Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Neden Öğretemiyoruz- 3 İngilizce

2016-10-02 18:07:28

Defne Canberk'in eğitimciler arasında gerçekleştirdiği "Neden Öğretemiyoruz?" serisi bu hafta İngilizce ile devam ediyor. Uzun yıllar ODTÜ Temel İngilizce kadrosunda yer alan Bahar Akçura, "Neden İngilizce Öğretemiyoruz?" sorusuna yanıt veriyor: 
- Good morning class!
- Good morning teacher
- How are you today?
- Fine, thanks and you?
- Fine, thank you, sit down please…

Ve bu şahane girişten sonra başlayan akla ziyan mücadele.. Akla ziyan diyorum, çünkü bu ülkenin eğitim şartlarında yabancı bir dil öğretmek deveye hendek atlatmaktan zor.  45- 50 kişilik sınıflarda elinde dünyanın en berbat ders kitapları ile haftada dört saatte bir dil öğretmen beklenir.  Kitabı bir yana bırakıp, eğlenceli bir şekilde öğretmeye çalışırsın, konular yetişmez. Çocuk ortak sınavda soru çözemez, müdürle veli tepene dikilir ‘’ E hocam çocuklar bu konuları görmemiş?!’’ 
Öte yandan, öğrenci neden bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğinin farkında bile değil; her yeni yıl, her yeni sınıfta şu soruyla karşılaşırsın ‘’ Öğretmenim İngilizler de Türkçe öğreniyor mu?’’
Sabırla anlatırsın, “bak evladım, dünya iletişim dünyası, iki nokta arasında mesafeler kısaldı, dil öğrenirsen dünyanın işleyişini kavrarsın, kültürel ve dilsel engelleri aşarsın…” Seni dinler, sonra hiç duymamış gibi hayatına devam eder. Çünkü dil öğrenmeyi içselleştiremez.
Öğretmenin hiç mi günahı yoktur bu sistemde, tabii ki vardır. Formülleştirilmiş paket tablolar, zorla ezberletilen ama hiç aktif kullanmasına fırsat verilmeyen kelimeler, çocuğu dersten soğuttukça soğutur.  Dil canlı bir unsur olmaktan çıkıp ezberlenmesi gereken bir şemalar serisi haline gelir. 
Üniversitede hazırlık sınıfını bitirmenin dışında İngilizce ile başka hiçbir ilgisi olmayan nice mühendis, işletme vs mezunu  ‘’meslektaşlarımızın’’ da görev başında olmaları dil öğretme kaosumuza tuz biber eker. 
Yani bugün itibariyle mevcut duruma bakarsak, öğrenciler derste sadece  “bulunur”, ders kitabındaki alıştırmaları yapar ve hiçbir şey öğrenemez. Dolayısıyla, mevcut ders kitapları ve müfredat (ve tabi öğretmenler) öğrenci gereksinimlerine göre farklılık göstermediği müddetçe öğrencilerin İngilizce öğrenebilmeleri pek de mümkün değil.
Şimdi biraz da yıllarca ODTÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda okutmanlık yapmış, binlerce ODTÜ’lünün İngilizce bilgisinde emeği olan Bahar Akçura’yla dertleşeceğim. 

Defne Canberk: Hocam, biz galiba en büyük hatayı neden dil öğrenmemiz gerektiğini ve bir dilin nasıl öğrenilebileceğini yeterince açıklayamamakla yapıyoruz. Sen ne dersin?
Bahar Akçura: En büyük hatamız mıdır emin değilim ama bu konuda öğrenciyi kavrayamadığımız doğru.  Bu konuda, toplumda giderek yayılan 'yabancı dilde eğitimin gereksiz ve yanlış olduğu' kanısı da aleyhimize çalışıyor. Öğrencilerimden sıklıkla 'neden kendi dilimizde öğrenmiyoruz?' sorusuyla karşılaştım. Maalesef bilgiyi ve teknolojiyi biz üretmedikçe, bilgi ve teknolojiyi üreten dili çok iyi öğrenmek zorundayız. Hangi konuda kaynak arasak, bilgi dağarcının neredeyse tümü İngilizce olarak mevcut ve biz İngilizce'yi çok iyi bilmedikçe o kaynaklardan faydalanamayız. Üstelik neredeyse tamamen İngilizce'ye dayalı bilgisayar oyunları ve sosyal medya, bu çocukların hayatının çok önemli bir parçası. Sinema filmleri, diziler, animasyonlar, yani bu çocukların sevdiği ve günlük yaşamlarını geçirdikleri her şey İngilizce'nin tahakkümü altında. Bütün bunlarla ilgili bi içgörü yaratmak çok önemli.
Defne Canberk: Öğrenci liseden kör topal İngilizcesiyle çıkmış, senin sınıfına geliyor.. Beginner-level sınıflarından anıların boldur senin, bize anlatır mısın unutamadıklarından birini?
Bahar Akçura: Aslında bu anılar, mesleğe ilk başladığım zamanla meslek hayatımın (25 yıl) ikinci yarısında çok farklılık gösteriyor. İlk yıllar, demin sözettiğim oyunlar, sosyal medya ve diğer iletişim yollarının olmadığı zamanlardı ve öğrenci İngilizce konusunda tamamen boş gelirdi. Telaffuz hatası da çok olurdu. Mesela, unfortunately'yi 'anfırçınıtli', 'ançırfınıtli' ve hatta 'anşırfınıtli', high sözcüğünü 'hayg' diye telaffuz etmeleri hiç de ender rastlanan bir şey değildi. O zaman okuttuğumuz kitaptaki karakterleri kullanarak, sık yapılan hatalardan örnek bir cümle bile kurmuştuk: 'Rot end Barbaağra hed an ercüment'. Özellikle öğretmenliğimin son 15 yılında, gelen öğrencilerin hemen hepsi belli bir kulak doygunluğu ve daha geniş bir ilgi alanıyla geldiği için bu tür hatalar çok azaldı. Hemen hemen hepsi çok temel sözcüklere hakimlerdi; ben de onların hakim oldukları noktalardan çıkarak, öğretmeyi tercih ettim hep.
Defne Canberk: Bir gün öğretmenler odasında oturuyoruz, odaya aniden Hintli bir adam girdi, oyuncak gibi bir şeyler satıyordu, gayriihtiyari ilgilendim, sohbet ettik. Adam odadan çıkınca, kulakları çınlasın, emektar bir Orhan hocamız vardı, dedi ki; ‘’Hocam allah seni inandırsın, 35 yıllık öğretmenim, ilk defa İngilizce konuşan bir İngilizce öğretmeni görüyorum’’ Epeyce bir gülmüştük. 
(gülüşmeler) Konuşamayan öğretmen de çok hakikaten, ne yapalım, elimizdeki öğretmenlerin hali ahvali bu. Onlardan nasıl maksimum fayda sağlayabiliriz?

