bunu… “Bir parça var” diyecek 50 cent verip dinleyeceksin mesela… Ya da reklam alacak? Siteye reklam alacak, reklam gösterecek vesaire vesaire! Oradan para kazanacak. Buradan kimsenin para kazandığı yok ve sinemada da böyle olacak… yani sen sinema sahibi olarak, Sinema sahibi olarak, salon sahibi olarak, gireceksin internete hangi filmi istiyorsan; gireceksin passwordu, yatıracaksın parayı bankaya, transfer edeceksin diyelim ki 12 bin doları… 3 kopya mı istiyorsun sen? Gideceksin hooop indireceksin onu, sen de sinemada öyle oynatacaksın!

Ulvi: Zaten bir süre sonra oraya doğru gidecek iş…

Orhan Topçuoğlu: Kodak ve Fuji gibi, analogdan para kazanan firmalar karşı çıkıyordur bunlara… E düşünsene bir filmin Amerika’da kaç bin kopyayla girdiğini.

Ulvi: Sinan biliyor, ben arşivciyimdir. Hadi kitaplar değişmedi onlar duruyor. Buldukça internetten de indiriyorum ama şimdi benim evde plaklarım var ama pikabım yok mesela? Nereden baksan bin beş yüz iki bin tane kasetim var ama kasetçalarım yok? Gerçi kasetçalarım var artık. Bir süre yoktu ama onlar da bir işe yarasın diye edindim yeniden. Çünkü bazılarını hala aktaramadım elektronik ortama.  Hani zaten insanın anıları oluyor ya? Şöyle almışsın, şurada dinlemişsin falan… Şimdi kasetler duruyor yarısı kutularda yarısı çekmecelerde… En sevdiklerim, arada dinleyeceklerim… Onları da indirmiyorum ki ya da CD sini almıyorum ki kasetten dinleyeyim…  İşte bilmem kaç yıl önce para vermişim, almışım, özel bir şekilde almışım, işte onlar duruyor. Arkasından ÇD ler duruyor, bir de hard diskte mp3ler duruyor… Şimdi onun arkasından bilmem ne çıkıyor, bilmem ne çıkıyor! Eh ben 75 yaşında değilim, bu kadar kısa sürede böyle bir şey var hayatımda plak almışım, plak koleksiyonu yapmışım, kıyamamışım atamamışım ama duruyor.   Ama şöyle bir şey var yani hani reyting sınırları gibi bizler de mesela diyelim ki müzikte de sınıflandırılıyoruz galiba? Çünkü çok çabuk tüketiciler var, tok tok tok! Onlar için çok ideal sorun yok yani zaten onlara yönelik bir şey biz de kıyısından köşesinden yararlanıyoruz. Bir de bizim gibi mesela arada bir hani bu cast var ki o nedir işte? the others! Müzikteki “the others”! Müzikteki “the others”ında ihtiyaçları var, yani onlarada bir şey yapmak lazım, arşivcimisindir abi, varmıdır böyle bir şey?

Orhan Topçuoğlu: Maalesef değilim, ne yazık ki değilimdir… Tam bir Türk’üm o açıdan. Yani belleksiz!

Ulvi: Benim içinde tam tersi yani, benim için olmak zorunda! Yani dinlemesem bile... İşte Atilla abi ile konuşuyorduk yani işte o caz programı falan yapıyordu, arşivinin çoğunu dağıtmış durumda.

Orhan Topçuoğlu: Yapmıyor mu artık?

Ulvi: Bayağı bir vermiş CD'lerini falan... Sadece çok sevdiklerini ayırmış, onları toparlıyor…

Orhan Topçuoğlu: Yani program yapmıyor mu?

Ulvi: Yok yapmıyor.

Orhan Topçuoğlu: Öyle mi?

Ulvi: En son Açık Radyo 'da yapıyordu. Bu bizim kişilik özelliğimiz galiba? Bilmiyorum sende var mı? Zor elde ediyorduk ya bir dönem bir şeyleri dinlemesem bile olsun. Arşivimde olsun! Nereden baksan şimdi 2 terrabytlık müzik var, cazdı, klasikti, rocktu...  Hayatım boyunca dinlesem, bugün başlasam, 24 saat dinlesem hepsini dinleyemem…

Orhan Topçuoğlu: Anladım

Ulvi: Ama o illa ki  "bende olsun" duygusu var ya... O garip bir açlık galiba..  Müziğe girmeyelim dedik ama müzik nasıl başladı?

Orhan Topçuoğlu: Kendi kendine başladı! (Gülüşmeler) Vallahi! Bir şeyler koyayım da şimdi, müzik deyince…(CD değiştirir) Ya ben şanslı azınlıktanım. Çünkü aklımın erdiği andan itibaren yapmak istediklerimi yaptım. Yani “bu benim sadece hobim ve ne kadar güzel bir şey, ben bunları yapıyorum” dan çıktı, hayatımı öyle kazanmaya başladım. O kadar az insanda görüyorum ve şahit oluyorum ki buna… 


 

"Ben sana mecburum İstanbul" diyor... Tutkulu ve hırpalayan bir aşk bu...

 

Ulvi: İstanbullusun dimi abi sen?

Orhan Topçuoğlu: Ben İstanbulluyum evet…

Ulvi: İstanbullu musun derken, İstanbul’u seven, fanatik İstanbullu musun?

Orhan Topçuoğlu: Fanatik İstanbullu değilim, daha doğrusu bilinçli ve bir yere oturtmuş yaşadığı kenti yaşamanın bilincini bir yerine oturtmuş bir İstanbullu değilim…

Ulvi: Ama şey gibi geliyor bana İstanbul, hani böyle ne bileyim ben eroin ya da bağımlılık?

Orhan Topçuoğlu: Bağımlılık, bir kere bağımlılık olduğu kesin yani…

Ulvi: Ama seviyorsun İstanbul’da yaşamayı?

Orhan Topçuoğlu: Mecburum! Tabii ki seviyorum ama çok rahatsız oluyorum. İstanbul’la ilgili değil bu rahatsızlığım galiba… Beni rahatsız eden çok fena bir güruh var, yani şöyle bir şey galiba: Ya ben bilinçsiz olarak azınlıkta olmayı seçmişim… Bir azınlık durumu var bende… Bundan ötürü çok mutlu değilim ama var yani! Ne yapayım onun için? Etnik azınlıkların sorunlarını galiba anlıyorum. Tamam bire bir anlamasam bile azınlık olmanın ne demek olduğunu biliyorum. Çünkü ben şu kapıdan çıktığım andan itibaren kendimi azınlık gibi hissediyorum! Bu iyi bir şey değil…

Ulvi: Son dönemde olan bir şey mi? çünkü mesela şimdi röportaj yapacağız diye senle ilgili araştırma yaptık ya mesela facebook’ta fotoğraflar var. Birisi taglamış galiba. Caddebostan plajı mıdır nedir, bir takım fotoğraflarınız var. İstanbul’da, plaja gitmişsiniz falan… Bir takım eski fotoğraflar?

Orhan Topçuoğlu: Yok ben gitmedim İstanbul’da?

Ulvi: Bilmiyorum facebook’ta var! Senin gençlikten kalma bazı fotoğrafların…

Orhan Topçuoğlu: Facebook ta?

Ulvi: Evet Neşet Ruacan var falan…

Orhan Topçuoğlu: Neşet’le plaja mı gitmişiz? Doğru insana geldiğinize emin misiniz?

Ulvi: Evet! Evet doğru insana geldik! (Gülüşmeler)

Orhan Topçuoğlu: Neşet’le hiç plaja gitmedim? Başka kim var?

Ulvi: Seyyal Taner var!

Orhan Topçuoğlu: Yooookk!

Ulvi: Vaaaaar!

Sinan: Ne bu yahu, Orhan Veli ’nin şiirine benzedi! Kim görmüş Mualla’yı sandala atıp...?!

(Kahkahalar)

Ulvi: Hatta Nükhet Duru var…

Orhan Topçuoğlu: Plajda? Plajda mı oluyor bunların hepsi?

Ulvi: Plaj mı deniz kenarı mı? bazıları giyinik, bazıları mayolu…  Deniz kenarı bir yer işte? Toplu olarak gidilmiş… Eski İstanbul’dan bir fotoğraf gibi…

Orhan Topçuoğlu: İstanbul mu? İstanbul olduğuna emin misin?

Ulvi: Vallahi İstanbul olduğuna emin değilim, ama deniz kenarı işte… İstanbul diye tahmin ettim ben?

Orhan Topçuoğlu: Böyle kalabalık, 20 kişilik falan mı?

Ulvi: Evet!

Orhan Topçuoğlu: Haaa! Orası Nebioğlu tatil köyü yahu! İzmir, Urla’da. Eskiden fuarın olduğu, yani fuarın fuar olduğu dönemlerde, çalışmaya gittiğimizde, uzun süre orada kalırdık. Doğru, ben de şimdi hatırladım fotoğrafı… Orada kalırdık, oradan fotoğraflar onlar…

Ulvi: Vaktiyle biz köhneye takılırdık, deniz kenarı! Kimisi denize girerdi, kimi böyle… Hani, sanki İstanbul zannettim…

Orhan Topçuoğlu: Yok! Yok!

Ulvi: Salacak falan gibi…

Orhan Topçuoğlu: Yok, ama mesela ben Paşabahçe’liyim… Doğma büyüme Paşabahçe’liyim anlamında söylemiyorum ama, anneannemin Paşabahçe’de yalısı vardı. Orada kalırdık biz.  Bütün yazları oraya giderdik. Ben çocukluktan ilk gençliğe kadar olan zamanda, artık kaç seneyse o kadar bir süreyi söylüyorum… Yani Boğazköylülük de var… Orada doğmamış olsam da, annem orada doğmuş çünkü… Paşabahçe’de doğmuş. Yani bir şekilde giriyor insana… Mecburen… Silahtar mesela? Şu anda Bilgi Üniversitesi’nin kampusu var.

Ulvi: Santral İstanbul, ders veriyordum ben orda, biliyorum…

Orhan Topçuoğlu: Öyle mi?

Ulvi: Evet

Orhan Topçuoğlu: Ben 24 yıl yaşadım orada, orada doğdum…

Ulvi: Ciddi misin?

Orhan Topçuoğlu: Evet, babam Silahtar Elektrik Santralinin doktoruydu. Burada bak Sedat Topçuoğlu yazıyor. Orada doğup, 24 yaşına kadar orda yaşadık. Lojmanlarda…(Kısa bir sessizlik… Gözleri dalıyor)

Topçuoğlu: Yani…

Ulvi: Sessizlik oldu abi…?

Topçuoğlu: Evet, sessizlik oldu… (İç çekiyor) Becerebildiğimi umarak “Cafe du Paris soslu bonfile” var!?

Sinan: Vaaay!

Topçuoğlu: Yanına da patates kızartacağım!

Ulvi: Mükemmel!


"Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması pek çok gencin hayatını değiştirdi..."

 

Sinan: Bir saniye! Paşabahçe’de kaldık! E o zaman siz Boğazda yüzdünüz?

Orhan Topçuoğlu: Tabi canım, balık da tuttum! Hatta balıkları satamadım bile. Hani Şenerin hangi filminde vardı? Bir şey satamazdı… Domates mi limon mu ne satardı?

Sinan: Domates! Züğürt Ağa!

Orhan Topçuoğlu: Hah! Domates! Şimdi benim kardeşim var, erkek kardeşim, şahane bir heriftir! Zaten burada sokağın karşısında oturuyor. Onunla mesela balığa çıkardık. O, son derece sosyal, açık falan. Benim gibi değil yani. Ben o zamanlardan şey olmuşum! Balık tutuyoruz, istavrite çıkıyoruz. Çapari! Tak tak tak! Çapari yapıyoruz. Alıyoruz balıkları kaç kiloysa işte, getiriyoruz; livarlar vardı sandallarda… Ne yapacağız, çocuğuz? İstavritleri ne kadar tutarsın ne kadarını yersin ki? Bir heves orada leğene koyup, vapur iskelesinin karşısında bir yerde işte satacağız balıkları gelene geçene… Ben gerçekten “istavrit istavrit” ( kısık sesle) filan diye utanarak satardım. Hakikaten, Ferhan bayağı bağırırdı! Basbayağı! Olması gerektiği gibi yani… Ben niye öyleydim bilmiyorum… Yani… Belki biliyorumdur da… Uzanıp anlatmam lazım koltuğa! (Kahkahalar) Yani o zamandan o asosyallik varmış…

Ulvi: Perküsyonla mı başladı abi?

Orhan Topçuoğlu: Asosyallik mi?

(Kahkahalar)

Ulvi: Müzik yani…

Orhan Topçuoğlu: Yok davulla başladı. Davulla başladı çünkü, perküsyon… Şimdi böyle şeyleri söylemekten hoşlanmıyorum ama perküsyon… Eee… Türkiye’de enstrümancı bazında benim jenerasyonumla başlamıştır. Tabi iki benden önceki jenerasyon sayılabilir Okay…

Sinan: Okay Temiz?

Orhan Topçuoğlu: Okay evet… Şu anda 70 küsur yaşında falan olması lazım… Ama o başka bir şey o… O solist! Yani kendini ifade etme biçimi olarak onu seçmiş. Ben sadece eşlikçi, sessioncu, şucu bucu olarak söylüyorum. Perküsyoncu kavramı 1980 sonlarında falan oturmaya başladı Türkiye’de. Daha önce böyle bir şey yoktu. İşte davul çalanlar, perküsyon gerektiği zaman onu da vururlardı. Kayıtlarda da böyleydi bu. Ben de davulla başladım. Doğal olarak… Çünkü, öyle bir enstrüman görmemiştim yani? Ne bileyim ben o yaşlarımda, bu işe heves ettiğim yaşlarda? Ya da diyelim ki Marlin Mazur ’u, o tip hani böyle büyük görsel showlar yapan işte Nana’yı  şunu bunu görmüş olsaydım belki  heves ederdim büyük ihtimalle ama öyle bir şey görmemiştim ben.

Gerçi o zaman da vardı tabi, Scotch Club diye bir yer vardı Maçka’da. Böyle hani aileyle gidilen düğünler vesaireler, nikahlar yada doğum günleri gibi partiler olur ya... Onların bir tanesinde deli gibi böyle sahnenin yanında durup davul çalan, şarkı söyleyen Salim Dündar ’ı seyrettim, O zaman onun Salim Dündar falan olduğunu bilmiyorum. Zaten çok sonra da bilmiyordum da, sonradan kafamın içinde oturturdum. O’nun Salim Dündar olduğu gerçeği çıktı. Çok hoşuma gitti bu.

Her çocuğun davula karşı bir sempatisi vardır, doğal olarak vardır yani… Hani kimse ilk başta piyano çalayım ya da gitar ya da keman demez… Ama davul… Her zaman cazip bir şeydir erkek çocuklar için. Benimki cazipliğin ötesinde bir şeymiş demek. Neticede İstanbul Erkek Lisesi’nde okul orkestrasına girdim. O zaman Milliyet’in Liseler arası Müzik Yarışması vardı meşhur. Akşam’ın da tiyatro yarışması vardı aynı yıllarda. Şahane bir şeydi bu ikisinin olması. Bir gazetenin böyle bir şeye önderlik etmesi, adını sürdürmesi… 2010 dayız şimdi ve öyle bir şey yok artık biliyorsun… Oralardan bir sürü insan çıktı. Osman İşmen’den bilmem kime kadar çok fazla… Şu anda ismini sayamayacağım bir sürü insan çıktı oradan. Daha doğrusu şöyle oldu… Oradan müziğe hobi olarak değil, yaşam biçimi ve meslek olarak devam ettiler. Orası çok güzel bir arenaydı onlar için. Ben orada çok fazla insanı, Necdet Altınçizme ’yi bile orada tanıdım. Şimdi Altınçizme Elektroniğin ilk kurucusu! Sahnede dururdu böyle… Aletler o zaman sahnedeydi. Yanımızda böyle ayar mayar yapardı.

Biz o zaman finale kalanlar, İstanbul, Ankara, İzmir falan bir kaç kent dolaşırdık. Türkiye çapında finale kalanlar… Mesela Tarsus Amerikan Koleji de vardı bizimle birlikte finale kalanlar arasında. Tarsus Amerikan Koleji’nin davulcusu da Ayhan Sicimoğlu’ydu mesela! Final yarışmasının sunucusu Mehmet Ali Birand ’dı. Öyle başladı müzik davul falan… Sonra ben… Eee? İyi ki de müzikten konuşmayacaktık ha?

Ulvi: E konuşalım tabii abi... Yakalamışken seni…

Orhan Topçuoğlu: Eh, tamam. Sonra ben, bu iş hoşuma gidince, babama “bana davul takımı alır mısın” dedim. O’ da “olur” dedi. Şahane insanlardı ya… Hakikaten şahane insanlardı ikisi de… Sadece bunu yaptıkları için değil…

Sonra okul orkestrası bitti…  O sırada Dönüşüm diye bir ekip kurulmuş. Alman Lisesi kökenli Halit Kakınç ve Muhtar Turan…  Dönüşüm iki kişi tarafından kurulup, genişlemeye başlamış. Kakınç’lar okulu bitirmişler sonra… Biz de bitirmişiz…  O zamanlar müzik daha çok Moda civarında konuşlanırdı. Moda, Bağdat Caddesi, işte Borsa Pastanesi, bir de Kars Pastanesi… Bahariye’de! O şimdi hani Türk popu, pop- rock vs akımlarda resimlerini bildiğiniz, isimlerini bildiğiniz insanların yüzde doksanı bu civardandır.

