Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Varoşların Çalıkuşları...

2016-10-02 04:18:12

Varoş kelimesinin kökenine baktığımızda 'Kale duvarlarının dışında kalan' anlamına gelen Macarca bir kelimeye ulaşılıyor. ''Kale duvarının dışında kalmak'' buralarda yaşayan insanların halini güzel anlatan bir ifade gerçekten. Buralarda merkezin korumasından uzak, başka diyarlardan  göçüp gelmiş, gelirken bohçasında memleketinin geleneğini getirmiş, onu da bir yerlere entegre edememiş, hayatta kalmak için tek motivasyonu hemşehrilik bağları olan, arafta kalanlar yaşar. Varoş gecekondudur, varoş parasızlıktır, varoş dokuzda işbaşı yapacağın işyerine ulaşabilmek için altıda otobüs sırası beklemektir. Her sivil toplum kuruluşunun vicdan temizleme merkezi, siyasi partilerin dönemsel gözbebeğidir. Akşamları üşünmüyorsa, karınlar toksa, evde kavga yoksa o gün güzel geçmiş sayılır. 
Çocuklar için varoş biraz daha iç acıtıcıdır.. Ulaşamamaktır, alamamaktır, kabullenememektir, çoğu zaman isyandır. Evde, mahallede gördüğüyle TV'de, şehir merkezinde gördüğünün denk gelmemesidir. Küskündür varoş çocuğu, kırgındır hayatın şartlarına... Okula öyle başlar. Geldiği okul da mahallesinin şartlarından nasibini almıştır çoğu zaman. O okul da ''kale duvarının dışında''dır. Hiç o kale içi okullara benzemez, ama her yaz gittiği memleketin okulu gibi de değildir. Kendisi gibi arada derede kalmıştır.
Bu okullarda öğretmen olmak nedir, ne değildir, olduğu gibi, fazla da romantikleştirmeden konuşmak için Deniz Diren ile buluştum. Zaten on beş yıldır görüp bildiklerimi bir de ondan dinlemek, kendimce yaşadıklarıma  teyit almak istedim belki de bilemiyorum.
Defne Canberk: Deniz, ben branş öğretmeni olduğum için çocuklarla ilk buluşmam genelde ergenlik dönemlerine denk geliyor. Yaşadıkları şartların zorluklarına bir de ergenlik buhranı eklenmiş oluyor. Ama sen sınıf öğretmenisin. Eline yedi yaşında geliyor kuzular. Bana bulunduğun okulda aldığın ilk birinci sınıfı anlatmanı istiyorum. Nasıl geldiler, neler söylediler sana, neler yaptılar ilk geldiklerinde?
Deniz Diren: Ben sekiz yıllık öğretmenim. Mesleğe ilk başladığım sene dördüncü sınıf okutmuş idim ve hemen ardından, ikinci yılımda yani birinci sınıf almıştım. Hep söylenir; ilkokuldaki en zor sınıf birinci sınıftır denir ya hani, ben hiç öyle düşünmüyorum. İlkokuldaki en güzel sınıf birinci sınıftır bence. Elleri henüz ufacıktır çünkü çocukların, kalem tutmayı bile beceremezler mesela. Sonra gözlerindeki kaygı ve korkuyu güven ve huzura dönüştürebilmenin hazzını yaşarsınız. Boyları yetmez sonra, birden gelir bacaklarınıza sarılırlar. Sırada dizlerinin üzerinde oturur öyle yetişirler masalarına… Bunlar ilk aklıma gelenler sanırım birinci sınıf denilince. Bu sırada ben birinci sınıf okumadım biliyor musun, kaçtım. “Bir çocuk okuldan neden kaçar?” sorusunun cevabı kendi çocukluğunda olan bir öğretmenim ben. Belki bu yüzden en çok da; benim sınıfa ağlayarak başlayan çocuklar ikinci gün ağlamadan gelmeye başladılar mesela. Ürkek, kocaman açılmış elli dört çift güzel göz var idi ilk derse girdiğimde karşımda. İlk aklıma gelenler bunlar sanırım.
Defne Canberk: Bana biraz velilerinden bahseder misin? Çoğunluğun eğitime bakışı nasıl? ''Benim çocuğum mutlaka okumalı'' mı diyor, ''ilkokulu bitirsin bana yeter'' mi diyor? Nedir genel ruh halleri?
Deniz Diren: Ben mesleğe başladığımdan beri aynı okulda çalışıyorum, biliyorsun. Dolayısı ile velilerim de pek değişmiyor. Okuttuğum çocukların kardeşlerini yahut akraba çocuklarını okutuyorum sonraki yıllarda. Biz köylerimizden çıkıp büyük şehirlere göç etmiş; fakat orada da yeniden köyünü kurmuş, aynı insanlarla, aynı şekilde yaşayan insanlarız galiba. Değişime açık isek biraz daha kentli oluyoruz, değil isek yaşadığımız şehrin adı değişiyor esasında sadece. Çalıştığım mahalle de böyle bir yer işte. Belli şehirlerden insanlar göç etmiş, sonra köyün geri kalanı göç etmiş ve burada tam anlamıyla arada kalmışlar. Değişime açık olanlar-ki burada etnik köken ve mezhep farklılıkları devreye girmiş bence- eğitime daha çok öncelik verir iken; değişime kapalı olanlar çocuklarının sigortalı bir iş bulabilmesi için eğitime gereksinim duyuyor.
