Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Eğitim Sendikaları-2: Eğitim-İş

2016-10-02 04:21:03


Sendikalar dizimizin ikinci bölümünde Eğitim-İş Genel Basın Yayın Sekreteri Dilek Atalay Yurdugül ile konuştuk. Geçen hafta Eğitim-Sen temsilcisine sorduğumuz soruları bu kez Dilek Atalay Yurdugül yanıtladı. İki sendika temsilcisinin verdiği cevapları karşılaştırarak hangi noktalarda buluşup, hangi noktalarda ayrıldıklarını görmek istedik.  
Defne Canberk: Eğitim- İş ne zaman kuruldu? Ülke genelinde kaç üyesi var? Sendikanın tarihçesini kısaca anlatabilir misiniz bize?
Dilek A. Yurdugül: Eğitim-İş, eğitim işkolundaki sendikaların, sendikal düzlemden uzaklaştıkları, krize girdikleri bir dönemde eğitim çalışanlarının umudu olarak, eğitim emekçilerinin örgütlü mücadelesinin, girdiği ırkçılık, gericilik ve bölücülük krizinden çıkartılarak, emekten ve cumhuriyetten yana tutarlı bir sendikal çizgide verilmesi için 17 Ekim 2005 tarihinde “yeniden” kurulmuştur. Geçen yıl 10. Kuruluş yıldönümünü kutladık ancak 1908 devriminden sonra kurulan Encümen-i Muallimin ve 1965’te Fakir Baykurttarafından kurulan TÖS de Eğitim-İş’in ta kendisidir. Sendikamız ülkemizde ve eğitim alanında yaşanan tüm olumsuzluklara karşın kurulduğu günden bu güne; bilimsel, laik, demokratik ve kamusal eğitim mücadelesi vermektedir. Örgütümüz emek, demokrasi, özgürlük ve ülkeye sahip çıkma mücadelesinin hep içinde, hep önünde olmuştur. Eğitim-İş’in bugün mücadele alanı içinde olması, emeğimiz, ülkemiz ve ulusumuz açısından çok büyük bir anlam ve önem taşımaktadır. Eğitim-İş, Mustafa Kemal’in özgürlük ve bağımsızlık bayrağını dalgalandıran örgüttür. Bolu Beyi’ne karşı Köroğlu, Hızır Paşa’ya karşı Pir Sultan Abdal, Derviş Mehmet’e karşı Kubilay, emperyalizme karşı Ortadoğu’daki mazlum ulusların da önderi olan Mustafa Kemal olmak üzere çıktığımız onurlu mücadelede bugün ülke genelinde 50 bin üyeye ulaştık.
Defne Canberk: Sendikanızı, diğer sendikalardan farklı kılan en temel özellik nedir?
Dilek A. Yurdugül: Sendikamızı diğer sendikalardan ayıran bir çok özellik var elbette. Ancak “Irkçılığa, gericiliğe ve bölücülüğe” karşı kurulan sendikamızı birkaç farklılıkla ifade etmek gerekirse; 
Bir taraftan Anadolu’yu yüzyılların karanlığından kurtaran Mustafa Kemal Atatürk ve onun önderliğinde gerçekleştirilen cumhuriyet modernleşmesini; diğer taraftan da adalet, eşitlik, özgürlük gibi evrensel insanlık ve emek değerlerini savunmayı kendisine temel ilke edinmiştir.
İktidarın değil emekçilerin yanında olmayı temel bir sendikal anlayış olarak görür ve siyasi partiler karşısında bağımsızlığını özenle korur. 
İçeride özgür, dışarıda tam bağımsız bir ülkeye olan inancıyla, halktan ve cumhuriyet devrimlerinden yana bir sendikal mücadeleyi savunur.
Atatürk devrimlerine sahip çıkmanın gereği olarak, dil birliğinin parçalanmasının, Türk ulusunun parçalanması anlamına geldiğini bilir. Eğitimin etnik temellere dayandırılmasına karşı çıkar. Bu nedenle; dil birliğimizin sağlanmasını ve eğitim dilinin Türkçe olmasını savunur. Bunun yanında; ülkemizde konuşulan tüm dillerin yaşatılmasını, öğretilmesini ve geliştirilmesini de destekler. 