Mesela Budak Sineması ’nda konserler olurdu. İşte oralarda çocuklarla tanıştık ve Dönüşüm’e başladım ben. Başlayınca birden bire iş profesyonelliğe döndü. Gerçek anlamda profesyonel olmasa bile, profesyonelleşmeye başladı. İşte ondan sonra yürüdü iş… Halit ve Dönüşüm Orkestrası... Derken sonra turneler… O arada başkaları girdi devreye… Esin Afşar  girdi mesela ki, o sıralar da ünlüydü…

Sinan: Peki Klasik Müzik?

Orhan Topçuoğlu: Klasik müzik daha yok o aralar. Klasik müzik yok! Pop vs. onlar devam ediyor…

Sinan: Caz var mı?

Orhan Topçuoğlu: Caz da yok! Cazın ne olduğunu ben zaten yeni yeni anlamaya başladım.

Ulvi: Anadolu rock falan?

Orhan Topçuoğlu: Anadolu rock var… Zaten o anda yaptığımız üç aşağıya beş yukarıya Anadolu rock…

Ulvi: Pop dedin de? O dönemin popu Anadolu rock anlamında mı?

Orhan Topçuoğlu: Tabi ama biz o zamanlar kendi yaptığımız işin adını Anadolu rock diye koymamıştık. Cem de koymamıştı, Moğollar da koymamıştı. Anadolu rock yapıyoruz diye bir şey yoktu. O daha sonra galiba, bir isimlendirme aşamasında, sınıflamayla sonradan tanımlanan bir şey… Biz o sırada çıkıp bir şeyler yapıyoruz işte… Derken Dönüşüm zamanı sonuna doğru, oradan daha fazla para kazanma derdi doğdu. Çünkü bunlar ne kadar profesyonel bile desen, neticede amatör gruplar,,, Çıkıp bir yere gidip çalıp, para kazanamıyorsun. Konser veriyorsun işte, yapabildiğin bu… O yerlerde kaç para alınır ki yani?  Genç adamsın sonuçta… Sonra yavaş yavaş daha popa kayıp daha iyi para kazanma durumu çıktı. 70 ortaları falan Behiç- Levent Altındağ Orkestrası vardı. Şimdi ikisi birbirleriyle konuşmuyorlar. Behiç Altındağ ve Levent Altındağ… Yaklaşık 30 senedir falan küsler, ama o zamanlar öyle bir grupları vardı, o gruba girdim ben. Davul çalıyordum, bateri çalıyordum ve ilk orada başladım ben Sezen’le çalışmaya. O zamanlar Egemen Bostancı ’nın önderlik ettiği Hürriyet Gazetesinin “Sılanın Sesi” konserleri vardı. Biz “Sılanın Sesi” konserlerinin eşlik grubuyduk. Ona çal, buna çal vardır ya… Öyle bir şey! Oradan yavaş yavaş, 80’lerde falan derken, benim ilgim hem kafa olarak hem de ticari olarak perküsyona yönelmeye başladı.

Daha görsel ve daha artistik bir şey perküsyon. Hepimizin içinde teşhircilik var ama benimki daha fazla sanırım! Her şeyi sattım! Davulu mavulu, ıvırı zıvırı… Almanya’ya gittim. Yine bir müzisyen olan Turgay Çevikoğulları vardı,  O’nun dükkanından param neye yetiyorsa aldım perküsyon aleti olarak. Sonra geldim ve dedim ki “arkadaşlar artık perküsyon çalıyorum, böyle bir saz var, ben perküsyon çalacağım” İşte böyle böyle,..  Tabii ki şöyle bir avantajı var, perküsyoncu olmadığı için ben “perküsyoncuyum” dediğim zaman “buyur gel” oluyordu. O zaman zaten öyle çok fazla müzisyen de yoktu. Mesela ben Sezen’in bir konserinde çalıp, perdenin arkasından sürünerek son parçanın ortasında kaçıp, gece kulübüne Nükhet’e çalmaya gittiğimi biliyorum… Şan’dan çıkarsın falanca yere…


"Ulan ben de amma "eskiden, eskiden" deyip duruyorum yahu!"

 

Sinan: Şan’da çaldınız?

Orhan Topçuoğlu: Tabi canım! Çoook, çoook çaldık! Egemen Bostancı zamanı…

Sinan: Yanmadan önce?

Orhan Topçuoğlu: Tabii, gerçi Egemen öldükten çok sonra yandı. Ferhan Şensoy ’un müzikalinden sonra yandı. Hisseli Harikalar Kumpanyası, tabi o dönemler, ondan önceki dönemler, Şan... Ben Egemen'le çalışmaya ilk Yedi Kocalı Hürmüz ’de açık hava tiyatrosunda başladım.

Sinan: Ayten Gökçer'in?

Orhan Topçuoğlu: Ayten Gökçer evet! Kim vardı başka? Kalabalık bir kadroydu… Cihan Ünal, Erol Günaydın, Altan Erbulak… Dev bir kadroydu! Büyük orkestra vardı, canlı çalıyorduk. Orkestra çukurunda… Şimdi kullanılmıyor galiba o orkestra çukuru. 30 kişilik falan orkestra olmuştu. Atilla Özdemiroğlu ’nun müzikleri… Orada da davul çalıyordum. Sene 1979. İlk orada başladım Egemen’in müzikallerine. Daha o zaman Şan’ı açmamıştı. Sanırım o kış açtı. Şan Tiyatrosu şahane bir yerdi! Egemen Bostancı zaten militan! Acayip! Tuhaf bir adamdı yahu!, Haydi Yedi Kocalı Hürmüz’ü anladım… Haydi Hisseli Harikalar’ı anladım, Aslan Asker Şvayk’ı niye koyuyorsun sen orada kardeşim? Yani bu ne sapıklıktır, bu ne tuhaf bir şeydir yani? Belli işte, para kazanamayacaksın yahu! Ama geliyordu insanlar biliyor musun? Tamam işte Şan Tiyatrosu diye geliyorlardı… Şan zaten mekân olarak ilginç bir mekândır Egemen Bostancı’dan önce de… Devlet Senfoni Orkestrası’nın da konserleri vardı, Şan Tiyatrosu’nda. Bir hafta Cuma günleri Senfoni Orkestrası klasik müzik;  bir hafta Cuma günleri Türk Sanat Müziği konserleri olurdu. Daha hiç bir şeyle ilgim yokken bile, 10 lu küsurlu yaşlarda mesela Münir Nurettin Selçuk’u dinlemeye giderdik. Şan Sineması! O zamanlar hafta içi sinema, hafta sonları o tür konserler olurdu. Eskiden zaten… Ulan ben de amma “eskiden eskiden” deyip duruyorum yahu?!

Ulvi: Ama abi ömrümüz çok hızlı akmaya başladı…

Orhan Topçuoğlu: Çok acayip bir şey! Sinemalarda mesela, diyelim ki Site Sineması… O tip sinemalarda cumartesi akşamları filmden önce show olurdu. Ya ben Site Sineması’nda çok net hatırlıyorum, İlham Gencer, Aydemir Mete, Ali Çetinkaya mesela trio-show yaparlardı. Orhan Boran showa çıkardı orada! Resmen Orhan Boran çıkıp stand-up yapardı. 60 lı yıllar, hafta sonlarında bu tip şeyler olurdu açık hava sinemalarında mesela. Ben çok seyrettim Orhan Boran’ı açık hava sinemasında show yaparken. Elinde mendili, çıkar oraya bayağı ciddi ciddi stand up yapardı! Onun için insanlar çok doğru söylüyorlar,  stand-up’ın Türkiye’de ilk ismidir Orhan Boran.


 

"Müzik sevmeden yapılmaz ki kardeşim! Sevmiyorsan yapmayacaksın! Yap-ma-ya-cak-sın! Yapma o zaman! Yap-ma!"

 

Orhan Topçuoğlu: Neyse daldan dala atladık da, bütün bunlardan sonra bu pop müzik grupları oluşmaya başladı. Festivaller falan… Tabii o zaman festivaller bünyesinde büyük orkestra olunca, doğal olarak Senfoni Orkestrası elemanları da gelip çalıyorlar… Park Otel’in altında bir balo salonu vardı. Büyük provalar orda yapılırdı. Eh orkestranın sığabileceği yer lazım, çünkü sahnede 50 60 kişi olurdu… Orada bir gün çalıyoruz işte, hangi festival hatırlamıyorum şimdi, ben de perküsyon çalıyorum… Orada Senfoni Orkestrası da var ve Senfoni Orkestrası’nın o zamanki müdürü… Şahane adamdı, Mükerrem Berk var… Mükerrem Berk flütçü. Ankara’dan gelmiş İstanbul Devlet Senfoni’ye… Eskiden “şehir orkestrası” olan ve orkestranın devlet orkestrası olmasındaki kilit adam!

Sinan: Devlet Senfoni önce şehir orkestrası mıydı?

Orhan Topçuoğlu: Tabi önce şehir orkestrası! Devlete geçmesi 72 yılında oldu. Daha önce belediyeye bağlı şehir orkestrasıydı. Cemal Reşit Rey kurmuş işte… Neyse… O sırada Orkestrada yine oturuyoruz. Var işte 40 kişi 50 kişi, öyle bir şey… Devlet Senfoni Orkestrasından gelenler var. Fakat Devlet Senfoni Orkestrası yaylı ağırlıklı olduğu için diğer nefesliler, hele vurmalılar hiç yok…

Öyle uzaktan kesmiş beni belli ki Mükerrem Bey. Durup dururken bana “evladım ne yapıyorsun sen?” dedi… “Nasıl efendim?” dedim… “Hani yani nasıl, ne yapıyorsun, nerede çalışıyorsun?”… İşte anlattım ne yaptığımı. “Sen Senfoni Orkestrası’na gelsene?” dedi… “Efendim?” dedim ben! Nasıl yani? Durup dururken, böyle Senfoni Orkestrası?... Dedim “ben yapamam!”… “Yaparsın” dedi…

Sinan: Klasik müzik alt yapısı var mıydı ki?

Orhan Topçuoğlu: Hiç öyle bir alt yapım yok! “E peki nasıl olacak?” dedim ben. “Sen uğra bana hele de şu giriş sınavlarını konuşalım” dedi. Gittim… Anlattı bana işte yönetmeliklerdir, şunların çalınması lazım, şu lazım, bu lazım… Fakat tabii benim ne alt yapım var ne bir şeyim var… Hiç bir şeyim yok klasik müzikle ilgili! Haaaa, dinlemişliğim var tabii! Babamda long playler vardı, hatta ibiş derdik ona biz çocukken… “İbiş”i dinlerdik! 1812! Öyle bir kaligrafiyle yazmışlar ki, “1812” çocukken ibiş gibi okurduk onu biz… Yani babamdan ötürü var, biraz kulak dolgunluğu var ama… Mesleki olarak kafamda yok öyle bir şey klasik müzikle ilgili! Formasyon da yok zaten… Tamam, nota okuyorum da… Bu başka bir şey! Senfoni Orkestrası!

Neyse sınav tarihi belirlendi. Biz de o yaz çok şahane bir grupla Bodrum’a gittik. Emin Fındıkoğlu, Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Yaz Baltacıgil, ben… Bu kadar sofistike bir grup ta hakikaten zor bulunur yani…

Ulvi: Dinleyen vardı ama? geliyordu değil mi insanlar?

Orhan Topçuoğlu: Maalesef yoktu! Bu grubun da kendi adına şöyle bir şanssızlığı vardı… Ama şimdi bak Emin hoca Bodrum çarşısının içinde Han Restaurant diye bir yerle konuşmuş anlaşma yapmış… Girdik Emin’in evinde provalar yapıyoruz ama… Çaldığımız en esnaf parça Astrud Gilberto ’dan! Bossa Nova!… Böyle bir repertuar var! Bu grup başka ne çalabilir ki zaten? Emin’in lead ettiği gruptan? Nükhet şarkı söylüyor, Neşet çalıyor… Olacak iş değil! Ha, şöyle de bir avantaj var: İşletmeci de o sırada iki kişi… Birinin karısı Amerikalı ve çocuklar Amerikalı. Han restaurant çok ilginç bir yerdir. Dış kapıdan bir avluya giriyorsun… İki katlı taş bina! Ortada işte bayağı üstü açık avlu… Avlunun ortasında da bar var. Mekân çok orijinal! Biz başladık çalıyoruz; bir gece iki gece, üç gece, dört gece… Kimse gelmiyor! Gelenler de öyle duruyorlar! Biraz durup gidiyorlar! İşletmeci geldi… “Arkadaşlar bir şey söyleyeceğim… Ben çikolatayı çok severim…” Bakıyoruz suratına… Devam etti: “Siz harika bir Suchard çikolatasısınız! Evet, ama Suchard çikolatası bu kadar yenmez ki abi?” Biz dört aylığına gitmiştik, 20 gün sonra döndük…

O arada da ben Senfoni Orkestrası’nın sınavlarına hazırlanıyorum… Davul parçalarını söküp timpani yapıyorum kendime… Giriyorum bir odaya, ping ping vuruyorum işte bir şeyler… Neyse…  Girdim sınava! Felaket bir sınavdı! Olacak şey değil, köpeğin önüne atsan yenmez yani… Ama işte adam, Mükerrem Berk…  Kafaya koymuş işte… “Bu herif düzgün bir herife benziyor, yararlı olabilir… Hani müzisyen olarak da yararlı olmasa bile en azından sorun çıkartmaz!” Bu arada ülkede de adam yok! Konservatuarda vurma saz bölümü yok düşünebiliyor musun? Ha, bu benim söylediğim de 1976 da oluyor bak! 1930 da olmuyor!

Öylece orkestraya girdim sonra çok fazla sevdim… Dediğim gibi ben orda olmak istiyorum! Hayatım boyunca orda olmak istedim! Başta biraz yabancı geldi tabii… Çok ağırdı. Alışmışsın tabii dışarıda oh, oraya git buraya git para kazan… “Bu ne ya?” durumu var tabii ilk başlarda… Ama zaman içerisinde onun öyle olmadığını anlıyorsun…

On yıl Senfoni Orkestrasının Program Yönetmenliğini yaptım. Yönetim Kurulu’nda… Bizde Yönetim Kurulu Orkestra’nın içinden seçilir yasa gereği… 5 kişilik Yönetim Kurulu ve herkesin görevi var. Ben Program Yönetmeniyim.  Program Yönetmeni’nin görevi; çok iddialı bir biçimde konuşuyorum, artistik yönetmen gibi… Çünkü Türk orkestralarında “artistik yönetmen” gibi bir unvan olmadığı için, yasa programı yapma görevini yönetim kurulundan birine vermiş. Biçimsel olarak öyle vermiş ama onun altını doldurabiliyorsan doldur! Benim de çok hoşuma gidiyordu bu işi yapmak. Çünkü prodüktörlük gibi bir şey düşünsene, elinin altında orkestra var! Sen bir şey öneriyorsun, düşünüyorsun… Sponsor da devlet! Çok az para veriyor vakıa ama… Sonra daha ileride daha iyi paralar, güzel sponsorluklar bulmaya başlayınca imkânlar daha fazlalaşıyor.

Bir şey düşünüyorsun, “bu çalınsa nasıl olur?” diyorsun… Çaldırıyorsun! Zevke bakar mısın?

ECM'in hiç unutmuyorum, Michelle Makarski diye bir kadın vardı… Kemancı kadın. O’nun çaldığı Keith Jarret’ları vardı… Ben onları çaldım Senfoni’de. Çok seviyordum çünkü! Yaylı sazlar orkestrasında onları çaldırdım. İl Postino ’yu seyretmişsinizdir… İl Postino’ nun müziklerini yapıp Oscar alan Luis Bacalov diye bir adam var. Bir mess yazmış herif! Bayağı bildiğimiz mess! Ayin yani,,, Büyük orkestra ve koro için, solistler için. İşte klasik mess formunda… Klasiktir o yani, İsa’ya yakarış ne formları vardır… Bizim büyük saz eserleri gibi düşün. Aynı formda herif bir mess yazmış, Bariton, soprano, bandonin için… Tango Mess! İsmi “Missa Tango”. Şahane bir şey! Mesela onu çaldırdım ben burada… Eğer dinlemedinizse size ayrıca bir kopyasını armağan edeyim. Bizim çaldığımızdan değil, Deutche Gramaphon’dan çıktı… Placido Domingo söylüyor bariton partisini. Şahane bir eser!

Şunu demek istiyorum ki artık bu başka bir şeye dönüşmeye başlıyor bir süre sonra… Para kazanma işi değil bu. Yaşamın içinde öyle duruyorsun, başka türlü duramıyorsun… Çok şanslıyım! Bu benim hobim olarak da kalabilirdi,,,  X Y Z nedenlerle, bir sürü parametreyle ben ne bileyim bir kimya mühendisi ya da İETT’de şoför olabilirdim?... Müzik benim hayatımda olsa diye kıvranırdım… Şimdi müzik hayatımda! Ve bir de üstüne para alıyorum bunun için! Yani bu hakikaten bonusların en ötesi! O açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum!

Bakın şundan nefret ediyorum… Ne yazık ki bu çok büyük ölçüde, her tür müzikte var… “Orhan ne haber,  nereye gidiyorsun?”… “Ya of ya,  akşam gideceğiz işte çalacağız!”,,, “Üf!  Saat kaç oldu ya! Ne zaman 12 olacak ta eve gidip yatacağız?!”