Defne Canberk: Hiç yeterlilik duygusunu  yaşayamıyorum, aslında yeterli olunamayacağını da biliyorum. Hep bir şeyler eksik, yarım, tamamlanamamış kalıyor duygusu var bende. Belki de ne yaparsan yap, ne kadar çalışırsan çalış, problemlerin bitmeyecek olması böyle hissettiriyor. Sen de böyle hissediyor musun çalışırken? Yoksa ben mi çok umudumu yitirmişim?
Deniz Diren: Ben umudumu yitirmedim sanırım henüz. Ya da bilemiyorum, kendimi kandırıyor da olabilirim. Fakat çok çöktüğüm, çok “yahu n’apıyoruz biz?” diye düşünüp akıntıya kürek çektiğimi hissettiğim oluyor elbette. Ve fakat tüm bunlarla birlikte benim sistemden çok fazla bir beklentim de yok. Benim başka kaygılarım var. Her gün ne kadar güldüklerine bakıyorum mesela çocukların, birbirlerine ve bana ne kadar çok sarıldıklarına, ne kadar çok kitap okuduklarına, ne kadar farklı cümleler kurabildiklerine, ne kadar çok hayal kurabildiklerine sonra, gözlerinin ışığına bakıyorum her gün; bunları ben ve sistem eksiltememişsek henüz, dünyalar benim oluyor işte. 
Defne Canberk: Hepimizin unutamadığı öğrenciler, sınıfta bir anda öğrencinin ağzından çıkıvermiş ama sana günlerce kendini ve yaşamı sorgulatan cümleler vardır. Sende en iz bırakmış öğrenci kim? Ya da en yer etmiş öğrenci cümlesi?
Deniz Diren: Bütün öğrencilerimin yaşamımda izi vardır diye düşünüyorum. Çünkü onların da benim hayatıma dokunmasına hep izin verdim. Arkadaşlarıma anlatsam gülecekleri hayallerimi hep onlara anlattım mesela, bazı bazı üzüntülerimi anlattım, dertlerimi paylaştım, anlamayacaklarını düşünmedim hiç, aksine hep daha iyi anlayabileceklerini düşündüm. Bir yetişkinin üzgün bir çocuğa sarılıp, saçlarını okşayıp “üzülme” demesi ile bir çocuğun üzgün bir yetişkine sarılıp, saçlarını okşayarak ” üzülme” demesi arasında büyük bir kıymet farkı vardır mesela benim nazarımda. O kıymeti onlardan gördüm. Hiçbirini unutamayacağımı düşünüyorum bu yüzden. Şimdilerde bir öğrencim var mesela, ben yedi yaşımda köyden ayrılırken en sevdiğim arkadaşımı köyde bırakmıştım. O öğrencim benim o köyde bıraktığım çocukluk arkadaşım bence. Onun ağzından çıkan her cümle benim günümü aydınlatabiliyor… Sahi ben nasıl öğretmen oldum biliyor musun? Okulu bitirdim, mezun olur olmaz atandım, okulun açıldığı ilk gün, yedinci öğretmenleri olarak girdiğim bir dördüncü sınıftayım. Bölgeye gelen öğretmen kaçmış, çocuklara hep ücretli öğretmenler girmiş, e onlar da yol uzak vs.. dayanamamışlar. Her neyse, sınıfta hiç kimse beni dinlemiyor, kağıtlar havada uçuşuyor, ben zaten çocuklara nasıl hitap etmem gerektiğini bile bilmiyorum. Pencereye doğru gidiyorum, okulun dibinde orman var. Pencereden ormana bakıyorum. Şarkı söylemek isteyen var mı? diyorum çocuklara dönüp. Kara kuru bir çocuk ısrarla parmak kaldırıyor. Gel, diyorum. Çıkıyor tahtaya, arkadaşlarıyla gülüşüyorlar. Söylemeyecek sanıyorum. Dönüyorum arkamı, pencereden ormanı seyrediyorum. Dokunsalar ağlayacağım. Sürekli “ne yapacağım ben?” diye soruyorum kendime. Çocuk başlıyor. Benim köyden şehre göçtüğümüz zaman okulun ilk günü söyleyip öğretmenden dayak yediğim türküyü söylüyor. Ağlıyorum. Bitiyor türkü. Adın ne senin? diyorum. Ürküyor çocuk. Korkma,diyorum; bu benim en sevdiğim türkü. Hafif gülüyor, yerine geçerken dönüyor, daha belirgin gülümsüyor bu kez; “Kadir” diyor. “Benim adım Kadir, öğretmenim”. Kadir’i hiç unutmayacağımı Kadir de anlıyor o an. Ben o gün Kadir sayesinde öğretmen oluyorum, öğretmen olmalıyım diyorum çünkü. 