Gücünü sadece üyelerinden ve eğitim çalışanlarından alır. Sırtını hiçbir alanda iç ve dış çıkar gruplarına, vakıf, kurum ya da kuruluşa dayamadan onurlu ve bağımsız sendikacılığın gereğini yerine getirir.
Eğitimin özelleştirilmesi, yerelleştirilmesi ve gericileştirilmesi politikalarına karşı Cumhuriyet devrimleri sayesinde şekillenen laik, bilimsel, demokratik, kamusal, ulusal, çağdaş, halkçı, parasız ve karma eğitimi savunur.
En güzel tarafı da tüm üyelerimizin üye oldukları andan itibaren büyük ve güçlü bir aileye dahil olduklarını bilerek sahiplenmeleridir.
Defne Canberk: Sendikanız bugüne dek eğitim emekçilerinin hangi özlük haklarını savunmak için mücadele verdi, hangi mücadelelerinde başarılı oldu?
Dilek A. Yurdugül: Geçen 10 yıllık süreçte hukuksal mücadele Eğitim-iş için en temel mücadele alanlarından biri olmuştur. Ancak bugün hukukun geldiği nokta ortadadır. Türkiye hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaşmakta ve üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bir sisteme doğru evrilmektedir. Bizler, hukuki kazanımların sadece adli süreçlerle yaşanmadığının, hukukun aynı zamanda eylemsellikle de bir kazanıma dönüşebileceğinin farkındayız. Bunun en yakın örneği nöbet eylemleridir. Bir angarya olan nöbet görevinin ücretlendirilmesi gerektiğini 2012 yılında kamuoyuna duyurduk ve nöbetler ücretlendirilene kadar eylem kararı aldık. Nöbet eylemleri 2012 yılında sendikamız tarafından imza kampanyası ile başlatılmış, sonrasında belli aralıklarla üyelerimiz ve diğer eğitim çalışanlarının da nöbet tutmama eylemleri gerçekleştirilmiştir. Bugün taleplerimizi tam karşılamasa da okullarda tutulan nöbete ücret ödenmeye başlanmıştır. Nöbet eylemlerimize önce bütün kesimler karşı çıkmış, hatta kendini solda gören bir sendika “çalışma barışını bozduğumuz” gerekçesiyle bakanlığa şikayet etmiş ancak zamanla Eğitim-iş’in mücadelesini yandaşlar dahi kabul etmek zorunda kalmıştır.
Sendikal hak olarak iktidarın hukuk dışı bir çok uygulamasına karşı mücadele alanlımızdan biri olan iş bırakma eylemlerimizi kullanırız. Bu eylemlerimize üyelerimiz ya da farklı sendikalardan çalışanlarla birlikte sendikasız çalışanlar da destek vermektedir. Sendikasız çalışanlara MEB tarafından verilen cezalara ilişkin açtığımız davalar olumlu sonuçlanmış, verilen cezalar iptal ettirilmiştir.
Eğitim çalışanlarının çocuklarının çalıştıkları okullara kaydetmelerini sağlamak üzere mücadelemiz olumlu sonuçlanmıştır. Adrese dayalı e-kayıt sistemine göre eğitim çalışanlarının çocuklarını kendi okullarına kaydedilmelerini sağlayan yeni bir düzenleme yapılması talebimiz olumlu sonuçlanmış ve bugün hala uygulanmaktadır.
MEB’in Yaygın Eğitim Kurumlarında “Atatürk Köşesi” bulundurma zorunluluğunun içeriğini boşaltarak işlevsiz kılan düzenlemesi ile ilgili olarak açtığımız dava haklı bulunmuş ve düzenleme iptal edildi.
Sendikamızın aldığı karar gereği Gezi Direnişine destek vermek için eyleme katıldıkları ve “Hükümet İstifa” sloganı attıkları gerekçesiyle onlarca üyemize valilikler tarafından açılan soruşturmalar ve sürgünler hukuki girişimlerimiz sonucu iptal edilmiştir.