Bak şimdi! Bak şimdi! Çaalma abi! Ulan çalma! Çaalma! Kimse seni zorlamıyor! Yani sen mimarlık yazdın da müzik fakültesi çıkmadı ki seçme yerleştirmede! İ….! Seçmişsin o işi yapmayı!  En önemlisi sen seçmekle kalmamışsın, hasbelkader o da seni seçmiş! Müzisyen olabilmişsin sonunda! Ne kadar az insanın başına gelen bir şey bu… Ne ulan bu pozlar? “Üff yine konser çalışacağız!”  Eee? Ne yapacaktın başka? Ulan çal, bir de mutlu ol! Ha tabii ki mutsuz olacağın konserler de olacak? Ama abi zaten genel olarak orada olmak şansı tanınmış sana? Bunun keyfini çıkar! Ama i….ler sevmiyorlar o işi! Sevmiyorlar!

Tamam, kimya mühendisliği sevmeden yapılır, sekreterlik sevmeden yapılır… Müzik sevmeden yapılmaz ki kardeşim? Sevmiyorsan yap-ma-ya-cak sın! Yapmayacaksın!

Sinan: Bu yeni jenerasyondan gördüğünüz bişi mi?

Orhan Topçuoğlu: Yok, yok ya genel olarak gördüğümüz bir şey… Tabii yeni jenerasyonun çok büyük şanssızlığı var… Çünkü yeni jenerasyonun iş sahası yok! Herhangi bir müzikte yok!

Sinan: Niye yok?

Orhan Topçuoğlu: Pazar! Arz-talep! Klasik müziğe gelirsen, klasik müzikle ilgili çok büyük sorunlar var.  Bir kere Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsun! Çünkü bize ait olmayan bir kültürün bize ait olmayan ürünlerini ancak entelektüel bir biçimde öğrenmiş insanlara satabiliyorsun…

Oysa sen içgüdüsel bazda kendi müziğini tüketiyorsun… Toprağının müziğini, öğrendiğin müziği, sana öğretilmiş müziği tüketiyorsun, üretiyorsun… Oradaki alışveriş daha doğal bir şey… Bu öyle değil ki? Bu tamamen entelektüel bir şey… Çalanlar da öğrenmişler, dinleyenler de öğrenmişler… Caz müziği de öyle bir şey… Ancak dinleyerek, eğitilerek, okuyarak, o müzikle ilgili bilgi alarak dinlenebilir ve tüketilebilir bir şey…  Buna rağmen, bir sürü konservatuar var, bir sürü arkadaş mezun oluyor oradan. Ne yapacakları belli değil. Kadınlar en fazla evlenip çocuk sahibi oluyorlar da… Erkekler ne halt yiyecek para kazanmak için? Yani çok fena durumdalar… Hakikaten öyle… Yurt dışında da böyle… Her mezun olan iş bulamıyor ki? Herkes kuyrukta bir orkestraya girmek için… Orkestralar kapanıyor işsizlikten ve insanlar orkestralara girmek için sıra bekliyorlar, işsiz kalıyorlar… Böyle tuhaf bir durum var ortada…

Sinan: Türkiye’de klasik müziğin şansı ve geleceği var mı sizce?

Orhan Topçuoğlu: Yok tabii! Niye olsun canım? Tabii yok! Tabii ki yok! Çok saçma bir şey yani! Çok! Bak, kendim zorlayarak ve imkânlar bularak yurt dışında uluslar arası bir toplantıya gittim. Avrupa Orkestralar Birliği’nin organizasyonu… İki kere gittim. Bir tanesi Strasbourg’da bir tanesi Glaskov’da… Ve burada çok tuhaf şeyler gördüm…

Herkes aynı şeyden şikayetçi, “Kimse gelip bizi dinlemiyor!” İnsanlar tuhaf tuhaf şeyler yapmaya başlamışlar, çıkıp bunları anlatıyorlar.

Mesela orkestra konserlerini, bütün hafta içinde sirk olan bir mekânda yapmaya başlamışlar… İşte insanların oraya gelmeye ayağı alıştığı için bize de gelsinler diye. Bu ne kadar garip! Garip! Garip yöntemler bunlar! Ben de en sonunda dayanamadım söz istedim bir toplantıda ki İngilizcem falan öyle bir toplantıda konuşmak için yetersizdir… Bu arada toplantı Avrupa Parlamentosu binasında oluyordu ve ben Avrupa Parlamentosu’nda kalkıp bu konuda konuşan belki de ilk Türk olmuşumdur…

Dedim ki “arkadaşlar anlattıklarınızdan ben şu sonucu çıkartıyorum: biz bu işi yönlendirme pozisyonunda olan insanlar olarak, bir tür  müze yöneticileriyiz. Klasik müzik bir tür müzedir!” Biri kalktı “Ne o? Müzelerden hoşlanmıyor musun?” dedi…  “Müzelerden niye hoşlanmayayım? Bayılırım! Ama onların müze olduğunu bilirim…”

Yani müze işte! Mutlaka ziyaret edilmesi, mutlaka oradan bir şeyler alınması gereken bir müze! Ama gündelik dinamizmin, gündelik yaşam biçiminin içinde hiç yeri yok! Eskiden varmış… Eskiden bunlar gündelik yaşam biçiminin ürünleriymiş, popüler kültür ürünleriymiş yani ? Evet, üç aşağı beş yukarı, o zamanki popüler kültür bu… Tabii ki bugünkünden daha sofistike bir popüler kültür, ama neticede popüler kültürün ürünleri… Peki şimdi biz popüler kültür günlüğümüzün içine nasıl sokacağız bu müziği? Burada yanlış bir şey var? Bak, reklamcı tabiriyle hedef kitleni bileceksin ve malı ona göre satacaksın! “Efendim Anadolu’ya klasik müziği götürelim!” N..h götürürsünüz siz klasik müziği! Nereye götürüyorsun? Bin defa yapıldı işte! Ağrı Dağı’nda şey müziği konseri! Bak şimdi! O mekânla tabii dekor olsun diye yapılan bir şey bu… Yoksa oradaki adam gelsin dinlesin diye değil? Yani niye dinlesin herif o müziği ya? Ha? Niye dinlesin kardeşim?

Sinan: Urfa, Urfa olalı böyle eziyet görmedi?

Orhan Topçuoğlu: Hah! Aynen bu lafla… Hakikaten görmemiştir yani…Yemeğe geçeyim mi yavaş yavaş? Acıktınız mı?


"Yakın zamana kadar balık lokantasında köfte-patates yerdim"

Sinan: Yemek yapıyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Yani… Çok hoşuma gidiyor… Yapabiliyor muyum bilmiyorum ama hoşuma gidiyor… Her halde sahne gibi o… Sahne gibi hissediyorum orayı da. Çıkıp insanlara bir şey yapmak falan… Çaktırmadan “bakın arkadaşlar ne güzel yapıyorum” falan var ya… Ne bileyim işte, bir tür teşhircilik galiba…

Sinan: Tarif takip ediyor musunuz? Yoksa emprovize mi daha çok?

OrhanTopçuoğlu: O kadar ağır bir durumum yok ama bir şey yapmak istediğim zaman bakıyorum tabii.. Çok fazla çeşidim yok doğrusunu istersen. Ama mesela, rakı ağırlıklı dersen orada bir şeyler yapabiliyorum. İşte barbunya pilaki, köpoğlu, meze falan…

Sinan: Yemek yemeyi seviyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Maalesef seviyorum! Bak bunu sevmemek istiyorum ama…

Sinan: Ama hiç kilo probleminiz yok gibi görünüyor?

Orhan Topçuoğlu: E işte var biraz da…

Ulvi: O da göbek mi? Bana baksana abi…!

Sinan: Daha çok evde mi yiyorsunuz yoksa dışarıda mı?

Orhan Topçuoğlu: Ben genellikle evde yiyorum. Dışarıda yemek söz konusu olunca biraz tutucuyum galiba… Çünkü sürpriz istemiyorum. Oraya gidip de bilmediğim bir beyaz peyniri yiyip de, hüsrana uğrayacağıma… Ha ama bildiğim, gittiğim ve memnun olduğum yerler var. Oralara gitmeyi daha fazla tercih ediyorum…

Sinan: Daha çok nerelere gidiyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Güzel meyhaneleri seviyorum, ki onlar da artık…

Sinan: Kaldı mı ki meyhane?

Orhan Topçuoğlu: Eh işte onlar da yok… Bu yakada bir tane Hatay var. Zaten başka da meyhane yok meyhane anlamında… Balık lokantası gibi yerler var ama meyhane diyebileceğin yer, işte bir Hatay var… Sürprizi yok Hatay’ın.

Sinan: Kırmızı etçi misiniz daha çok, yoksa deniz ürünleri mi?

Orhan Topçuoğlu: Balıkla, deniz ürünleriyle aram pek yok. Boğazda büyüyüp ve balık tutup da deniz ürünlerini sevmemek biliyorum çok aptalca bir şey ama… Yakın bir zamana kadar balık lokantasına gidip köfte patates yerdim ben. Ana yemek olarak eti tercih ederim. Ama et de yememem gerekiyor.

Sinan: Kolestrol?

Orhan Topçuoğlu: Evet, evet o yüzden yakında ibiğim çıkacak tavuk yemekten! Bu arada haydi buyurun, masada devam ederiz…

Sinan: Rakıyla mı daha çok haşır neşirsiniz?

Orhan Topçuoğlu: Evet, rakıyı daha fazla seviyorum

Sinan: İlk rakınızı kaç yaşında içtiniz? Hatırlıyormusunuz?

Orhan Topçuoğlu: Hmmm... Yok, hatırlamıyorum, hiç hatırlamıyorum...  Sigarayı da hatırlamıyorum, rakıyıda hatırlamıyorum.

Sinan: Evde rakı sofraıs kurulur muydu, böyle babadan falan?

Orhan Topçuoğlu: Yoktu, babam mesela bir ufak rakıyı on günde falan içerdi...

Sinan:  O zaman arkadaşlarla başladı?

Orhan Topçuoğlu: E yani... Herhalde...  Evde mümkün değil öyle bir şey olması.

Ulvi: Eline sağlık abi! Yeni çıkan rakıları nasıl buluyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Afiyet olsun... Yeşil efeyi çok seviyorum galiba.

Ulvi: O Yeşil Efe damak tadını değiştirdi değil mi herkesin? Neredeyse herkes Yeşil Efe'ci oldu değil mi?

Sinan: E vallahi öyle bir durum var... 

Orhan Topçuoğlu: Evet, başka bir sürü marka da çıktı. Bayağı marka var şimdi...  Of... Tuzu var aslında ben niye tuz ekiyorum ki? Alışkanlık işte!

Ulvi: Çok fena abi ya...  Salata vereyim mi?

Orhan Topçuoğlu: Alacağım şimdi...

Ulvi: Sosunda ne var abi bunun?

Sinan: Pestoya benziyor rengi ama?

Orhan Topçuoğlu: Pesto değil. Ben yaptım. İçinde ne var söyleyeyim sana bak... Kekik var, köri var, worcester sos var... Ondan sonra hmmm... Kara biber var, tabasco var... Aslında birazcık tarhun da konması lazım ama koymadım. Ha, krema var tabii... Eee? Daha tadına bakmadın?

Sinan: Bakıyorum hemen... Hmmmm... Çooook lezzetli olmuş!

Orhan Topçuoğlu: Afiyet olsun!


"Eskiden yoksul çocukları ilgi gösterirdi klasik müziğe. Yatılıydı Konservatuarlar. Bu, sofradan bir boğazın eksilmesi anlamına gelirdi aynı zamanda..."

 

Ulvi: Bu yakayı seviyorsun değil mi abi? Anadolu yakası... Kızıltoprak falan?

Orhan Topçuoğlu: Aaaa evet! Seviyorum evet...

Ulvi: Benim de öyle bir takıntım var çünkü...  İlla ki bu yakada, özellikle de Kadıköy-Moda civarında  olmak gibi.

Orhan Topçuoğlu: Yani takıntı halinde olmadı bu ama... Biraz kendiliğinden öyle oluştu ve hoşuma gidiyor. Sessiz falan ya her yer. Bir de yeşil oluşu falan...  Bu arada benim bir şansım var tabii... Bu apartman 70'lerde yapılmış, o yıllarda otopark diye bir şeye ihtiyaç duyulmamış. Kaç kişi de araba var ki o zaman? Sonradan sağına soluna evler yapılınca öyle bir durum olmuş ki, apartmanın arkasına otopark için geçecek yer kalmamış. Şimdi arkası bahçe. Yeşillik, kavak ağaçları falan var. Çok güzel. Çok büyük avantaj bu zamanda.

Sinan: Paşabahçe'den sonra nereye geçtiniz?

Orhan Topçuoğlu: E biz hep Silahtar'daydık zaten. Yazları Paşabahçe'ye giderdik.  Demin anlattım Ulvi'ye onu, sen duymadın. O Bilgi Üniversitesinin kampüsü olan Santral İstanbul. Orası eskiden İETT'nin elektrik santralıydı. Avrupa yakasına elektrik oradan verilirdi. Babam oranın doktoruydu. Ben orada doğdum ve 24 yaşına kadar orda yaşadım. Şu anda Santral İstanbul olan yerde.

Sinan: Lojman gibi miydi?

Orhan Topçuoğlu: Tabi, tabi. Bir de tam kasaba mantığıyla düzenlenmiş.  Etrafı çevrili izole bir şey. Dışarıdaki yaşamla hiç bir ilgisi yok. E bir de içeride babam doktor ya... Kapalı bir dünya düşün. Orada bir hiyerarşi var.  Fabrika müdüründen sonra doktor geliyor gibi bir şey. Hiyerarşide de biz üstteyiz. Böyle bir durum var ama tabi hiç bir zaman bunu hiç bir şekilde kullanmadı bizimkiler. Ne yazık ki onlardan öğrenemedik yani, pozisyon  kullanmanın ne demek olduğunu... Bizimkiler öğretmediler. Ama  şahane bir yerdi orası. Bak, sene  1950.ler, 60'lar ve içeride voleybol sahası, futbol sahası, ağaçlar falan, yeşillikler, çimenler vardı. Bir sürü de imkansızlık vardı yine de... Bak mesela para verip de o yaşlarda davul zili alamadım. Alamadım ama ne yaptım bak? Araştırdım. Nasıl yapılır, hangi malzemeden yapılır bu. Pirinç vs. karışımı bir şey dediler. Ben de gidip pirinç plakadan demircilere, zil dövdürdüm tabi... (Gülüyor) Herhalde bir cm kalınlığında falan oldu. Atölyede döve döve ne kadar incelir ki o, ama mesela o zili kullandım ben...

Sinan: Genelde doktor babalar çocuklarının müzisyen olmasına sıcak bakmazlar sanıyordum?

Orhan Topçuoğlu: Valla "geneldeki babalar" gibi değildi benimki... Annem de öyle değildi babam da...

Sinan: Hiç reaksiyon olmadı mı?

Orhan Topçuoğlu:  I-ıh! Hiç bir zaman! Bir tek şunu hatırlıyorum: Senfoni Orkestrası'na girdiğim zaman annem çok sevinmişti bak... Çünkü o jenerasyonda, devlet memurluğu falan mühim bir şeydi.  Müzisyen dediğin maceracıydı... Yani bugün var yarın yok!... Ama aslında haklı bir şey yani... Hele günümüz Türkiye'sinde çok haklı. Ben bu orkestraya girmeseymişim ne yaparmışım düşünüyorum yani! Gerçekten inanılmaz bir şey bu...  Minimal de olsa bir konfor sağlamış bana devlet...

Ulvi: Devam ediyor değil mi Orkestra? AKM yok?

Orhan Topçuoğlu: AKM yok. Onun yerine provalar için ve yerleşik olarak kullandığımız Üsküdar'da bir yerimiz var. Eskiden tekelin orada, hani Kuzguncuk'a giderken... Deniz kenarında. Çok da güzel bir yer orası.  Soldaki Ciner'i geçince hemen sağ tarafta. Uzun cephesi olan taş bir bina. Biz oradayız, Tiyatro orada, Opera orada, Bale orada. Yerleşik olarak yani...

Sinan: Ne sağlıyor? Devlet senfoni... Tam olarak ne sağlıyor?

Orhan Topçuoğlu:  Hımmm... Bir kere, tam istenen düzeyde olmasa bile keyifli bir müziğin içinde olmayı sağlıyor.  Hani şey anlamıda söylüyorum...

Sinan: Ticari kaygı olmadan?

Orhan Topçuoğlu: Eeee...  Oraya gelmeden söylüyorum ben sadece... Daha soyut bir kavramdan söz ediyorum. Tabii ticari olarak çok büyük bir avantaj sağlıyor. Çünkü dediğim gibi... Günümüzde okullu ya da alaylı bir çok müzisyenin, daha doğrusu çok büyük bir çoğunluğun iş bulamadığı, pazar bulamadığı bir ortamda... Bir de Türkiye'nin kendi şartlarını göz önüne alırsak eğer... Sen "devlete ihanet", "ilga ve bilmem ne" kutturu kutturu var ya öyle laflar... Onları yapmazsan...  Seni kimsenin işinden edemeyeceği bir ömür boyu bir iş garantisi sağlıyor. Ya bu aslında dışarıdan bakıldığında hoş bir şey ama... İşin kendi mantığı açısından yanlış bir şey. Yani... Onu zaten hepimiz biliyoruz...

Sinan: Konformizm?

Orhan Topçuoğlu: Konformizm yaratmaz olur mu? Orkestra'ya girdiği andan itibaren hiç kimse gerçek anlamda sazıyla ve müzikle uğraşmamaya başlıyor... Böyle bir saçmalık var işin içinde çünkü... Sen ekonomik garantiyi almışsın. Sırtını dayamışsın! Seni oradan kimse kovmayacak! O kesin yani!...

Sinan: Kendini aşma derdi  falan yok mu?