Defne Canberk: Artık bir de Suriyeli öğrencilerimiz var. Onların hali daha da içler acısı. Çünkü gözlemlediğim kadarıyla hem yeni mahallelerinde hem de okulda acımasızca dışlanıyorlar. Senin okulunda Suriyeli öğrencilerin var mı? Uyum sağlayabildiler mi okula, sizlere? Öğretmenlerin genel tavırları nasıl bu öğrencilere?
Deniz Diren: Bizim okulumuzda da var. Birçoğunun iletişim problemi var, fakat çocuklar çok yardımcı oluyorlar. Belki o bölgeden olma içgüdüsüdür, mahalledeki Suriyeli olmayan çocuklar; onlar da kendini tam anlamıyla ait hissetmiyor ki çünkü. Öteki olmanız için sadece ırkınızın, mezhebinizin, dilinizin farklı olması gerekmiyor. Daha iyi şartlardaki çocukları görünce de kendinizi öteki hissedebilirsiniz bence, bir çocuk olsanız bile. Öğretmenlerin çok duyarlı olduğunu düşünüyorum. En azından kendi okulumda böyle. Fakat korkunç travmalarla yüklü bu çocuklar. Her şeylerini kaybetmişler. En sevdikleri oyuncaklarından tut, okullarını, arkadaşlarını, evlerini, hatta ailelerini. Hani çocuk kitaplarının sonu hep iyi bitmelidir mantığı var ya; ben ona da hiç inanmıyorum. Tam da bu yüzden işte; çünkü çocukların da dertleri var. Bu çocuklar bu yaşta bizden daha çok acı görmüşler. Bir kendi gözlerimdeki kedere bakıyorum aynada, bir de onların gözlerindeki kedere. İnsan hiç utanır mı kendi gözlerindeki kederden, bir çocuğun gözlerindekinden daha az ise utanmamız lazım sanki. 
Defne Canberk: En büyük dertlerimizden biri de hemen her mahalleye peydah olan kimin işlettiği, ne idüğü belirsiz öğrenci yurtları. Velilerin bu yurtlara olan talebi gün geçtikçe artıyor ve ben durumu endişeyle takip ediyorum. Senin okulunun çevresinde de bu yurtlardan var mı? Veli neden çocucuğunu evinin dibindeki bu yurtlara göndermeye başladı sence?
Deniz Diren: Bu yurt meselesi bölge sorunu bence. Yani bu tarz arada kalmış mahallelerde özellikle sayıları oldukça fazla. Fakat bu meselede beni esas kahreden okulun gerekli gördüğü en ufak bir ihtiyacı bile maddi durumumuz el vermiyor açıklaması ile reddeden velilerin, çocukları ciddi paralar ödeyerek evlerinin yanıbaşındaki bu ne idüğü belirsiz yurtlara veriyor oluşları. Sanırım bunun altında yatan sebepleri de hepimiz biliyoruz. 
Defne Canberk: Bizim okullarımızın olduğu çevrelerde son yıllarda cinsel taciz vakalarında bir patlama yaşanıyor. Gün geçmiyor ki bir öğrencimizin taciz edildiği haberini almayalım. Bu durumla nasıl başa çıkacağız? Bize düşen görev nedir, ne yapmalıyız, ne yapmamalıyız?
Deniz Diren: Bu da yine bölgenin diğer ciddi bir meselesi . Çocuk istismarı, madde bağımlılığı… en sık karşılaştığımız kahredici durumlar. Kent ile köy arasında sıkışıp kalmış fakat kasaba bile olamamış, çok kolay yozlaştırılabilecek bölgeler maalesef buralar. Ben öğretmen olarak uyanık olmaya çalışıyorum. Yapabileceğim başka bir şey yok gibi çünkü. Nasıl koruyabiliriz çocukları, inan bilmiyorum. Hukuki yaptırımlar bile yaptırım değil iken neredeyse. Çocuklarla sık sık konuşuyorum, en azından başlarına böyle bir talihsizlik gelir ise bana anlatabilecekleri ortamı hazır ediyorum. Belki daha çok küçükler ama özel bölgelerini, özel bölgelerine kimsenin dokunmaması gerektiğini anlatıyorum. Yahu bu konuda konuşmak bile nefesimi kesiyor benim. Çocukları uyarırken de geriliyorum, ağlayarak yalvarasım geliyor çoğu zaman. İnanmayın, gitmeyin, hayır deyin…diye.
Defne Canberk: Okulda en çok ne mutlu ediyor seni?
Deniz Diren: Teneffüslerdeki çocuk sesi var ya hani, o inanılmaz mutlu ediyor beni. Çoğu zaman dersten çıkıp öğretmenler odası yerine bahçeye atıyorum kendimi. Hep “iyi ki…”diyorum içimden.
Defne Canberk: Son olarak ne söylemek istersin?
Deniz Diren: Teşekkür ederim.