Bakıma muhtaç yakını olan öğretmenlerin tedavi merkezlerinin bulunduğu okullardaki boş kadrolara koşulsuz olarak atanmalarını sağlamak üzere açtığımız dava olumlu sonuçlanmıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın birçok konuda olduğu gibi eğitim sendikalarından görüş almaksızın ve yine kamuoyunda tartışmaya açmaksızın hayata geçirdiği uygulamalardan biri olan ADEY’ in yürürlüğe girmesinden sonra, uygulamaya ilişkin tereddütlerimizin gözden geçirilerek hukuka aykırı ve uygulamada pek çok soruna neden olacak kısımların geri alınarak iptal edilmesi için Bakanlığa başvuru yapmıştık. Ancak Bakanlık ret yanıtını vermişti. Bakanlığın bu ret cevabı üzerine, MEB İlköğretim Genel Müdürlüğü’nünAşamalı Devamsızlık Yönetimi (ADEY) Uygulamasını yaşama geçiren genelgenin hukuka aykırı bölümlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali amacıyla dava açtık. Mahkeme, sendikamızı haklı bulmuş dava konusu düzenlemelerin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Kararda; Anayasa güvence altında bulunan özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı ile kişilerin kendileriyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme haklarına aykırı olduğunun; Türkiye’nin tarafı olduğu Çocuk Haklarına Dair Milletlerarası Sözleşme’ye aykırı olduğunun altını çizmiştir. Kararla birlikte, milyonlarca öğrenci ile bu öğrencilerin ailelerinin psikolojisini bozan; özel hayatın gizliliğini ihlal ederek eğitim kurumları üzerinden yurttaşlarımızı fişleme hedefi güden; haksız ve hukuka aykırı olarak yüz binlerce eğitim çalışanının omuzlarına angarya yükleyen ADEY uygulaması bu aşamada hukuken ve fiilen uygulanamaz hale gelmiştir.
Bunlar sadece şu an aklıma gelenler. Elbette çok fazla kazanım olduğu gibi konuşmamın başında ifade ettiğim gibi üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bir sisteme doğru evrilmekte olan ülkemizde bundan sonra çok fazla hukuki kazanım beklemek de zor. Sendikamızı takip eden tüm eğitim çalışanları Eğitim-iş’in hak arama mücadelesinde gerek alanlarla gerekse okullarında eylemsellikten vazgeçmeyeceğini, hukuksal anlamda da asla elini kolunu bağlayarak beklemeyeceğini bilir. 
Defne Canberk: Türkiye’de özel ve kamu kesiminde sendikalaşmayı olumsuz yönde etkileyen gerek yapısal ve gerekse yasal bir çok etken var. Çalışanların örgütlenmelerinin önündeki bu engellerden bahseder misiniz biraz?
Dilek A. Yurdugül: Tek cümleyle ifade etmek gerekirse; bugün gerek özel gerekse kamuda çalışan tüm emekçilerin önündeki tek örgütlenme engeli siyasi iktidardır. 
Şu anda Milli Eğitim Bakanlığı’a bağlı tüm kurumlarda yandaş sendika dışında hiçbir yönetici yoktur. Tüm eğitim kurumları yandaş sendika üyeleri tarafından teslim alınmıştır. Bu konuda yüksek yargı kararları da uygulanmamaktadır.
Defne Canberk: 2012-2013 Eğitim-Öğretim yılında yürürlüğe giren 4+4+4 Eğitim sistemine sendikanızın bakışı nasıl?
Dilek A. Yurdugül: 4+4+4 eğitim sistemi ile eğitim bir yandan gericileştirilerek çocuklarımıza kaderci ve itaatkâr anlayışı enjekte edilmeye çalışılmaktadır. Diğer yandan GATS anlaşmasının gerekleri yerine getirilmekte ve eğitim hizmet satın alma yolu ile paralı hale getirilmeye çalışılmaktadır. Cumhuriyet’in temellerinden biri olan ‘’Öğretim Birliği’’ ortadan kaldırılarak Osmanlı’nın yıkılış sürecinin nedenlerinden biri olan iki başlı eğitim yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
Eğitiminde dinsel ağırlıklı gelişmeler sürerken 19. MEB Şurası'nda da alınan tavsiye kararlarıyla birlikte karma eğitimi hedef alan açıklamalar yapılması, kız ve erkek öğrencilerin önce ayrı sınıflarda, daha sonra ayrı ayrı okullarda okutulması gündeme getirilmiştir. Karma eğitim, kız ve erkek çocukların küçük yaşlardan itibaren birbirini tanıması, farklılıklarına saygı göstermesi ve kadın erkek eşitliğinin bilincine varması açısından çok önemlidir. İşte tam da bu nedenle karma eğitim iktidara rahatsızlık vermektedir.