Orhan Topçuoğlu: Yoo!... Yo! Yo! Kendini aşmayı bırak, kendin gibi bile kalman gerekmiyor... Yani Orkestra'ya ilk girdiğin zaman gösterdiğin performans;  müzikle şununla bununla ilişkin... Hani bu sadece ticari ve mesleki anlamda değil, ruh anlamında da bir heyecanla girersin ya? Böööyle bir şeye başlarsın falan: "haydi arkadaşlar şimdiiiii!"...  Bak, sonra birden bire şöyle oluyor... Yani, bir sürü etken var bunun içinde. Bunlardan bir tanesi de ne yazık ki bu... Çünkü biliyorsun ki, ne yaparsan yap, seni ordan kimse atmayacak! Rutine dönüyor yani hayat! Kimse atmayacak yani! Ne yaparsan yap! Onun için...

Ulvi: Yurtdışında böyle mi abi? Gördüğün ülkelerde?

Orhan Topçuoğlu: Yurtdışında...? Hımmm... Bunlara yakın yerler var. Yani devletin sübvanse ettiği, sponsorluk yaptığı bir sürü orkestra var ama... Onların sistemlerinde şu var: Sürekli upgrade olman lazım! Yani bir sürü adam bekliyor! Orkestra yönetimi yada kimse otorite, kime sağlanmışsa bu, "bir dakika bu arkadaş bu olmuyor" dediği zaman o artık gider! Bizde öyle bir şey yok! Bizde oradan gidebilmen için, artık yüz kızartıcı suç falan, küfür müfür bir şeyler olması lazım yani... Aynen öyle devlet memurları nasıl devlet memurluğundan oluyor, aynı işte...

Sinan: Peki "ne sağlıyor?"a devam edelim...

Orhan Topçuoğlu: Ne sağlıyor?... Ya bana bireysel olarak bana soruyorsan... Genel bir soru değilse bu...

Sinan: Önce genel olarak?

Orhan Topçuoğlu: Genel olarak bir tek bunu sağlıyor. Genel olarak senin aç kalmamanı sağlıyor! Hımmm... Bu!... Başka bir şey sağladığı yok!

Sinan: Yine genel olarak soruyorum... Sanatçısın ve hayatın garanti altında. Maişet derdin yok? Yani var tabii de, en azından üç beş kuruş var, geliyor maaş olarak biliyorsun? Aç kalmayacaksın. Sokağa düşmeyeceksin... Bir çok insan için böyle bir problem yok gerçi... Yanılıyor muyum? Klasik müzikle uğraşan insanların çoğu yine de biraz kalbur üstü ailelerden gelen çocuklar değil mi?

Orhan Topçuoğlu: Hiç değil!

Sinan: Hani öyle bir algı vardır ya "klasik müzik okumuş, ailesi onu sübvanse etmiştir". Okumuştur yani... Hani biraz hobi gibi... Klasik müzik ya?...

Orhan Topçuoğlu: Anlıyorum sorunu... Şimdi bu biraz  devre göre de değişiyor. Çünkü bir süre öncesine kadar konservatuarların yatılı bölümü vardı, artık yok! Yatılı bölümlerin şu avantajı var aile için; bir kere bir boğaz eksiliyor evden! Hatta senin düşündüğünün tam tersine orta sınıf, hatta biraz daha düşük sınıf! Çünkü oraya yatılı yolluyorsun ve devlet okulunda yatılı okumak parasız bir şey... Evden bir boğaz eksiliyor düşünsene! Yani "keşke evdeki herkes konservatuara gitse de, rahat etsek" durumu var! Ha... Üç aşağı-beş yukarı yeteneği varsa okula giriyor. Ondan sonra da zaten... İşte bu tip müzisyenler... Nasıl desem...  Müzisyenliği mesleği olarak değil de birazcık böyle, bu şartlarda seçmiş olanlar çok fazla var... Bizim orkestramızda bile hala var o arkadaşlardan... Yani o zamanlardan kalma... Bak sana daha doğrusunu söyleyeyim mi? İnsanların niye konservatuara girip müzik okuyup, yaşamlarını müzikle devam ettirmek güdüleri olduğunu ben bilmiyorum! Niye böyle bir güdüleri var ben bilmiyorum? Ben sadece kendi adıma konuşabilirim! Yani "Türkiye genelinde Konservatuarlara niye rağbet var?" diye soracak olursan... Bu konuda düşünmedim bile doğrusu!...

Sinan: Eskiden "popçu ve topçu olmak"... Popçu derken, müzisyen olmak... Çok da muteber bir şey değildi? Şimdi birçok insan herhalde biraz bu yarışmaların, televizyonların etkisiyle konservatuarları düşünmeye başlıyorlar? Ne dersiniz?

Orhan Topçuoğlu:  Vallahi gerçekten bilmiyorum... Eski dönemler için söylediğinizde haklısınız... Yani o burjuva ailelerde bir formasyan gereğidir bu... İşte "müzik de öğrensin!" Hatta hala var ya öyle sosyete okulları İsviçre'de şurada burada?... "En azından piyano çalsın!?" "Bir şey yapsın" yani... Bir resme baktığı zaman ne olduğunu anlasın, hangi dönemde olduğunu anlasın gibi, gerçek yaşamda bence hiç bir karşılığı olmayan... Çünkü onların gerçek yaşamı başka... Yani... Gidecek kendileri gibi insanlarla evlenecek! Kast sistemi gibi!

Konservatuarlara gelince... Konservatuarlarda aslında bence hiç bir şey yok! Çünkü konservatuar "müzik eğitimi" işlevini görüyor sadece... Müzik gibi soyut meslekler, soyut kavramlar, sadece teknik olarak öğretildiğinde anlamlarını yitirirler! İşte 4- 5 tane gam bir arada... Kaç tane anahtar var?... Biliyorsun bir şey yok! O bir yaşam biçimi,  bir şey olmalı! Öğretmenlik de öyle olmalı. Eğitim de buna yönelik olmalı...  Coğrafya öğretilir gibi müzik öğretilmez! Ya da matematik öğretir gibi... Orada çünkü bir yaşam var! Daha doğrusu bir yaşam olmalı! Bu yüzden öğrenciyle öğretmen ilişkisi başka türlü olmalı. Benim yurtdışında gördüğüm kadarıyla söyleyeyim...  Bugün kaç tane öğrenci, öğretmeninin evine yemeğe gidiyor? Onunla hafta sonunu geçiriyor? Onunla bir sinemaya , bir konsere gidiyor?  O eğitim bunun içerisinde temel bir parça... Ama sadece bir parça olmalı... Öbür türlüsü son derece yavan. Yani sadece tekniği öğrenip ne yapayım ben? "Do majörde kaç tane nota var öğren!" Öğrendim ee? Ne olacak şimdi? Do majörü nasıl kullanacağım çok önemli benim, nasıl öğrendiğim değil ki?

Sinan: Acaba bu yüzden mi daha çok "ortalama icracılar" fazla, kompozitör yok, bu ülkede?

Orhan Topçuoğlu: Kompozitör olmamasının başka nedenleri vardır.  Çünkü neticede dediğim gibi her şey bir yerde gelip arz- talebe dayanıyor. Parasal anlamda olmasa bile, mesleki anlamda arz talep yok. Yani Türkiye'de... Kompozitör dediğine göre herhalde klasik müzikten bahsediyoruz şu anda değil mi? Hah,  tamam! Klasik müzikte dünyada da kompozitör yok. Çünkü bu tarz müzik bir kere gündelik yaşamdan çok soyut. Koptu gitti yani. Başka bir yerde duruyor. Arkeoloji gibi bir şey bence... Bak mesela benim Ferhan'ın, kardeşimin kızı... Arkeoloji okudu. Şu anda doktora yapıyor Chicago'da.  Ama neticede o ne olacak biliyor musun? Akademisyen olacak, başka bir şey olmayacak! Ya da arada bir gidecek bir kazının başına, bık bık bık bık burayı fırçayla dört sene kazacak! Bu bir seçim meselesi. Ama onların sahası bu... O sahanın içinde varlar. Bizim de kabul etmemiz lazım ki, bu sahanın içinde varız. Ama gündelik yaşamın içinde yokuz. Böyle bir müzik yok! O kadar yok ki, çalanların yani icracıların dünya genelinden konuşuyorum, gördüğüm kadarıyla çok büyük bir kısmı için, orkestrayla bire bir ilişki kurdukları zamanın dışında müzikle ilgileri de çok fazla yok...

Sinan: Bu dehşet verici bir şey! yani, ölü yıkayıcılarının bile her gün işi var, onlar bile daha fazla "yaşamın içerisinde"?

Orhan Topçuoğlu: E bizim de var işte? Bence bu şekilde var...

Sinan: Bunu nasıl söylüyorsunuz? Bu sizi umutsuzluğa sevk etmiyor mu?

Orhan Topçuoğlu: Yooo? Bir şey yapmıyor, beni umutsuzluğa falan sevk etmiyor artık.  Çünkü ben kendi adıma bazı sonuçlara vardım ve o sonuçlar üzerine yaşıyorum. Bu sonuçlar doğru mudur, değil midir vs... onları tartışmıyorum...

Sinan: Yani "aaamaaaaan!" mı diyorsunuz bir noktadan sonra?

Orhan Topçuoğlu: Yooo! Aman demiyorum! Aman dediğim noktalar tabii ki geliyor... Ama benim Orhan olarak "aaamaaan" demem çok zor. Çünkü ben böyle varım. O açıdan söylüyorum. Yani ben buna meslek olarak bakmıyorum ki? Bu benim için yaşam biçimi...

Ulvi: Abi mesela sen Sezen'le çaldın... Orada, Sezen'le birlikte sahnede olma duygusu...  Seyircinin reaksiyonuyla soruyorum. AKM'de çalmak arasında nasıl bir duygu farkı oluşuyor?

Orhan Topçuoğlu: Çok farklı! Hmmm... Nasıl diyeyim sana... Dili çok farklı! Ama şu aynı mesela... Mesela Senfoni'de Tchaikovsky Patetik Senfoni'yi çaldığım zaman timpanide aldığım keyifle, orada çaldığım bir şeyde aldığım keyif aynı olabiliyor. Şunu demek istiyorum. Geçen gün başka bir şeyle ilgili düşündüm bunu da...  Çok genel bir şey bu tabii...  Bak, ben şunu yargılayıp değerlendiremem... Birinin Müslüm Gürses dinlerken hissettiği keyif ve mutlulukla diğer birinin Haçaturyan dinlediği zaman hissettiği keyif ve mutluluğu kıyaslayamazsın... Bu çok yanlış ve aptalca bir şey. Çünkü bu çok bireysel bir şey ve  bunun hani gram,, metre, mil gibi yargısı, ölçüsü falan yok! Adam diyor ki  "ben çok mutluyum bunu dinlediğim zaman..."  Ben de öbürünü dinlediğim zaman çok mutluyum? Bunları bir teraziye koymak, buralarda tartmak... Keyif  ve mutluluk açısından söylüyorum, sosyal bağlamda falan söylemiyorum... Kültürel falan... Yani öyle bir şey değil... Zevk almak anlamında yani... Eveet abi??  Herifin biri orada diyor ki "Gooo Goooo Goooo Gooooooooooolll!" "Has......" diyor mesela ve acayip keyif alıyor? Öbürü de orada ne bileyim ben...  Dali'nin bir resmine bakarken o keyfi alıyor? Belki aynıdır onları ölçtüğün zaman bilmiyoruz ki? Bak sonra şu da var... Mesela ben, klasik müzik dinleyen insanlardan biriyim... Ama rakı içerken? Kusura bakma ama, rakı içerken klasik müzik dinlemem? 

Sinan: Şimdi aslında girmek istemiyordum ama....  Fazıl Say meselesine gireceğim abi, kusura bakma yani?

Orhan Topçuoğlu: Gir abi? Gir! Gir aabi! "of the record" falan da değil!

Ulvi: Şunu da sorayım da...  Nerede olduğunla, ne yaşadığınla ilgili de müziğin bir "ruhu" yok mudur? Sen de söyledin az önce? Haçaturyan seviyorsan bile rakı içerken  sevmiyorsun herhalde? Ne bileyim belki orada gittiğin meyhanenin kültürüne, oranın ruhuna uygun müzik daha çok yakışmıyor mu? oraya? Ben mesela evde oturup çalışırken, bir şey yazarken klasik müzik dinliyorum. Oturup içki içerken arkadaşlarla caz dinliyorum. Ama arkadaşlarım geldiğinde klasik dinlemiyorum. Hatta cazın da ağır parçalarını değil, daha kolay dinlenebilir bir şeylerini çalıyorum.  Ama mesela Cibalikapı'ya gittik içiyoruz... E orada klasik müzik ya da caz çalsın istemem? Şöyle arkadan arkadan, Türk Sanat Müziğinin eskilerinden  bir şeyler olsun isterim? Çok bireysel şeyler bunlar? Müzik bir yandan da ne yaptığınla ne ettiğinle sende de değişmiyor mu mesela? Tatile gittiğinde, mp3.ünü kulağına taktığında, o anki ruh halinle bunu seversin de ne bileyim,  çok aşıkken şunu dinlerim diye değişiyor mu?

Orhan Topçuoğlu: Yooo! Yoo! Sana şunu söyleyeyim. Ben şu ruh halindeyim ya da şu ortamdayım ya da şu havadayım şu müziği dinleyeyim diye bir şey yapmadım bugüne kadar hiç!

Ulvi: Orhan topçuoğlu ne dinler abi genelde? Ben caz dinlemeyi severim, onda da trio severim. Piyanolu trioları severim... Keith Jarrett çok severim bu yüzden... Piyanolu trioları olduğu için.... Etnik müzikleri severim...

Orhan Topçuoğlu: Melodi seviyorum ben galiba... Zaman zaman. Aslında bilmiyorum ki neye göre değişiyor? Sen haklısın galiba? Şunu demek istiyorum... Mesela ben minimalist müziği çok seviyorum. Klasikte de çok severim, zaten klasik formu. Phillip Clarks... Böyle minimalist yaklaşımlar benim çok hoşuma gidiyor. Ama öte yandan Tchaikovsky de çok seviyorum. St. Saens ’ı çok seviyorum, acaip melodiler yazmış herif. Bilmiyorum ki.... Bilmiyorum yani! Ben bir "şu dinleyicisiyim" diyemiyorum. Bir de "valla güzel olan her şeyi dinlerim" demek istemiyorum. Öyle bir şey de yok çünkü. Yani neye göre güzel falan? Bir kere zaten galiba şunu seviyorum ben. Yapılan işin doğru yapılmış olması... Doğrudan da şunu kastediyorum. Mesela 1970 lerde Beyoğlu'nun girişinde böyle silme kitapçılar ve kasetçiler vardı. Bu solculuğun patladığı zamanlar bunlar. Ve o zamanlar eline bağlama alan ve “hummm huuumm huuuummm” diye bir sesi olan herkes, biraz Alevilikten çalma çırpma inanılmaz kasetler sattılar. Kasetti o zaman... Şunu demek istiyorum. Eğer bir cümleyi kuracaksan kelimeleri bilmen lazım. Orada yanlış kelimeler kullanıp da bana hitap ettiğini düşündüğün laflar ediyorsan, sı.ayım! Önce kelimeleri doğru kullan! Yani söyleyeceğin şey, beni…

Sinan: Derdini doğru anlat!

Orhan Topçuoğlu: Derdini bir kere doğru anlat. Sonra ben düşüneyim o derdin ne olduğunu... Kabul edeyim etmeyeyim, ama bana ilk önce doğru bir şey söyle. Yani doğru bir lafla söyle bunu. Müzikteyse doğru dürüst söyle, yazıdaysa doğru dürüst söyle, resimdeyse… Neyse yani. Ki laf etmeye başladıktan sonra o soyutluk da kalkıyor ya, hani müziğin soyutluğu... Laf ediyorsun ya, o zaman müzik falan da kalmıyor zaten. Yani laf önemliyse... O zaman kitap yaz? Şiir yaz?

Sinan: O zaman Fazıl Say’ın dediği doğru? Mesela Sezen Aksu’dan örnek verdi? Şimdi benim müzik bilgim olmadığı için ifade edemeyebilirim ama, bir sürü yanlış nota, bir çok yanlış ses çıkartıyor diyor Sezen Aksu için?

Orhan Topçuoğlu: Tabii Fazıl Say’ın bunları ne için söylediğini önce düşünmek lazım. Yani ne söylediğinden önce bu lafı niye söylediğine bak. Şimdi Fazıl Say dersen, benim ağzımdan köpükler çıkmaya başlar. Onun için… İstiyorsan de?

Ulvi: Demiş bulunduk!

Sinan: Dedik! O da tamamen meraktan yani…


 

"İki tın tın yaptı mı caz yaptığını zannediyor. Ayıptır yahu! Ayıptır yahu! Hem Mozart'a ayptır, hem piyanistlere ayıptır, hem caza ayıptır, hem darbukacılara ayıptır!"

 

 

Orhan Topçuoğlu: Fazıl Say!.. Bak bu konuda öyle çok fanı falan değilimdir ama 2007 senesinde Yıldırım Türker ’in Fazıl Say için yazdığı bir yazı var.

O, bence şahane bir yazı. Çok net biçimde bir kişilik analizidir o, Fazıl Say’ın kim olduğunu çok net biçimde ortaya koyan bir yazıdır ve çok güzel biçimde ortaya koyulmuş, bir de üstelik Yıldırım Türker’in bence aşırı bir kibarlıkta ortaya koyduğu bir yazı.

Yani normalde Yıldırım Türker’in orada öyle dememesi lazım. Yıldırım Türker’i tanımıyorum ama tanıdığım kadarıyla o kadar kibar olmamalıydı...  Belli ki kendisini hayli tutmuş o yazıyı yazarken... Çok doğru bir yazı o ve o yazıyı hala saklıyorum. Fazıl Say diyenlere ilk önce "şu yazıyı okuyunuz" demem lazım...  Çünkü bu Fazıl Say, ta Nokta ve Erkekçe zamanında (ki herhalde o zaman daha yeni yeni pıtırcık vermeye başlamıştı) "ben bu ülkede Sezen Aksu’dan daha fazla albüm satacağım" demişti...