Bahar Akçura: Çalıştığım kurumun bir çok avantajından biri de öğretim elemanlarının bu tür bir zorluğunun olmamasıydı. Ama hiç bir zaman hizmet içi eğitimimiz eksik olmadı. Sanırım bu konuda yapılacak ilk şey, öğretmenlere mümkün olduğunca sık, hizmet içi eğitim ve atölye çalışması imkanlarının, dolayısıyla da dili kullanabilme fırsatının sağlanması. Öğretmenleri yurt dışına göndermek gibi asla gerleşme imkanı olmayacak çözüm yolları önerecek değilim. Öğretmenlerin internete sürekli erişim imkanı sağlamak, internet yoluyla dille içli dışlı olmalarının sağlanması bir seçenek olabilir. Ancak, öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarının kalitesinin artırılması, öğretmenlerin, mesleğe odaklanmalarını engellemeyecek, kendilerini sürekli besleyecek yaşam standartlarına kavuşması çok önemli ve maalesef bir o kadar da uzak çözüm yolu.
Defne Canberk: B. Farber dil eğitimi konusunda  şöyle diyor; “İnsanlar yabancı dil öğrenmenin zor olduğuna inandırılarak yetiştirilirler. Oysa hiç de zor değildir. Yalnızca okul hayatındaki dil öğrenme çabaları öylesine ödülsüz ve çileden çıkaracak kadar sıkıcıdır ki, yabancı dil öğrenmek bu nedenle bizlere zor görünür. İşte bu yanlış anlayışı yıkmak ve öğrencide yabancı dile karşı ilgi uyandırmak için gayret sarf edilmesi gerekir. Esasında bir yabancı dili öğrenmek, her şeyden önce bir inanç ve istek gerektirir. Fertlerde bu inanç ve istek olduktan sonra geriye ortam ve imkânların hazırlanması kalır." Sen öğrencilerin inancını ve öğrenme isteğini arttırmak için neler yapardın derslerinde?
Bahar Akçura: Önce ben onların hayat tarzına, kafa yapılarına, mizahlarına, korkularına, zevklerine, ilgi alanlarına, isyanlarına, eksikliklerine, güçlü yönlerine ve dillerine, o sırada moda olan her şeye hakim olmaya çalışırdım. Buna ciddi mesai harcardım. Her dediklerini dinlerdim. Şikayetlerini, söylenmelerini, olumlu/olumsuz bütün söylediklerini dinlerdim. Ciddiye alırdım. Bana inanmaları ve güvenmeleri, derse inanmalarının ilk adımıdır. Sonra onların dilini kullanarak, onların günceliyle öğretirdim İngilizce'yi. İki sene üst üste aynı örnekleri vermedim hiç. Çünkü her dönem o zamanın güncel olaylarıyla örnekler kurdum. Müzik, drama, dans, gevşeme egzersizleri, ne varsa ilgilerini çekecek kullandım. Sınıfta dans ettiğimizi, popolarımızla havaya kelimeler yazdığımız, rap şarkıları söylediğimizi söyleyebilirim. Hepsinden önemlisi, onlarla benim karşı iki cephe olmadığımızı, aynı hedefe doğru beraber ilerlediğimizi hep hissettirdim. Güler yüz, yumuşaklık, dinleme, anlama çabası, gereksiz bir otorite kurma çabasından uzak durma da eşit derecede önemli benim için.
Defne Canberk: Meslek hayatına dönüp baktığında, keşke bunu böyle yapsaydım dediğin neler var?
Bahar Akçura: Biraz daha sert olabilirdim. 
Defne Canberk: Bir öğrenciye ne zaman '' Tamam, olmuş. Kavramış bu işi.'' dersin?
Bahar Akçura: En yüksek notu veririm ama asla iş bitmiş saymam. Ben hala öğreniyorum, onların da işi bitmez.
Defne Canberk: Son olarak neler söylemek istersin?
Bahar Akçura: Yabancı dil öğrenmek ve öğretmek çok zevkli. Keşke bunun keyfini çıkaracak şartlarımız olsa. 
Röportaj: Defne Canberk