MEB tarafından 2014-2015 Örgün Eğitim İstatistikleri yayınlandı. Bu raporda açıklanan veriler, siyasal iktidarın cumhuriyetimizin 92 yıllık eğitim birikimini yok sayarak hazırladığı 4+4+4 adlı ucube yasanın, daha üçüncü yılında yalnız eğitim açısından değil, içerdiği amaçlar, yaratılmak istenen insan modeli yönünden de nasıl yıkım yasasına dönüştüğünü gözler önüne sermiştir. Halk arasında da 4+4+4 olarak akıllarda kalan kesintili eğitim sistemi ile birlikte henüz bu uygulama başlamadan eylemlerimiz ve bakanlığa olabileceklerle ilgili gönderdiğimiz raporlara rağmen;
•Okulöncesi Eğitim Gözden Çıkarılmıştır,
•Eğitimin temel sorunlarından biri olan okullaşma oranı düşmüştür,
•Derslik Başına Düşen Öğrenci Sayısı Yükselmiştir,
•Çocuk İşçiliğin Önü Açılmıştır,
•Eğitim sistemi sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiştir,
•İmam Hatiplerin Sayısında Patlama Yaşanmıştır,
•Ortaöğretimde öğrenciler açık liseye yönelmektedir,
•Taşımalı eğitim uygulamasındaki artış sürmektedir.
Keşke haklı çıkmasaydık dediğimiz eğitim sisteminin karşı karşıya kaldığı bu sorunlar, 4+4+4 eğitim sisteminin uygulamaya konulmasının ardından bugün içinden çıkılamaz hale getirilmiştir. Bilim insanlarının ve eğitim örgütlerinin uyarıları dikkate alınmadan, yeterli hazırlık ve altyapı çalışmaları yapılmadan uygulamaya geçirilen 4+4+4 düzenlemesi eğitim sistemimizde yıkımın adı olmuştur. 
Ülkenin geleceğini akıl, bilim ve sanatın değil, dogma, hurafe ve inançların belirleyeceği bir toplumsal yapının oluşumuna zemin oluşturacak 4+4+4 düzenlemesi, yetişecek kuşaklara, ülkemize ve ulusumuza zarar vermekten öteye gidememiştir.
Defne Canberk: Türkiye'de bugün eğitimdeki ilk üç temel problem nedir ve sendikanızın bu problemlere çözüm önerileri nelerdir?
Dilek A. Yurdugül: Bugün sadece eğitimde değil ülkemizde her alanda çok fazla sorunla karşı karşıyayız. Ancak en fazla tahribat eğitim alanındadır. Bu dönemde cumhuriyetin eğitim sistemi adeta çökertilmiştir. Sistematik bir şekilde devam eden tahribat ve kökten değişikliklerin en önemlisi aslında 4+4+4 kesintili eğitim sistemidir. Bu değişiklikle birlikte;
Laik ve bilimsel eğitim yok sayılmış, Tevhid-i Tedrisat Anayasamızın koruması altında olmasına rağmen yok sayılmaktadır. Okullarımız medreseye dönüştürülmüş, tamamı neredeyse imam-hatip okulları haline getirilmiştir. AKP iktidarından önce 70 bin civarında olan imam-hatip öğrencisi sayısı, bugün 1 milyonu aşmıştır.
Değerler eğitimi adı altında cemaatler ve tarikatlar okullara sokulmuştur. Terör örgütleriyle adı anılan sözde bir yardım kuruluşu okullarda adeta haraç toplamaktadır. Her okula belli bir limit konulmakta ve her sınıf bu parayı toplamak zorundadır. Toplanan bu paraların nerelere gittiğini hiç kimse bilmemektedir. 