Şimdi sen eğer buralarda dolaşıyorsan... Yani kastın, amacın, hedefin buysa… Ya senin Sezen Aksu ile ne işin olabilir yahu? Ne ilişkin var Sezen Aksu ile? 

Bakın... Geçen seneydi, böyle biri daha var benim için. Bunlar bir araya gelmişlerdi orada. Ne o? Darbukacı? İsmini unutuyorum hep. Trakyalı. Hah Burhan Öçal! Bak şimdi. Fransa’da  bunlar "caz çalıyorlar"!. Fazıl say, Burhan Öçal, bir tane de  gariban kemancı bir kız bulmuşlar. Mozart Türk Marşı çalıyor!

Şimdi Fazıl Say şunu yaptığı zaman caz yapıyorum zannediyor. (O klasik müzik notaları arasına iki tımbırtı koyarak) Cazın böyle bir kolaylığı var, hani davula vurduğunda ses çıkar ya?.. İki tın tın yapınca caz oluyor! Bunu yapmış! Utanmadan! Yani mozartı bilmesi ve çok iyi icra etmesi gereken biri olarak! Fazıl Say iyi bir piyanist çünkü. Allahına kadar iyi piyanist ve bunu yapmış! Böyle bir takım sahtekarlıklar piyanoda...

Burhan Öçal;  alüminyum turistik darbukalar vardır, üzerine film gerilir...  Öyle bir darbuka almış eline, böyle tik tik tik tik! Bilmiyor çünkü! Fazıl Say'ın ne yapacağını da bilmiyor. Tikitiki! Tikitiki! Tikitiki!… Öbür kemancı kızcağız da bik bik bik yapıyor!

Ve bunlar bunu kaydedip yayınlıyorlar! Adına da Mozart Alaturka Caz diyorlar! Yaani "hasss... mefaret teyze!" diye bir şey vardır! Ayıptır yahu! Ayıptır yahu! Hem Mozart’a ayıptır, hem piyanistlere ayıptır, hem caza ayıptır! Hem darbukacılara ayıptır! Darbukacılık diye bir enstrümancılık var yahu! Darbukacı yani! Kongacı diye bir herif var. Konga! Yani konga çalıyor herif değil mi? Bu bir kültür! Bu bir kültürdür yahu

Ulvi: İyi çalar ama değil mi? Burhan Öçal

Orhan Topçuoğlu: Bilmiyorum! Ben bilmiyorum! Şimdi bu adamlar çok iyi prodüktör. Süper prodüktör! Ve en iyi kendilerini pazarlıyorlar. Burhan Öçal'ı bir kenara bırakalım. Fazıl Say'dan açıldı ya laf...

Fazıl iyi bir piyanistken... Tabii o Yıldırım’ın yazısı çok güzel... Yani iyi bir piyanist olmanın çocukluktan beri getirdiği bir takım dezavantajlar var ya?...  Asosyal olmak!

Ne kadar iyi piyanist olursan ol, kaç kişiye hitap edeceksin? On kişiye?! Sen eğer göğsünü bağrını açıp bağırmak istiyorsan... Öyle bir kişiliğin varsa, tabii bu sana yetmiyor. O zaman ne yapman lazım? Bu sazı kullanarak ve bu müziği kullanarak hiçbir yere varamazsın kendi kafanın içinde. O zaman başka şeyler yapacaksın. Besteci olacaksın. Magazin olacaksın. Birden bire "ünlü Türk düşünürü" ve "ünlü Türk" olacaksın yani. Bloglar kuracaksın ve Türkiye’nin geleceği hakkında fetvalar vereceksin

Ulvi: Atatürkçü, Cumhuriyetçi?...

Orhan Topçuoğlu: Yahu Atatürkçü de olabilirsin,  CHP li de olabilirsin, Türkiye hakkında fikirlerin de olabilir... Ama bunları böyle hakikaten inanılmaz bir Türk düşünürü ve takip edilmesi gereken biri edalarıyla yapmak niye? Ha bir de üstelik söylediği laflar yanlış anlaşıldığı ve reaksiyon gösterildiği zaman inanılmaz küsüp, inanılmaz büyük reaksiyonlar gösteriyorsun? Bu tavırlara ne gerek var arkadaş?

Bu tamamen kişilikle ilgili. O'nun ne Atatürkçülüğüyle ne şusu ne busuyla ilgili bir şey bu… Bakın arkadaşlar, bundan kaç yıl önceydi tam hatırlayamayabilirim şimdi... Belki 10 yıl önceydi?... Ankara Çok Sesli Korosu vardı. Devlet Çok Sesli Korosu. Çocukları gördüm AKM de. "Ne yapıyorsunuz siz hayrola? Konser mi var?" dedim. "Yoo? Kayda geldik!" dediler. "Ne kaydı bu?" dedim... Fazıl Say, Fenerbahçe Marşı bestelemiş, ve Ankara Devlet Çok Sesli Korosu'na söyletmek için koro da oraya getirtilmiş. İlişkilere bakar mısın? Sonra bu adam diyor ki "Cumhurbaşkanı beni Köşke davet etmedi, başkalarını davet ediyor" diyor. Paçoz komplekslere bakın. Sen sanatçısın arkadaş, Cumhurbaşkanı seni davet etse ne olur etmese ne olur? Ve insanlar da bu adamın ne kadar büyük bir insan olduğuyla,  ne kadar büyük bir Türk, ne kadar büyük bir besteci, ne kadar büyük bir müzisyen olduğuyla ilgili inanılmaz şey yapıyorlar. Feed backleri var yani. Ama ne yapayım bu ülkede bu iş böyle yani. Ne yapayım?!

Ulvi: Müzisyensindir, ne bileyim bir kitap yazarsın Türkiye'de, bir kitap kaç satar? 5 bin! Yani 5 bin kişiye hitap ediyorsundur ve bundan mutlu olursun. Ama bir de böyle medyatik olmak diye bir şey var.

Orhan Topçuoğlu: Mutlu olmuyorsan zaten o zaman başka iş yapacaksın. Senin Sezen Aksu ile Müslim Gürses ile Orhan Gencebay ile ne işin olabilir? Niye oluyor? Ya Sezen Aksu’nun entolasyonu bozukmuş! Sana ne? Sana ne? Çünkü bunları söyleyerek gündemde kalıyor! Gündemde kalıyor! Bütün derdi bu. Gündemde kalmak!

Ulvi: Klasik müzik konuşsa ne kadar gündem olabilir ki? Haber değeri var mı? Bir gazete için? Yani yer alması için böyle bir şeyler yapması lazım. Bu büyük bir ihtimalle medyada gündemde olayım, magazin olayım, fotoğrafım haberim çıksın telaşı...

Orhan Topçuoğlu: “Güher-Süher Pekinel, İdil Biret piyanist mi?” dedi bu adam ya? Yani utanmanın da bir şeyi vardır yani!


 

"Kalabalıkların içerisinde ben de mutlu olmayı isterdim. Ama olmadı işte. Neden bilmiyorum. Ama olmadı... O yüzden kendi dünyamda mutluyum..."

 

Sinan: Fazıl Say’ı bir tarafa bırakalım da, biz ölümlülerin dinlediği, (ulvi’yi ayrı tutuyorum o müzikle daha içli dışlı) biz kulağımıza hoş gelen müziği dinliyoruz çünkü…

Orhan Topçuoğlu: Ben de öyle dinliyorum?!

Sinan: Ama siz notaları falan ayırarak dinleyebiliyorsunuz. Benim hoşuma gidenle sizin hoşunuza giden aynı olamaz.

Orhan Topçuoğlu: Yoo? Yoo? Ben müziği öyle dinlemiyorum. Öyle bir şansım var benim. Müzisyen gibi dinlemiyorum yani.

Sinan: Dışarıdan müzik geldiğinde, mesela meyhanede falan?

Orhan Topçuoğlu: Mümkünse olmasın istiyorum. Çünkü genelde çaldıkları şeyler benim öyle dinlemekten pek de hoşlandığım şeyler olmuyor. Bu yüzden nötr kalmayı tercih ediyorum. Taksiye bindiğim zaman rica ediyorum, kapar mısın müziği diye.

Sinan: Ne hissettiriyor size o? Benim duyduğumdan farklı bir şey duyuyor olmanız lazım çünkü. Ben onu tolöre edebiliyorum. Çok fazla kulağımı tırmalamıyorsa.

Orhan Topçuoğlu: O müzikle ilgili bir şey değil. Genel olarak benim kendi yaşamımla, ilişki kurmamla ilgili bir şey bu. Sadece müzik değil bir sürü şey beni çok fazla rahatsız ediyor. Yani çok fazla rahatsız ediyor. Bu tavrımdan, bu halimden hiç memnun değilim ama şunu demek istiyorum ki, ben şimdi burada araba kullanırken biraz ilerideki benimle hiç ilgisi olmayan biri kırmızı ışıkta geçtiğinde benim tansiyonum falan fırlıyor. Gerçekten. Bu kadar aşırı tepkisel olmak beni çok rahatsız ediyor. İşte o anlattığım izole yaşamanın nedenlerinden biri de bu... Direkt olarak obje ben değilim burada, etrafımda bana değen hiçbir şey yok aslında ama ben çok fena oluyorum.

Sinan: Bunun sanatçılıkla ilgisi var mı?

Orhan Topçuoğlu: Yoook! Ne sanatçılığı? Ben sanatçı falan da değilim, sanatçı ne demek onu da bilmiyorum.  Hakikaten bilmiyorum. Böyle bir yere konuşlandırmak istemiyorum kendimi. Ama böyleyim işte... Bunun sanatçılıkla ilgisi yok… Yani bilmiyorum. Zor bir şey, benim yaşamam zor.

Sinan: Yani kendinize göre hayatı estetize ediyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Estetize etmiyorum. Bak estetize etmiyorum. Estetize etmek artı bir şeydir. Ben kendimce olması gerekeni, yani şunu demek istiyorum: öyle yapma! Sana somut örnekler vereceğim. Mesela ben burnumu sokağa sümkürmüyorum. Herifin birinin ayağıma sümkürmesini de istemiyorum yani. Ya da bir toplu taşıt aracına bindiğim zaman, geçenlerde metrobüse bindim... Epey oldu yani, doluydu da. :Bir yere tutundum böyle. Sonra tutunduğum yere bir adam geldi. Genç bir çocuk. Bir an şöyle hissettim, boynuna mı yaslansam acaba? Traş losyonu sürmüş, güzel kokuyor. Çünkü o kadar pis ki her şey! Hakikaten o sırada resmen, yemin ediyorum burnumu tıkıyorum! İnanılmaz bir koku var! Asker koğuşunda böyle koku olmaz, ben dedim ki herif beni döver mi acaba? Ne olursa olsun dedim ya, ben herifin boynuna böyle kafamı sokayım. Oradan normal bir koku geliyor çünkü. Yani bunun estetikle falan ilgisi yok. Gerçekten yok yani.

Sinan: Hayat çok zor sizin için?

Orhan Topçuoğlu: Çok zor! Ama gerçekten çok zor. Ve mutlu değilim bu halimden.

Sinan: Peki sokağa karışabiliyor musunuz?

Orhan Topçuoğlu: Mümkün olduğu kadar karışmıyorum. Bunun biraz daha ilerisi dizlerim karnımda şu duvar dibinde... Neydi o film? Birdy! Kimdi oynayan? Hah... Nicolas Cage miydi herif? Öyle bir durumda olacağım herhalde.

Sinan: Dostlarınız? Arkadaşlarınız?

Orhan Topçuoğlu: Çok az! Çok az!

Sinan: Neden kaynaklanıyor bu?

Orhan Topçuoğlu: Bundan kaynaklanıyor, işte bundan…

Sinan: Onlar mı size tahammül edemiyorlar yoksa siz mi onlara tahammül edemiyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Bir tahammülsüzlük söz konusuysa ben edemiyorum.

Sinan: Yani sizin bu kadar böyle titiz olmanız?

Orhan Topçuoğlu: Bunun titizlikle de alakası yok. Gerçekten kendimi olumlu bir yere koyuyor değilim bunu yaparak. Hatta olumsuz bir yere koyuyorum. Çünkü bu azınlıklık hissi biraz önce anlatmaya çalıştım ya,  güzel bir his değil ki? Yani ben de çoğunluğun arasında mutlu yaşamak isterim? Ama olmadı, bilmiyorum ki? Bunun milyon tane sebebi vardır? Annemdir, babamdır, okulumdur... Bilmiyorum. Bu konuda bir terapi görmek de istemiyorum artık. Gerçekten zor yani.

Sinan: Peki özlemiyor musunuz? Böyle kalabalıklara karışmayı, insanlar iç içe olmayı?

Orhan Topçuoğlu: Çok özlüyorum ama gittiğim zaman da tuhaf bişey oluyor, çok fena oluyorum. Çok fena ya… ağlıycam şimdi yaaa (kahkahalar) ne s.k.m herifmişim ulan ben.

Ulvi Yaman: Ben de suçluluk hissedicem röportaj yapıyoruz diye.

Sinan: Pekiiiii…

Orhan Topçuoğlu: Neee!? Sorma artık yeter! Sordukça b.ka gidiyor mevzu!…

Sinan: Hayatınıza dahil olmak isteyen insanlar mutlaka olmuştur?…

Orhan Topçuoğlu: Oluyor bazen… Daha çok çıkmak istiyorlar ama!

Sinan: Ne yapıyorsunuz? Hayatınıza dahil olmak isteyen insanlar…? Girip çıkıyorlar?

Orhan Topçuoğlu: E herkesin öyle değil mi zaten? Sürekli kalan kim var ki? Ne bileyim ben?

(Sessizlik, karşılıklı bakışıyoruz ve ardından kahkahalar)

Orhan Topçuoğlu: Yok yok ama ben yine de iyiyim,  memnunum hayatımdan. Çünkü kendimle barışığım… Kendimle yaşamayı öğrendim. Çünkü ben eskiden kendimle yaşayamıyordum. Bu tavrımı, bu duruşumu, bu bakış açımı fark ettiğim ilk zamanlarda çok büyük sorunlar yaşadım.

Sinan: Yalnızlık hissetmiyor musunuz? Yalnızlık endişesi? Daha da sert… korkusu!

Orhan Topçuoğlu: Yalnız kalmak?

Sinan: Korkusu?…

Orhan Topçuoğlu: Korkusu?… Ya şöyle bir şey var: Ben hep öyle oldum, çok fazla öyle oldum,… Carpe Diem oldum yani. Böyle çok yarınla ilgili endişelerim olmadı. Bununla ilgili çok sorun yaşadım tabi. Bu tavrımla ilgili. Ama bilmiyorum çok fazla plan yapmıyorum ben. Yaşamla ilgili çok plan yapmıyorum. Yapmadım da. Gerçekten de olduğu gibi, geldiği gibi yaşadım.

Sinan: Peki yarın?

Orhan Topçuoğlu: Yarın ne gelirse onu yaşayacağım, bilmiyorum.

Sinan: Yarının geldiği bir noktadayız ama? Düne göre bugün yarın?

Orhan Topçuoğlu: Evet… çok kitabi ve bilinen şeyler söylüyor gibi olacağım belki.  Ama sana şunu söylemek istiyorum ki o kitabi ve bilinen şeyleri gerçekten içten söylüyorsan onların hiçbiri kitabi ve bilinen şeyler değildir. Çünkü bu meditasyon gibi bir şey yani herkesin meditasyonu kendine ya, meditasyonun bir tarifi yok ya, yani nasıl meditasyon yapıyorsun, bilmiyorum abi, bana bir mantra verdiler, transandantal meditasyon çalışıyorsan eğer, o mantra ile ben bir şey hissediyorum. Ne hissediyorsun? Ya sana ne be ibne hissediyorum işte. Sen başka bir şey hissedeceksin, öbürü de başka bir şey hissedecek, yani transandantal meditasyonun bir formülü ve karşısında şunu veriyorsun şunu alıyorsun diye bir şey yok. Bireysel bir şey. Benim söylediklerim de öyle çok bireysel şeyler bunlar. Bir şablon içinde algılanabilse bile. Hani bu söylediğim lafları söyleyen bir dolu insan vardır yani ben tek birey değilim bu lafları söyleyen. Bu biçimde söyleyen de tek değilim. Ama zannediyorum ki herkes kendine göre, kendi meşrebince yaşıyor o söylenen genel lafları. Ben de işte kendi meşrebimce yaşıyorum. Zaman zaman mutsuz oluyorum meşrebimle, zaman zaman mutlu oluyorum. İyi ki böyle yapmışım diyorum, iyi ki böyle yapmışım iyi ki böyle yaşamışım dediğim şeyler daha fazlalıkta olduğu zaman o zaman kendimi iyi ve keyifli biri olarak addediyorum. Tabii bu sırada, o sırada içinde bulunduğun şey de var. Yani ben bu sırada böyle kendimi iyi hafif hissetmeseydim bu lafları söyleyemeyecektim. Aynı şeyleri çok daha yoğun, aysbergin çok daha başka taraflarında hissederek söyleyecektim o zaman da bu laflar çkmayacaktı ağzımdan. Aynı şeyleri hissediyor olsam bile. Ama ş anda öyleyim onun için de birazcık hani günü yaşamak birazcık buradan da çengel atabiliriz.

Sinan: Peki evde bir ayak sesi? İstemediniz mi?

