Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

KörburunGerçek dünyadan soyutlanıp kurgulanan bir dünyanın içinde yer edinebilme ya da en azından o varlık alanının kenarında durabilme sanırım yeni bir romanı okumaya başladığımızda çoğumuzun az çok hissettiği duygudur. Çünkü bir başkası tarafından yaratılmış hakikate tanıklık edeceğimiz hissi bize kelimelerle ve kelimelerin zihnimizde yaratacağı görüntülerle daha önce belki de deneyimlemediğimiz edebi hazzın gizli ve gizemli dünyasını vaat eder. Her roman, önceki yaşam deneyimlerimizden farklı, kimi zaman karmaşık, bazen yoğun bir oyunun içine dahil olmamıza olanak tanır. Geçmişi tozundan arındırır. Zaman genişler, mekan her şeye mümkün olabilme ihtimalini yükler. Hayatın gölgeli taraflarının, anlatılan hikayenin anlamıyla berraklaşması sahici, çarpıcı ve yeni bir yaşam deneyimiyle karşılaşır. Hikmet Hükümenoğlu Körburun romanı ile böylesi bir yaşam deneyimini duyumsatıyor.

 1960-1990 yılları arasında ülkedeki siyasi, toplumsal ve kültürel kırılmaların odağında, günde iki vapur seferiyle ulaşılabilen, coğrafi özellikleri nedeniyle gidilmesi çok tercih edilmeyen, birbirinden farklı hayalleri ve beklentileri olan insanlarla hemhal olup yaşananların ardındaki derin uğultunun içindekileri dinleyebildiğiniz Körburun adası, sizi biricik bireyselliğinizin lütfundan alıp hayatın hakikatlerle boğduğu derin çukurun içinde düşünmeye zorluyor. 1964 Rum tehciri, 27 Mayıs, 12 Eylül bulanık bir suyun yıllar geçse de arınmayacak halini tanımlayıveriyor tekrar. Zaman-anlam ve mekan, Körburun Adası’nda bellek ve hafıza, insan ilişkileri ve bilinçli kötülük halleri, dostluk, nefret, aşk, evlilik, bir yere ait olamama hissi ile yeniden tanımlanıyor. Hikmet Hükümenoğlu tüm bunları anlatırken romanı okuyacak her okuruna bir yer ayırıyor. İster roman kahramanlarının birinin içinde, ister adanın herhangi bir köşesinde kendinizi bulduğunuz o yer, yazarın size anlattıklarına niçin sorusunu değil nasılı sordurtuyor. Biz, Körburun üzerine konuştuk. Keyifli okumalar…

Röportaj: Funda Dörtkaş