Eğitim özelleştirme kapsamına alınmış, kamusal eğitime ayrılması gereken kaynaklar dershanelerin dönüşümü bahanesiyle özel öğretime aktarılmaktadır. Özel okullara kayıt yaptıran 230 bin öğrenciye 3 bin 750 TL’ye kadar destek verilmektedir. Bu parayı ülkedeki 18 milyon öğrenciye dağıtsak öğrenci başına 62 TL. düşer. Devlet okulları öğrenci başına 62 TL para alsa kendi masraflarını rahat rahat karşılayabilecek. Ama ne yazık ki devlet kesesinden yandaş özel okullara para aktarılıyor, devlet okullarının altyapı sorunları var, hizmetli-memur ve öğretmen açıkları var. Eğitimin AVM’si dediğimiz temel liseler açılmıştır. 
Kamu emekçileri için tek çözüm önerim; birlikte mücadele yöntemini seçmelidirler. Bugün yaşananlar bireysel sorun olmaktan çıkmış, ülkemizi geleceğimizi ilgilendiren büyük bir kaosa dönüşmüştür. Yapılabilecek en iyi çözüm yolu bu sorunların karşısında durabilen, kendilerini ifade edebildikleri bir sendikaya üye olarak örgütlü mücadelenin içinde olmalarıdır. 
Defne Canberk: Hükümet 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişikliğe gitmeye hazırlanıyor. Yeni kanunla birlikte memurların işten atılması çok kolaylaşacak ve memurlar iş güvencelerini kaybedecekler. Bu kanun değişiminin engellenmesi ile ilgili sendikanız ne gibi çalışmalar yapıyor? Diğer sendikalarla işbirliği yapmayı düşünüyor musunuz? Tüm sendikaları ortak bir platformda görebilecek miyiz?
Dilek A. Yurdugül: AKP iktidarı göreve geldiği 2002 yılından itibaren her fırsatta memurun iş güvencesine yönelik saldırılarda bulunmaktadır. Siyasal iktidarın istediği emrinde çalışanların hukuka değil kendisine bağlı olmasıdır. Bunu sağlamanın birinci koşulunun devlet memurlarının iş güvencesini ortadan kaldırmak olduğunu düşünmekte ve bu hedefe yönelik yasal düzenlemelerle çalışmalar yürütmektedirler. Hedefleri; kamu kurumlarının tamamının baştan aşağı yapılandırılması ve emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ticarileştirilerek özelleştirmektir. Yapılan yasal değişikliklerle özellikle kamu personelinin işten atılmasını kolaylaştıran, iş yükünü arttıran ve angaryayı görev haline dönüştüren uygulamalarla karşı karşıyayız.
Aslına bakarsanız devlet memurluğu anayasamızın 128.maddesinde tanımlanmış bir kavramdır.  Buna göre: “Devletin, yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” Demektedir.
Bu düzenleme 1980 darbesi ile memurların anayasal güvencelerinin bir adım geri götürülmesi anlamını taşımaktaydı. Çünkü 1961 Anayasası aynı maddeyi “aslî ve sürekli görevler, memurlar eliyle görülür” şeklinde düzenleyerek devlet hizmetlerinin “sadece memurlar” eliyle yapılmasını esas almıştır. 
T.C. Anayasasının bu maddelerine rağmen AKP, Hükümet programında ve 2016 Eylem Planında kamu personel rejiminde açıkça yapacağı değişiklikleri “Bir yıl içinde Kamu Personel Rejimi Reformu yapılacak” ifadesi ile duyurdu. Yapılacak bu değişikliklerle kazanılmış haklarımızın ortadan kaldırılmasının da ilanı yapılmış oldu.
Ne yazık ki “çalışanların ortak çıkarlarını ve haklarını korumak, geliştirmek için kurdukları örgütler” olarak tanımlanan “sendika” sıfatını sadece tabelalarında taşıyan bir yandaş örgütün genel başkanı da AKP iktidarının ilk zamanlarında, “ülke şartları göz önüne alınmalı, devlet memurluğu güvencesi kaldırılmalıdır” diyerek iktidarla olan gönül ve niyet birlikteliğini ortaya koymuştur.
Eğitim-İş, sadece memurların iş güvencesini değil, ülkedeki bütün çalışanların güvenceli, kadrolu ve insanca yaşayabilecekleri bir ücret seviyesinde çalışmalarını savunmaktadır. Bu bağlamda Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-iş, iktidarın sendikası olmaktan ve bunu uygulama ve söylemleriyle de gizlemeyen konfederasyon dışındaki tüm konfederasyonlara hem yazılı çağrı yapmış hem de bizzat ziyaret ederek 657’de yapılacak olan değişiklikler için birlikte mücadele etmek üzere görüşmelerde bulunmuştur. Ancak olumlu yanıt alamamıştır. 657’de yapılacak olan az önce ifade ettiğim değişiklikler tüm çalışanları ilgilendirmektedir. 