Orhan Topçuoğlu: E var işte? Arkadaşlar? Bak geldiniz işte ayak sesi? Şahane hatta ayak sesini bırak, şakur şukur fotoğraf çekiyor herif.

Ulvi: Abi  o şeyden. Çekemiyorum ya... Ondan! Yoksa…

Orhan Topçuoğlu: Tabii anlıyorum senin ne söylemek istediğini. Yoksa ben de binde bin yalnız biri değilim yaşamımda insanlar var. Ama ne bileyim ya… Bunları soracağını bilseydim daha iyi çalışırdım. Bireysel olacağını biliyordum da konuşmanın, bu kadar dipten kazınacağım aklıma gelmemişti. Sen de az casus değilsin ha! Güzel! Bak buna devam edersen, bundan çok ilginç bir şey çıkar. Çünkü bu tavra ve bu tarz sorulara reaksiyon çok farklı gelecektir. Bunu kaybetme yani. Eğer şu anda emprovize yapmıyorsan ki… Yani emprovize yapmıyorsun, eminim. Bunlar hesaplıdır.

Sinan: Geriye baktığınız zaman…

Orhan Topçuoğlu: Geriye baktığım zaman çok mutluyum.

Sinan: Yani "ulan… hayır ya…?"

Orhan Topçuoğlu: “şunu da yapmasaydım?” mı?

Sinan: Bunu bu evin bugünkü sessizliğiyle birlikte soruyorum. Şimdi ısrarla bu ev sessiz değil diyebilirsiniz?

Orhan Topçuoğlu:  Eee o zaman?

Sinan: Öyle mi diyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Ne diyorum?! Dur! Dur bir! Anlamadım ben şimdi? (Gülüyoruz)

Sinan: Geriye baktığınız zaman, “ulan öyle birisi vardı ki, keşke hayatımın içerisinde olsaydı" ya da "aaamaan" dediğiniz kimse var mı?

Orhan Topçuoğlu: Bana baaak! sen birazdan magazine gireceksin galiba?

Sinan: Yok valla öyle bir derdim yok… bel altı vurmayacağım.

Ulvi: Yok abi duygu olarak soruyor…

Orhan Topçuoğlu:  Hiç insan istemiyorum der miyim? Öyle bir şey der miyim abi ben? Yok öyle bir şey yahu? Hayır ben tam aksini söylüyorum. Ben bunun özlemini çektiğimi söylüyorum. Ama sadece nedenlerini şu anda bilmediğim ya da bilsem bile artık çok geç olan bir sürü parametreden ötürü böyle değilim. Onu demek istiyorum. Yoksa hani yani şey durumunda değilim, neydi o Özdemir asaf’ın “yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz” filan. Yani öyle şiirsel bir durumda değilim. Yani şiirsel durumda olacaksak mesela şöyle bir şey diyebilirim. Dur bakayım nasıl başlıyordu o. "Çatal yüreğimle türkülü yollara düştüm ki o kadar olur. Seke seke ben geldim, s.ke s.ke gidiyorum” demiş Can Yücel mesela... O bana çok daha uyuyor. Yok yok…


 

 

Sinan: Şiir seviyor musunuz?

Orhan Topçuoğlu: Mesela  Nâzım'ı çok seviyorum. Ama daha çok Çankırı'dan ya da Bursa'dan yazdığı mektuplarını seviyorum sanırım.  Kavga şiirleri bana kurgulanmış geliyor. Tabii ki her şiirinin kurgulanmış olduğunu biliyorum Nâzım'ın. Yavaş yavaş okudukça, Nâzım hakkında fikir sahibi oldukça, hani emprovize yazmadığını; bir şiiri binlerce kez düşünüp, boyuna kelimeleri değiştirerek yazdığını vs biliyorum. Ama bana mesela kavgasıyla ilgili yazdığı şeyler daha yapay geliyor. Yani onlar bir kavga, bir ideal adına, amacı-hedefi olan şiirler. Başka bir şey adına söylenmiş ama, "sırtımı duvara vererek toprağa oturdum şu anda ne kavga ne hürriyet toprak güneş ve ben bahtiyarım" başka bir yer o yani. Yani "kavganın da!..." dediği bir yer var ya, orası dokunuyor bana mesela. Daha bir Nâzım oluyor... Her ne kadar mektuplarını okuduktan sonra o Piraye'nin falan nasıl dünyasını yıktığını, aşk ve kadınlar konusunda nasıl bir bencillik içerisinde olduğunu görüyorum adamın ama...  Tuhaftır, çok gençken, daha Nâzım'dan haberim yokken Yahya Kemal'i severdim... Sonradan düşünüyorum o aruz veznindeki ritm çok hoşuma giderdi: "tatiritata tatiritata!" Belki de, ne bileyim sonradan kondurmalar da olabilir bunlar. İkisinin arasındaki ilişkiyi de düşününce ilginç. Önce Yahya Kemal'i seviyorsun sonra Yahya Kemal'in öbürünün annesiyle ilişkisini öğreniyorsun falan. Sevdiğim iki şair arasında böyle şeylerin olduğunu bilmek de ilginç...  Can Yücel'i seviyorum mesela, hoşuma gidiyor adamın duruşu. İsterdim mesela tanışmış olmayı onunla. Öte yandan bazıları da diyor ki mesela iyi ki tanımamışsın...  Ailesine, çevresindekilere davranışlarından dolayı...

Ulvi: Abi Kuzguncuk'ta onların gittiği bir kafeterya vardı, gençken giderdim...

Orhan Topçuoğlu: Berbat bir yerdi yahu?

Ulvi: Biz de oraya, işte Can Yücel var ya, bir şeyler kaparız diye... Bilirsin işte orada olma duygusu vardır ya hani... Neyse bir gün o kafeteryadayım, kalabalık ve herkes işte muhabbetinde falan. Ben de hayranım ya, çaktırmamaya çalışarak sürekli kesiyorum  Can Yücel'i.  O kalabalık arasında dikkatini çektim herhalde. Mal mal bakıyorum, o da ona-buna küfür ediyor. Bahardı işte yine okul kırmış, gitmişim. Lisedeydim. Durdu baktı, sen "i.ne misin?" dedi. "Hayır"dedim, nereden çıkardınız? Senin yok mu sevgilin falan? Bu bahar günü gelmişsin benim gibi yaşlı bi herifi dinliyorsun! Has... git! Bul bir kız onunla gezin bu güzel havada ne oturuyorsun!" diye bastı kalayı...

Orhan Topçuoğlu: Vay bee! Ne güzel değmişsin adama yahu! Ne güzel bir şey yahu!

Ulvi: Bu kadar zamandır aklımda kalan tek budur o kafeteryadan, Can Yücel'den. 

Orhan Topçuoğlu: Olsun ben yine isterdim ya. Mesela Ertem abiyi tanımak benim için çok acaip, çok hoş bir deneyimdi yani. Ertem Eğilmez'in müridi olmak! Çok şahane bir adamdı o da. Çok zeki çok!

Adamın garip, el yordamı bir şeyi vardı... Neyse artık onun adı, bilmiyorum. İktisat okumuş,  ondan sonra yayınevi kurmuş, Çağlayan yayınevi. Cep kitapları çıkartıyor. Küçük boy, yumuşak kapaklı, cep kitapları. Mayk Hammer, kitabı çıkartıyor. Orijinali Mike Hammer, ABD'li yazarın, Spillane'in. 7 tane romanı var. Türkiye de 50 tane falan çıktı. Bunların çoğunluğunu kim yazmış biliyor musunuz? Kemal Tahir!

(sesini değiştirerek) "Böyle konuşurdu Ertem abi".  Günde 4 paket Galuasess içiyor filtresiz! Film çektiği zamanlar 5-6 paket içiyor günde. Zaten önce anfizem oldu nefes darlığı ve kanser vs... Yani sigara yüzünden gitti. (sesini değiştirerek)  Ses mes kalmamış konuşması şu şekilde yani.

Çağırırmış Kemal Tahir'i. Kemal Tahir de beş parasız, ne yapsın?  Tercüme eden bilmem kim adı altında romanlar yazıyor Kemal Tahir. Açarmış NY haritasını, haritaya bakarak, sokakları yazarmış. İşte şuradan çıktım, 7. Caddeden bilmemnerenin köşesine döndüm falan diye... Mesela çoğu romanı şöyle başlardı: "yine gri pis puslu iğrenç bir NY sabahıydı. Bu aşağılık kent..." (gülüşüyoruz) Komünist ya!

Türkiyede Kamasutra'yı tercüme olarak ilk çıkaran Çağlayan Yayınevi. Orijinalinden çok daha "kalın" hale geliveren Türkçe tercümeyi "yazan" kim biliyor musun? Kahraman Bapçum! Kahraman Bapçum spor yazarıydıı. Soradan bir şeyler kurdu, okulları falan vardı. İlginç adamdı. Ondan sonra langırt makinaları. İlk getiriyor türkiyeye. Çuvalla getiriyorlarmış paraları. Makineleri almış mesela para saymak için. Sonra filmciliğe heves etmiş. Prodüktör. Film çektirmiş 2 tane prodüktör olarak. Sonra demiş ki bunlar yönetmen mi ben daha iyisini çekerim demiş, sinemaya da öyle başlıyor herif.

Ulvi: Metin Erksan'la nasıldı arası, araları? O da enteresan bir adamdır. Metin Erksan da?

Orhan Topçuoğlu: Doğrusu çok az hatırlıyorum... Ben  Metin Erksan'ı tanımadım.  Sadece bir- iki kere gelmiştir yanına. Ama garip bir yerdi orası yahu. Senaryo çalışmaları olurdu. Ertem abi, Sadık abi (şendil), Yavuz geldi sonra, Turgul... Yavuz o zamanlar Ses Dergisi'nin yazı işleri müdürüydü. Oradan ayrıldı, Arzu Film'e geldi. Kemal (Sunal), Halit (Akçatepe), Metin (Akpınar), Adile (Naşit), Münir abi (Özkul) .  Münir abi içkiyi bırakmış o zaman yeni... Ben yeni girmişim, o sırada içkiyi bırakmış... Of of ne acayip ya!

Sinan: Sinema heyecanlandırıyor mu sizi?

Orhan Topçuoğlu: Çooook, çok heyecanlandırıyor! Sinema nasıl heyecanlandırmaz ya? Düşün ki, bir yaşam bir şey kuruyorsun kafanda ve onu bana geçiriyorsun ya?  Ve  bu yazarlık gibi, müzisyenlik gibi, ressamlık gibi, bireysel bir şey değil! Ekip olmak zorundasın! Zorluk orada.  Çok büyük zorluk! Yani al eline fırçayı, istediğin gibi boya abi? Ya da al kalemi yaz! Ya da al piyanoyu çal! Öyle değil ki? Orada öyle değil ki? Acayip bir şey var! Onların hepsini yoğurup, elinde istediğin gibi mıncıklayıp, bir şey çıkarıyorsun ortaya! İşte onun için Spielberg acayip bir heriftir, garip bir heriftir benim için. Mesela Tarantino?  Acayip bir herif! Yaşamlarını etkilemiş olan şeyi alıyorlar, ve onu, istanbulda, kızıltopraktaki birine geçiriyorlar ve o herif oturup ağlıyor, yada el çırpıyor, yada gülüyor, bir şey yapıyor ya! Bu ne acayip bir duygudur, bu ne biçim bir güçtür yani?

Sinan: Hiç düşünmediniz mi çekmeyi?

Orhan Topçuoğlu: Çok düşündüm ama beceremeyecektim, olmayacaktı.

Sinan: Neydi çekmek istediğiniz film?

Orhan Topçuoğlu: Sadece film çekmek!

Sinan: Yani kafanızda bir hikaye yok mu?

Orhan Topçuoğlu: Tabii ki herkesin bir hikayesi vardır film çekmek için... Hani ben bunu çeksem ne güzel olurdu falan...  Tabii ama,  sadece o yetmiyor işte. Çok fazla şey gerekiyor, yönetmen olabilmek için. O yüzden, yönetmen olanlara hakikaten ne çekerse çeksinler, hayranlık duyuyorum. Beğeneyim beğenmeyeyim, o başka! Tabii, paçozlardan bahsetmiyorum, yani gerçekten bir şey söylemeye, o sektörün için bi isim, bi şey yani kendi gibi olmaya çalışanlardan söz ediyorum.

Sinan: Valla ben şimdi üç beş gün size gelsem, besteci olayım, müzisyen olayım diye düşünmeye başlardım! Siz o kadar haşır neşir olmuşsunuz, sinema piyasasında, niye sinema sektöründe kendinizi varlamayı düşünmediniz?

Orhan Topçuoğlu: Ya ben şimdi müzik sektöründe de para kazandığım için,  müzik sektöründe de kendimi varlayabilmişliğimi o kadar önemsiyemiyorum. Ben buyum, kendimim çünkü...  Bu benim kişisel bir şeyim... Bilmiyorum, bunun neden olduğunu bilmiyorum... İnsanların beni tanıması tuhaf geliyor. Mesela birine gidiyorum. Ünlü birilerinden söz ediyorum, mesela "ben Orhan Topçuoğlu" diyorum. Beni nasıl tanıdıklarını, neden tanıdıklarını anlamıyorum.  Çünkü kendimde bunun karşılığını bulamıyorum. Bak bir de sinema gerçekten çok zor bir şey! Çook zor bir şey! Çok fazla şeyi gerektiriyor, hele hele günümüzde! Film çekmek için insanlar donlarını,evlerini, ruhlarını satıyorlar!  Ben o kadarını yapamadım, yapamazdım herhalde... O yüzden olamadım, bilmiyorum yani?  Bilmiyorum! Ya da çok çok fazla istemiyordum demek ki? Hani "çok fazla istemek" vardır ya bir şeyi... Yani yaşamını onun üstüne kurmak... "Çok fazla istemek" o zaman oluyor...

Sinan: Tutkuyla istemek?

Orhan Topçuoğlu: Evet, o zaman oluyor!  O çok önemli bir şey.  Hani şu kişisel gelişim kitapları ffalan, var ya, şimdi onların söylediği bir takım lafları zaten daha önce din kitapları da söylemiş. Bir sürü insan söylemiş.  Önemli değil kimin söylediği, ama orada söylenen şeylerin gerçekten öyle olduğuna inanıp, hissedip öyle yaşayan insanlar var ya...  İşte onlar "bir şey  oluyor zaten. Bir şeyi gerçekten istemek var; bir şeyi gerççekten, gerçekten var ya!

Sinan: Eh, o hayatın her alanında var?

Orhan Topçuoğlu: Evet evet! Sadece sinemadan ya da müzikten bahsetmiyorum,  herşeyden bahsediyorum! Neyse o, gerçekten istiyorsun onu yapmayı.  "Ben şunu istiyorum" var ya, yok öyle bir şey!  Palavra o! "ben bunu çok istiyorum"! Hadi oradan! Nasıl "istemek" bu? İstiyorsan yap! Demek ki istemiyorsun yeteri kadar? Sadece entelektüel bazda yada neyse o düzey, orada istiyorsun, "ah olsa ne güzel" diyorsun...  Bu istemek değil ki? Bir sürü beğenmediğimiz, snobe ettiğimiz, yerden yere vurduğumuz insan, ben eminim çok fazla isteyerek o işleri yapıyorlar. sen istiyorsan beğenme canım! O senin kendi kişisel şeyin! Ama şu da hoşuma gitmiyor... Asıl o hoşuma gitmiyor: "Ben bunu beğenmiyorum" "Of bu ne ya?"...  E sen yapsana? Yap? Daha iyisini de değil, en azından o kadarını yap? Hadi o neyse, mimarı beğenmiyorsun başka bir şey yap. Çok iyi ayakkabı boya mesela? Ne bileyim? Hani, orada orası çok önemli birşey. İnsanın yaşamla ilişki kurmasında bence en önemli şey o!

Ulvi: Abi hani bir yetenek vardır doğuştan, bir de çok istemek ve çalışmak vardır... Çok çalışılarak bu ara kapatılabiyior mu? Müzik kulağı derler ya, sen doğuştan yeteneklisindir benim o müzik kulağım yoktur ama bende beş yaşında başladım ve sen günde iki saat çalışıyorsan ben altı saat çalıştığımda o ara kapanabilen bir şey mi çalışarak?

Orhan Topçuoğlu: Abi hangi ara? Öyle bir ara olduğuna inanmıyorum bir!... İkincisi çok averaj şeylerden söz ediyorsak...

Ulvi: Yok averaj şeylereden bahsetmiyoruz. Ben de şimdi otursam, günde 5 saat çalışsam icracı olarak gitarla bir şeyler çalabilirim. Tabii, onu çalmak daktilo yazmak gbii bir şey. Evet sonunda parmaklar alışıyor falan bu değil tabi... Çok çalışmanin bir yararı var mı?

Orhan Topçuoğlu: Cevher mi derler? Mutlaka vardır ama, demek istiyorum ki o varsa, bi hediyeden bahsediyorsak eğer... Yani mesela hani birazcık kendi alanım diye söylüyorum,  Bachtan bahsediyorsak? Ya da mozarttan bahsediyorsak, O var tabii, yüzde bin var. istediğin kadar fazla çalış abi,  ne yaparsan yap, olmuyor tabi... Nasıl olacak, nasıl olacak yani? Mümkün değil, onun nasıl olduğu hakkında kimsenin bir bilgisi yok zaten... Yani o var ya da yok, tabii ki bir sürü koşula bağlı olarak farklılık gösterebilir ama varsa var yani...


"Olayları ve olguları Tanrıya veya bilime bağlayarak rahatlama eğilimim yok..."

 

Sinan: İlahi bir şeye inanıyor musunuz?

Orhan Topçuoğlu: Hımmm, ya onun adına ne denir bilmiyorum... İlla katagorize etmek ismini koymak gerekirse, şu ana kadar okuduğum ve anladığımı düşündüğüm biçimde ifade etmek gerekirse bunu, birazcık agnositk olabilirim... Dan Brown ın "melekler ve şeytanlar"ı etkilemişti beni mesela... CERN , tanrı ve bilim vs. Birileri ona kainatın yaratılması diyor, kimisi büyük patlama diyor ne dersen de... Formasyonuna bağlı olarak ulaşamadığın yerde senin koyduğun ad o. Ama cevabını veremediğin bir şey var... Ben onu mistik bir yere oturtmayı kendime daha fazla yakın buluyorum. Bilimsel formasyonum yok, öyle bir formasyonum olsaydı başka türlü ifade ederdim.

Sinan: Sezgisel olarak?

Orhan Topçuoğlu: Sezgisel olarak dediğim gibi çok fazla üstünde durmuyorum. Benim için çok önemi yok. Üç aşağı beş yurakı carpe diem vs iç içe geçmiş şeyler bunlar. Ama mistisizmi bilimsellikten daha fazla yakın buluyuromu.

Sinan: Salieri’nin Mozart’la ilgili olarak tanrıya isyan ettiği bir an vardır. “Ona verdiğin ve benden esirgediğin ilahi yetenek” diyerek isyan eder Tanrıya. Bir anlamda sanatçı endişesiyle sordum ben.

Orhan Topçuoğlu: Ha, şimdi öyle sanatçı endişesiyle bakma bana. Öyle bir endişeye sahip değilim ben yani.

Sinan: İnsani olarak sorayım, yani “ulan vermedin bana şöyle bir yetenek” dediğiniz nokta? O ilişkide aslında tanrı var mı?

Orhan Topçuoğlu: Yok, yok o tamamen benimle ilgili bir şey. Başka bir güç yok orada. Yani Mozart’ta böyle bir yetenek nasıl oldu, kim verdi ona bu yeteneği? Bilmiyorum bunu. Çok da üstünde durmuyorum. O bizden farklı işte.. O kadar! Bunu irdeleyip bunun altında şu yatıyor bu yatıyor deyip kendimi rahatlatmak gibi bir derdim yok. Şuna inanıyorum ki bu yanıtların hepsi insanın kendisini rahatlatmasıyla ilgili. “tanrı var abi oh rahatladık, yırttık, bundan sonra her şeyi tanrıya bağlarız” gibi bir şey bu. Ya da bilim… yani bir yere dayandırıp rahatlatmak kendini. Benim öyle bir derdim yok, ille de rahatlayacağım, gibi bir derdim yok.


"Politikayı tabii afet gibi görüyorum! Deprem olacaksa olacak! Yapacak bir şey yok!.."

 

 

Sinan: Ya politika?

 

Orhan Topçuoğlu: Hiç ilgilenmiyorum hiç!

Sinan: Niye? Mesela ertem eğilmez’in ben politik olduğunu, politik sinema yaptığını düşünüyorum.

Orhan Topçuoğlu: Hadi ya? Nereden çıktı bu?

Sinan: Dönemine kayıtsız kalmadığını düşünüyorum.

Orhan Topçuoğlu: Hımm.. ha sen politika derken?

Sinan: Bir örgüte bir siyasi partiye yakınlık veya üyelikten söz etmiyorum canım? Toplumsal olaylara kayıtsız kalmamaktan söz ediyorum.

Orhan Topçuoğlu: Ha tabii… O açıdan politik sayılabilirim ama bunun için somut bir çaba ya da girişimim ya da aidiyetim yok. Çünkü politika bence çok insani ama çok sahte bir şey.  4 kişi olsak sorun değildi ama bir sürü kişi olduk ve şu camların silinmesiyle ilgili birinin bir şey söylemesi lazım. Bir adam bulalım da o camların başında olsun onları sildirtsin deyip de sonra o adama biat etmek, o adama tanrı muamelesi yapmak... O adamın hepimizin anasını s… mesi gibi bir yere gelmesi... Çok doğal olarak kurulması gereken bir sistemin bir dolu insani nedenle o kadar saçma sapan, hepimizi yaralayıcı bir hale gelmesi bizim yüzümüzden. Bana hiç de yanında durulası, uğraşılası ya da düzeltilmesi gereken bir şeymiş gibi gelmiyor. Tabii afet gibi görüyorum ben politikayı ve politikacıları. Yapacak bir şey yok, deprem olacaksa olacak, ben bunu değiştiremem. Bunu değiştirmek için çaba sarfettiğim sürece onun bir parçası oluyorum ve bunu olmak istemiyorum. Bu bir kaçış olabilir, bilmiyorum nedenlerini. Doğrudur demiyorum kendi hissetkilerimi söylüyorum. O yüzden politik anlamda aktif olmak hatta düşünsel bazda bile aktif olmayı çok fazla kendime yakın bulmadım. Tabii ki durduğum gördüğüm karşısında olduğum bir dolu şey var. Ama diyelim ki bunu beğenmedim. Bunu beğenen de 500 kişi var ya da bunu beğenen 1000 kişi var. Aradaki oran önemli değil. Ama buna karşı olan insanların ya da şuna karşı olan irnsanların içinde hissetmiyorum kendimi hiçbir zaman. Böyle bir aidiyetim yok, bu insanların doğru olduğunu da düşünmüyorum.

Sinan: Ama dışımızda bir sürü olay olup bitiyor, ister istemez haylatınızı da etkiliyor.

Orhan Topçuoğlu: İşte ben mümkün mertebe hayatımı etkilememesini en azından gündelik hayatımı etkilememesine çalışıyorum. Daha geniş çaptaki hayatımı etkilemesine ya da etkilememesine müdahale edemiyorum.

Sinan: Bir gün DSO' ya gittiniz ve dediler ki kapandı. O tarz argümanlar var ya bazılarının? İşte türkiyenin ekseni kayıyor, birisi diyecek ki DSO'ya ihtiyacımız yok mesela? İnsanlar yaşam tarzlarının tehdit altında olduğunu ileri sürüyorlar. Müzik yapıyorsunuz ve ekstrem bir müzik yapıyorsunuz. Böyle bir endişeniz var mı?

Orhan Topçuoğlu: Bu kadar bireysel bir şey mi konuşuyoruz şu anda?

Sinan: Evet, evet çok bireysel soruyorum. Böyle bir endişeniz var mı?

Orhan Topçuoğlu: Benim yaşam sürem içinde yok. Sonrasını bilmiyorum, olabilir. İş nereye gidecek kestiremiyorum çünkü. Bu gidişle şu olacaktır, şu zaman olacaktır diyemiyorum. Bunun parametrelerini de çok basit ve elimizin altında olduğunu düşünmüyorum. Doğal afet gibi bu. Biz bir şeylerin parçasıyız. Parçası olduğumuz şeyi ayakta tutmak bizim gücümüzün dışında. Ben bunun için çaba sarfederim gerçi, ettim de zaten. Hakikaten de ettim, bireysel olarak da. Ama kendi yaşamım içinde gördüm ki asimile olmak, sisteme yenik düşmek gibi beylik laflar var ya bunlar gerçekten doğru laflar aslında . netice olarak senin dışında bir takım şeyler cereyan ediyor çok fazla, kriptolara falan kadar yani. Hiçbir şekilde benim müdahale edemeyeceğim şeyler oluyor. Ben nasıl müdahale edebilirim ki buna? En fazla seni beğenmiyorum diyebilirim , sen git öbürü gelsin diyebilirim, oy veririm, sen git öbürü gelsin diyebilirim. Bunu demek son derece hakkım ve olması gereken şey bu ama ben ne yazık ki bunu demek için önümü görmeliyim. Yani ben bunu istemiyorum şunu istiyorum. Ben bunu istemiyorum, ne istiyorsun, valla bilmiyorum ki, ben sadece bunu istemiyorum işte, e ne istiyorsun be i..ne bunu istemiyorsun da? Yok ki, alternatifim yok. .bana alternatif sunamıyorlar, ben o alternatifi kendim yaratamam ki?

Ulvi: Azınlık olma duygusu, bizim de tartıştığımız şey budur. Bu ülkede Kürtler mi azınlık? Kürtler kaç milyon kişi? Benim gibi düşünen, yaşayan kişi kaç ? biz o kadar değiliz. Ben de aynı düşüncedeyim. Parti önemli değil. Ben bunu istemiyorum. Hangisi gelse ben mutlu olmayacağım, benim partim var mı? Yok?

Sinan: Biraz provokatif bir soru soracağım. Şimdi siz batı müziğiyle uğraşıyorsunuz. Klasik müzik. İşte çağdaş, modern, laik vs. böyle bir ön kabul var. Genellikle bu tarz insanlarda da endişeler had safhada? Siz ne hissediyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Valla benim endişem yok. Çünkü böyle bir endişeyi duyacak ortamda değiliz. Benim böyle bir endişe duyabilmem için alternatifimin olması lazım. Vardı ama oluşamadı benim alternatif diye baktığım şeyler. Bunun yerine bunu koymalıydım ben ama koyamıyorum diyebileceğim bir şey yok ki? Benim elimden böyle bir şey alınmış, yok.

Sinan: Kendinizi yenilmiş mi hissediyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Bu bağlamda mı? Hayır! Yenilmiş hissetmiyorum. Sadece kabullenmeye çalışıyorum. Belki savaşçı ruhum yoktur. Hani insanın vardır ya, savaşçı ruhu… ben öyle biri değilim. Ben kavga da etmedim kimseyle, öyle bir tarafım yok.

Sinan: Ne için savaşırsınız peki?

Orhan Topçuoğlu: Savaşmıyorum ki?

Sinan: Savaşmak zorunda kalsanız?

Orhan Topçuoğlu: Savaşmak zorundayım aslında ama savaşamıyorum. Sorunum orada. Biraz bireyselim ben herhalde, olaylara toplumsal olarak bakamıyorum. Sokağa çıktığım zaman yağmur yağıyorsa, kaldırımda yürüyorsam, ordan geçen arabanın yavaşlamasını istiyorum. Kırmızı ışıkta duruyorum ben. Yaya geçidinde duruyorm, arkadaki heriften minibüs şofjöründen küfür yiyorum yaya gecidinde durduğum için. Çünkü onun niçin yaya geçidinde durulması gerektiği hakkında bir fikri yok. Yaya geçidi var, yapılmış, olması gerektiği için yapılmış, bizde de yapılmış, uygar bir ülkeyiz ya? Ben şunu düşünüyorum, Türkler göcebe bir ırk. Genlerinde göçebeliği taşıyorlar. Akıncılar olarak bakıyorum. Göçer toplumların bir yerleşik düzen, yerleşik kültür oluşturma genleri, konseptleri ve içgüdüleri yok. Birlikte yaşama içgüdüleri yok. Oysa birlikte yaşamak diye bir şey var. Ben burada gece 12 olduğu zaman tv ye kulaklık takıp dinliyorum. Çünkü burada 13 lük bir tuğla var, ytong var, yandaki düğmeyi açıp kaparken ben duyuyorum, kuşun sesini duyuyorsam o da benim tv min sesini duyuyordur ve rahatsız olur diye düşünüp kapıyorum tv min sesini kulaklığımla dinliyorum. Bu genelleştirilebilir, bir sürü şeye uygulanabilir bu örnek. Ben böyle bir bakış açısıyla yaşıyorsam ve toplum bu bakış açısına sahip değilse o zaman mutsuz oluyorum. Bunun siyasetle şunla bunla çok sonra ilgisi oluyor. Önce bireysel ve toplumsal yapı içerisindeki ilişkiler beni çok fazla ilgilendiriyor. Bunun nereye dayandığı sosyalist mi olduğu din mi olduğu çok sonra gelcek şeyler. Ben rahatsız oluyorum. Babam şunu derdi, atasözü vardır ya kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma. Ben kendime yapılmasını istemediğim bir sürü şeyi başkasına yapıyorumdur, sütten çıkmış kaşık değilim ama çaba sarfediyorum. Bir sürü defom vardır, yapmak istemediğim bir sürü şeyi yapıyorum ama en azından yapmamaya çalışıyorum. Orada bir ortak paydaya ihtiyacım var benim toplumsal olarak. Bu olmadığı zaman çok fazla rahatsız oluyorum. Olmamam gerektiği kadar fazla rahatsız oluyorum. Benim bireysel yapım bu. Belki bundan biraz sıyrılıp daha az rahatsız olabilirdim. Ama olamıyorum. Cebimde çöp taşıyorum ben. Ne kadar şahane bi vatandaş olduğumu söylemek için anlatmıyorum bunu. Beyoğlunda çöp atacak bir çöp kutusu bulamıyorum düşünebiliyor musunuz?

Sinan: Düşünebiliyorum çünkü bomba koyuyorlar çöp kutularına o yüzden kaldırıldı.

Orhan Topçuoğlu: Evet öyleymiş… Şimdi böyle bir toplumda yaşamak istemiyorum. Ha İsviçre de mi yaşamak istiyorsun be adam, git orada yaşa o zaman! Diyeceksin. Orada her şey çok normal ya? Ama inanır mısın, oraya gittiğimde bir rahatlık çöküyor içime, huzur duyuyorum. Mesela İtalya da veya brezilyada duymuyorum. Ama kuzeyde duyuyorum. Trafikte 3 şerit varsa 4. Şeridi aramasın insanlar. O onun önünü kesip sıkıştırmasın. Yarım saatte gideceği yere 1.5 saatte gitmek zorunda kalan sersemler sürüsü içinde olmak istemiyorum. Bu kadar basit bir noktadan başlamak istiyorum senin şu söylediğin siyaset noktasına… siyasete böyle bakıyorum ben. Bunların yok edilmesini sağlayacak bir siyasal güç benim için muteber bir güçtür. Bu Atatürkçü mü, başörtülü mü sonra geliyor benim için. Ha şunu da istemiyorum, sokağa çıktım kimse çöp atmıyor ama içkime karışıyorlar vs o da değil. Bu kadar ilkel bir noktada, bu kadar basit bir noktada düşünüyorum. Üst kattaki kadın halı silkeliyor. Bir dakika burası balkon dedim. Camınızı kapayın diye bağırdı. Şimdi normal olarak o bunu dediğinde benim küfürü basıp bağırmam çağırmam lazım. Onu bekliyor o. Ama ben böyle yetiştirilmedim. Sedat’la Fahriye beni böyle yetiştirmedi. Bu tip minicik şeylerle mutlu olduğum için bu tip minicik şeyler beni acaip rahatsız ediyor. Fazlası gerekmiyor ki? Ben burada takılıp kalıyorum. Fazlasını isteyemiyorum ki? Can Dündar’ın bir köşesi vardı, Ada idi köşenin ismi, benim çok hoşuma gitti. Hatta ben de oturup bir yazı yazdım bununla ilgili. Ada nedir, nasıl olur. Başka ada yaşayanları bulmam lazım benim ki, en azından onlarla mutlu olayım.


 

 

"şef orkestrayı, orkestra şefi küçümser..." 

 

 

Ulvi: Çok keyif alarak çaldığın enstrüman var mı abi?

Orhan Topçuoğlu: Ağırlıklı olarak senfonide oluyor. Bizim vurma saz grubunda bütün o vurma sazları tek tek çalman gerekiyor. Şimdi timpani var, timpani notalı bir enstrüman olduğundan, orkestra içerisinde vurmalı sazlarda çok önemli bir enstrüman. Biz Senfoni’ye ilk girdiğimizde timpani çalanlar bize pek dokundurtmazlardı. Ben timpaninin ne kadar değerli ve önemli bir enstrüman olduğunu fark ettiğim anda timpaniden zevk almaya başladım. İyi bir şefle, iyi bir orkestrada çalmaya başladığında ortaya çıkan zevk müthiş oluyor. Performans sırasında hissediyorsun, her şey çok güzel, olması gerektiği gibi oluyor, olağanüstü bir zevk o.

Sinan: Kimi çalmayı seviyorsunuz?

Orhan Topçuoğlu: Şimdi o çok fazla değişiyor…  biraz bencilce tabii… Timpaniden çok keyif alan bencil bir enstrümancı olarak var birkaç eser. Çaykovsky çok güzel yazar mesela timpani partisini…. , Fantastik senfoni Berliöz mesela, Yeni Dünya çok güzeldir Dvorjak gibi… Bir sürü sayılabilir böyle. Çünkü timpaninin fonksiyonel olarak yazılmaya başlanması Klasik dönemden sonra. Daha önce çok temel olarak timpampampam diye yazılmış işte. Armoninin bir parçası olarak yazılmış. Daha sonra romantik dönemden başlayarak daha melodik yazılmaya başlanmış timpani. Enstrümanlar da tabii teknik olarak gelişmeye başlamış. Eskiden çok minimal yazılmasının nedeni iki tane timpani var, birini bir sese, öbürünü bir sese ayarlıyorsun ve onunla başlayıp bitiriyorsun. Yani armoni nereye giderse sen onunla gidemiyorsun peşinden. Çünkü onları değiştirme olanağın yok. Sonra sazlar gelişmeye başlayıp kendi içinde akortlar başlayınca timpanide tabii o zaman daha fonksiyonel olmaya başlamış yazım tekniği içerisinde… zamanımıza doğru çok daha fonksiyonel, daha keyifli hale geldi.

Sinan: Sevdiğiniz şef?

Orhan Topçuoğlu: Şef orkestra müzisyeni için kime sorarsanız sorun bu soruyu, en iyi şef ölü şeftir. Kızılderili gibi.

Sinan: Çok cahilce olacak ama, siz enstrüman çalarken bakıyor musunuz yani? Orada bir adam yönetiyor.

Orhan Topçuoğlu: Şef te orkestra üyelerini küçümser, orkestra üyeleri de şefi küçümser, böyle bir şey vardır. Aralarında. Şef onlar benim çalacağım bir enstrüman olarak bakar. Orkestra üyesi de der ki, ulan ben zaten çalacağım bunu, zaten çalıyorum, senin oradan katacağın şey, senin öyle durduğun tavır kadar mühim bir şey değil. Katabilirsin bir şey de o kadar da mühim bir şey değil…

Sinan: Hangi tez daha doğru peki?

Orhan Topçuoğlu: Orkestra üyesininki daha doğrudur. Kesinlikle! Bugüne kadar değer verdiğim ve tanıdığım şeflerin içerisinde beraber çaldığım ve müzikalite açısından en önemli şef olan Aleksandr Rahbari nin lafıdır bu. Onun lafıdır bu… Hiçbir şey olamayan besteci, şef olur. Yani şeflik çok teknik bir şey. Tabii adam bunu çok yetenekli bir şef olduğu için söylüyor. Onda da işte şeflik gifti var.

Sinan: Şef tam olarak ne yapar

Orhan Topçuoğlu: Şunu yapar. Özellikle günümüze doğru yaklaştıkça, yazı tekniği farklılaştıkça… eskiden şef ta ilk zamanlarda, birden fazla çalgının bir arada çalındığında, bir ölçü sesine ihtiyaç duyuluyordu. Yani adam basbayağı elindeki çubuğu tık tık tık yere vurur gibiydi. Orkestra şefinin orijini budur yani, yere ritm vurmak. Ritmik birlikteliğin olabilmesi günümüze yaklaştıkça zorluklar göstermeye başladı. Yazı tekniğinin değişmesiyle birlikte. Eskisinden daha farklı ritmik değişiklikler baş gösterdi. Böyle olunca bu ritmik değişiklikleri takip edebilmen için bir metronoma ihtiyacın var en kaba tabirle. Yani tak tak tak yapacak bir şeye ihtiyaç var. Şimdi böyle bir şey olmadığı için de, yani ne zaman ritm değişecek… Bunun için bunu gösteren bir adama ihtiyaç var. Şimdi şurada yavaşlayacaksın, şurada hızlanacaksın falan…

Sinan: Canlı metronom diyorsunuz yani?

Orhan Topçuoğlu: En temel olarak şefin fonksiyonu bu. Tabii sadece ritmle ilgili değil. Zaman içerisinde şeflik müessesesi gelişmeye başladığında şefler bir çeşit yorumcu olmaya başladılar. O da şöyle. Eserin sadece hangi ritmle, hangi dinamikle, alçak mı yoksa yüksek volümle mi çalınacağıyla değil, eserin niçin yazılmış olduğu, o eserin yazılma nedeni, bestecinin kişiliği, bestecinin o eseri yazarken nasıl bir ruh halinde olduğu... ya da o eseri yazdığı zaman bütün bunların hepsini söylediği, çünkü programlı eserler de var, besteci önce bir sinopsis yazıyor ve sonra onu müzikliyor… film müziği gibi… böyle mi yaptı gibi soyut doneler de belirdi müzikte… bunların da değerlendirilmesi lazım o müzik çalınırken. Sadece ritmik ve melodik anlamda değil, bazı soyut bilgilerin verilmesi ve o verilen bilgilerin müzikal anlamda geri dönmesi, yani hangi duyguyla çalınması gerekiyor.

Sinan: Siz sonuçta bir eseri çalarken, yani o besteciye aşinasınız, o bestecinin ruhunu siz zaten kavrıyor olmalısınız?

Orhan Topçuoğlu: Tabi tabi şimdi olmuyor çünkü buda çalgıcının formasyonundan başlayıp geliyor, çünkü çalgıcı tabiki bunları bilerek, öğrenerek geliyor yani işte klasik dönemde nasıldı işte modern dönemde nasıl ama çalgıcı fonksiyon olarak doğası gereği sadece bir enstrüman, hakkaten öyledir yani, kendini de öyle hissedersin yani, ona ayrı bir yorum katmak, zaten onu ayrıca kendince bir yorum katman bir şey katmak bütünü bozar, onun zaten öyle olmaması gerekir, yani çalgıcı sıra neferi olması gerekir, çünkü ancak o şekilde o çokseslilik ortaya çıkacak yani çalgıcının bir şey fonksiyonu olması lazım dediğim gibi sadece fonksiyonel olması gerek, o kadar, fonksiyonun neyse orda onu yapması lazım, şimdi dediğim gibi bu fonksiyon, müzikal fonksiyon biraz önce anlatmaya çalıştığım duygusal, efendim bestecinin kimliği falan gibi soyut kavramlara gelince o soyut kavramları herkesin tek tek algılaması ve ona göre davranması da yine bir kaotik bir şey yaratacak yani birinin bir şey söylemesi lazım orda,

Sinan: Peki onu doğru mu anladım ben, eee, orkestranın içinde aslında siz yoksunuz, siz sadece bir enstrümansınız? kesinlikle, sizin kendi müzikal varlığınız yok?

Orhan Topçuoğlu: Yok, olmaması gerek zaten, zaten olmaması lazım, siz olması gerekeni yapan? Aynen aynen, bu olması gerekeni de yönetmenin yorumuna göre yapan?

Sinan: Bana kızacaksınız belki ama? Bu fabrikasyon bir şey, bant işliyor, herkes kimisi dişli sıkıyor kimisi bilmem ne yapıyor?

Orhan Topçuoğlu: Kesinlikle bu, aynen bu, aynen bu, yani zaten işin doğası bu, bu aşağılama falan değil, kızmak değil sen son derece şey söyledin yani, ne olması gerekiyorsa onu söyledin, aynen bu,

Sinan: Yani tiyatroda bilmiyorum bir rol çalarsın, işte biraz kendinden bir şey katarsın falan filan ama?

Orhan Topçuoğlu: Yorum yapılmaz, yok yapamazsın, burda öyle bir şey yok, çünkü sen burda dişlinin bir parçasısın o kadar, sadece!

Sinan: Peki orkestralar arasındaki fark ne oluyor o zaman? Bütün orkestralar önüne konmuş bir metni okuyorlar aslında?

Orhan Topçuoğlu: tamamen öyle, iyi aktör kötü aktör, sizde iyi çalıyorsunuz o da iyi çalıyor, orkestralar aynı yani

Sinan: İki orkestra arasındaki atıyoum, "moonlight sonata" veya "requiem"i şu orkestradan dinlemenin benim için bir önemi var mı?

Orhan Topçuoğlu: Var tabi canım olmaz mı, tabiki var, daha iyi şarkıcıdan dinlemek gibi bir şey, ben mi iyi söylerim şeyi, ne bileyim nat king cole mu, gibi bir şey...

Sinan: Ama sonuçta herkes kitabına göre şey yapıyor? ama sonuçta nota var, aynı notaları söylüyoruz?

Orhan Topçuoğlu:  Hımmm, bak benim sesimin güzel olması, nasıl eğitim almış olmam gibi bir sürü parametre varsa, orkestra içinde bir milyon tane parametre var,

Sinan: En iyi orkestra hangisi şu anda? dünyada? yada bu şeye göre değişir mi, besteciye göre değişir mi? şu besteciyi şu orkestra çok iyi çalar?

Orhan Topçuoğlu: Yani tabi o kadar onlar çok şeyler ikincil ücüncül dördüncül şeyler, değerlendirmeler, tabiki bu söylediğin doğru, yani bazı eserleri, bazı dönemleri bazı şeyleri bazı orkestralar daha iyi çalıyor bunlar doğru ama o çok fazla sonra gelecek bişi, ilk başta gelecek olan şey pardon bir kere orkestra üyelerinin çok iyi eğitilmiş olmaları, yani enstürümanlarında çok iyi olmaları, birinci bu yani bu olmazsa olmaz zaten onun için en iyi adamları en ünlü orkestralar alıyor o yüzden orkestralar en ünlü olmaya devam ediyor, ikincisi yani bir sürü şey var tabi, bunda ama ikincisi gelenek, yani orkestrarın ne kadar süredir, hangi ülkede, alman orkestrasının geleneğiyle amerikan orkestrasının geleneği farklı, yani avrupayla amerika çok farklı,

Sinan: Şimdi en çok duyduğumuz new york orkestrası var?

Orhan Topçuoğlu: Berlin var! Berlin var ve şahane biçimde var! Benim şu an en iyi arkadaşımın ikinci oğlu Berlin'de orkestra üyesi olarak çalışıyor. Şahane bir şey! Bundan çok keyif alıyorum...


 

 

"Göçebe dediğin yer, içer, s..ar, yakar gider... Göçebe kültürüyle buraya kadar..."

 

 

 

 

Sinan:  Bir enstrüman çalan santçının yurt dışında şansı ne olabilir?

 

Orhan Topçuoğlu: Çok fazla olmaz, çünkü, tabi bu da şimdi bu bireysel bir şey, yani ülkenin enstrümancı yetiştirmekteki şeyini falan göstermiyor bu. Bireysel şeyler... Arada bir iki kişi çıkıp ta yüzme takımında daha iyi netice alması gibi falan bir şey... Ne bileyim ben ne diyeyim ki sana şimdi ben?

Sinan: Yani şimdi bir gencin uluslararası bir orkestrada çalma şansı olabilir mi?

Orhan Topçuoğlu: Tabii ki olabilir canım, çok rahat olur! Çok rahat olur ama bu ülkenin şartlarında yetişmiş olarak olmaz... Yani, eğitimine bu ülkede başlayıp bu ülkede tamamlayan bir müzisyenin hiç bir dünya orkestrasında şansı olamaz! Niye? Çünkü çok kötü bir eğitim sistemi! Çok kötü! Onun için...

Sinan: sistemle ilgili bir şey.

Orhan Topçuoğlu: Tabii canım, sistemle ilgili. Yani öncelik sırası bunlar. Ülkenin kültürel sosyal, her neyse o dünyasının öncelik sıraları var... Bu da öncelik sıralarından biri değil. O yüzden gerekli önem ve değer verilmiyor yani.  Niçin bizim şahane, inanılmaz şahane ve dünya çapında bir reklam sekötürmüz var dimi abi?  Ortalığı dağıtıyor abi! Bir sektör var ki, herşeyinle herşeyinle yani...  Yaratıcılıktan tekniğine kadar her şeyiyle var. Eee hani? Niye öbürkü yok? Öncelik sıraları var bu işlerin. Yani yaşamda öncelik sırası var. Bir kere geleneğimizde yok.  Yani adamların geleneklerinde var, gelmiş! Ayrıca biz öyle bir ırkız ki,  geleneğimizde olup olmaması da umurumuzda değil. Çünkü bizim geleneğimizde olan şeylere de değer vermiyoruz. Hani, bu tamam öyle, senfoni orkestrası hani bir kenarda bulunsun... Ama öbür hani, hakikaten de çok değerli olan ama senin siyasal olarak toz konduramadığın değerlerin var ya, kendine ait değerlerin...  Hani nerde onlara verdiğin değer? Bir tanesine bir el at be birader? Kültürle mültürle ilgimiz yok bizim... Çünkü biraz önce lafım yarıda kaldı onu söylemeye çalışıyordum. Göçebenin kültürü olmaz! Göçebe gelir, yer, içer, sı..ar, yakar,gider! Çünkü başka yere gidecektir o!  O sırada bulunduğu yer onu ilgilendirmiyor! O gidecektir oradan çünkü, o gideceği için de orada bulunmanın orada yaşamanın oraya kökleşmenin bilincini taşımaz.

Sinan: Tüketir...

Orhan Topçuoğlu: Tüketmeyi de düşünmez! Ben bunu tüketiyorum falan diye öyle entelektüel olarak da düşünmez. Gelir oraya bir şey yapar gider. Bu kadar yani, göçeebe bu! Onun için, hiç bir halt olmaz...

Sinan: Bir toplumun yerleşik düzene geçemesi için kaç bin yıl lazım abi?

Orhan Topçuoğlu: Yerleşik düzene geçmek istemesi lazım, yok abicim böyle bir şey, yok mimarimizde de böyle...

Ulvi: O kadar uçurum var ki yerleşik düzene geçtiğin zaman bile urfadan istanbula geldiğin zaman yine göçüyürsun acaip bir kültür farkı var. Bitmiyor ki, İstanbul'a geldiğinde de bitmiyor yani. Semt değiştiriyorsun, Fikirtepe'ye geldin kültür şoku, Nişantaşı'na gittin yine bir şok daha geçiriyorsun zaten yani... Sürekli bir göçebelik var sürekli bir kültür şoku var o kadar fazla kültür var ki??

Orhan Topçuoğlu: Bilmek iyi bir şey değil ya! Bilmek iyi bir şey değil...

Sinan: Eveeet, saati 1 ettik!

Ulvi: Sigaramı içeyim kalkalım.

Sinan: Muhtemelen medya dünyasının en uzun röportajı oldu bu!

Ulvi: Guiness'e gireriz herhalde...

Orhan Topçuoğlu: Benim de çenem açıldı bu arada yani!

Sinan: Harika bir sohbet ve harika bir yemekti! Açıkçası ben endişeliydim, senfoni orkestrası bilmem ne... Ben öküzüm abi ne anlarım? (Kahkahalar)

Orhan Topçuoğlu: Ya bak, çok acayip bir şey bu... Hangi alandan konuşursak konuşalım; müzik, sinema filan falan o kadar başı sonu bence kopuk alanlar ki... Birinin şurada birinin burada olması o genel içerisinde hiç önemi olmuyor. Senfonik müzik açısından benim bildiğimle senin bildiğin arasındaki fark bu kadar önemli değil, onu demek istiyorum... Çünkü önemli olan, şuraya oturup, müziği koyduğunda sana gelip bir şey çarpıyor mu? Onun bunun tarifi falan kimin önde, kimin daha iyi bildiği, kimin kuyruğunun üstünde doladığının falan önemi yok! O ikisi arasındaki ilişki! Bitti! Her şey bunun için zaten...  Çünkü ben bir şey söylemek istiyorum, sen de bir şey dinlemek istiyorsun! Bunun kıstası yok yani. Onun için senin Bach'tan aldığın keyifle benim Ümmü Gülsüm'den aldığım keyif arasında hiç bir fark yok, ikimiz de mutlu oluyorsak onu dinleyerek...

Sinan: Evet.

Orhan Topçuoğlu: Ümmü Gülsüm'ü nasıl buldumsa bu arada, o nereden çıktı ya?  Ümmü Gülsüm nereden çıktı? (Kahkahalar)

Sinan: Ümmü Gülsüm bir yerlerde duruyor orada...

Orhan Topçuoğlu: Ümmü Gülsüm dedi ya herif...

(Sinan masayı topluyor)

Orhan Topçuoğlu: Ne yapıyorsun ya?

Ulvi: Bulaşıkları yıkayıp, camları silip öyle gideceğiz?

Orhan Topçuoğlu: Ya bırakır mısın Allah allah! Benim düzenimi bozma sen ya!

Sinan: İçeri götürmeyeceğim, sadece burada toplayacağım, evimdeki gibi rahatım o yüzden?

Orhan Topçuoğlu: En nefret ettiğim şey, burası şu anda çorak bir araziye döndü? Yani b.ktan bir şey oldu, önümüzde hiç olmazsa yenmiş tabaklar vardı, bozmayın abi düzenimi müzenimi benim! (Gülüşmeler)

Sinan: Haydi dostum, Türk'ün karnı doyunca çarığına bakarmış…

BİTTİ

 

Sıkça Sorulmasını İSTEMEDİĞİMİZ Sorular

Sanattan ekonomiye, spordan siyasete, tanıdığınız-tanımadığınız pek çok "insan" ile "hayata dair" sohbetler... Sadece "röportaj" değil... Fazlası... Hayli fazlası... Sadece sohbete değil, konuğumuzun dünyasına da dalmak isterseniz, "kırmızı linkleri" takip edin...

Niye mi kalkıştık bu işe?.... Bunu sormak için çoook geç kaldınız... Yaptık bile!

Aaa! Ama siyah-beyaz? Evet, çünkü yaşadığımız dünyayı "fazlaca alacalı bulacalı" buluyoruz. Biraz sükunet!

Ya çook uzuun!? Evet uzun! "Röportaj" bu çünkü... Sohbet tadında, germeden, sözünü sakınmadan... Okuyanı keyiflendiren, bilgilendiren, merak ettiren sorular...  Ha, alıştınız tabii 140 karakterlik "hallere"! Burası "okuma" ortamı! Vaktiniz yoksa, sizi başka bir ortama alalım... Çıkış hemen sağ üst köşede...

Kimlerle? Vallahi açıkçası... Biz kimi merak edersek, kimi ciddiye alırsak onunla... Baştan söyleyelim, hani öyle "meşhuuuur", hani öyle "popüleeeer", hani öyle "sansasyoneeeel" medya maymunlarına "selam bile" vermeyeceğiz... Yok canım, ünlüler olacak elbette. İşiyle, sanatıyla, değerleriyle öne çıkan ünlüler olacak, illa ki olacaksa... Hani baştan söyleyelim dedik...

Sizin isteklerinizi göz ardı edecek miyiz peki? Bazen...:) Ama siz yine de isterseniz bize yazın. Kimlerle konuşmamızı, neler sormamızı isterseniz yazın mesela... Görüşleriniz, önerileriniz olabilir... Mesela çok beğenirsiniz de övgüler düzersiniz falan ya, biz de "sizden gelenler" bölümüne koyuveririz hava atmak için. Ya da küfür ederseniz... Hmmm... Açık isminiz ve iletişim bilgilerinizi koyarsanız, neden yayınlamayalım dimi ama?

Sinan & Ulvi