Biz Eğitim-iş olarak tüm eğitim çalışanlarını ilgilendiren bu konuda tüm sendikalar ve demokratik kitle örgütleriyle farklılıklarımızı bir kenara bırakarak ortaklığımızı kurumsallaştırıp birlikte mücadele etmenin önemini biliyoruz ve çağrımızı sizin aracılığınızla tekrarlıyoruz “Gelin bu konuda mücadelemizi ortaklaştıralım”. 
Defne Canberk: Türkiye’de yaşanan olayların ardından, farklı üniversitelerden 611 profesör, doçent ve yardımcı doçent bir bildiri yayınladı. Akabinde de akademisyenler yargılandı ve açığa alındı. Sendikanızın bu bildiri hakkındaki tutumu ne oldu?
Dilek A. Yurdugül: Eğitim-İş olarak akademisyenlerin imza koyduğu bu bildirinin içeriğine kesinlikle katılmıyoruz, doğru da bulmuyoruz.  
PKK bir terör örgütüdür. Tüm yurttaşlarımız, her kurum ve kuruluş, ‘ama’sız ve ‘lakin’siz her türlü terörün karşısında durmalıdır. Biz Eğitim-İş olarak ülkeyi yangın yerine çeviren, ülkemizin belli bir bölümünü yaşanmaz hale getiren PKK terör örgütü belasının ortadan kaldırılmasını, ülkemizde bir an önce birlik ve bütünlüğün sağlanmasını istiyoruz. 
Ancak, siyasi iktidarın özellikle Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarıyla, bildiriyi imzalayan akademisyenler hakkında gözaltı ve soruşturmaların başlatılmasını da kesinlikle hukuka uygun bulmuyoruz. Siyasi iktidarın denetiminde olan YÖK’ün durumdan vazife çıkaran, imza koyan akademisyenleri hedef göstererek haklarında ışık hızıyla soruşturma açmasını da siyasi bir uygulama olarak görüyor ve yanlış buluyoruz.
Defne Canberk: 10 Ekim'de DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB ve pek çok sivil toplum örgütünün katılımıyla Barış Mitingi düzenlendi. Fakat yürüyüş başlamadan yürüyüş alanına kortej hâlinde ilerleyen grupların bulunduğu Tren Garı kavşağında iki büyük patlama gerçekleşti. Çok sayıda insan patlama sebebiyle hayatını kaybetti. Bu patlama ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Dilek A. Yurdugül: Ankara’da, “Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi” mitingi alanında meydana gelen patlamada, 100’e yakın yurttaşımızın yaşamını kaybetmesine ve yüzlerce yurttaşımızın yaralanmasına neden olan, ülke tarihine en kanlı katliamı yaşatan ve tüm ülkeyi yasa boğan terör eylemini elbette şiddetle lanetledik. 
Biliyoruz ki terör nereden gelirse gelsin insanlık suçudur. 
Bu nedenle, Eğitim-İş olarak ülkemizde yaşanan terör olaylarını protesto etmek, kınamak ve AKP iktidarının sorumluluğunu kamuoyuna anlatmak için Konfederasyonumuz Birleşik Kamu İş’in aldığı karar gereğince 12 Ekim 2015 Pazartesi günü 1 günlük iş bıraktık. 12-16 Ekim tarihleri arasında ise Eğitim-İş’in örgütlü olduğu tüm işyerlerinde siyah kokartlarımızı taktık.  Sizin aracılığınızla tekrar bu kanlı saldırıda hayatını kaybeden yurttaşlara tekrar rahmet ve tüm ulusumuza başsağlığı diliyorum.
Defne Canberk: Son olarak eklemek istedikleriniz?
Dilek A. Yurdugül: Okuyucularınızla buluşma fırsatını sunduğunuz için teşekkür ederim.
“İleriye doğru olduğu müddetçe, her şeyi yapmaya hazırız.” Bizler yorulmamak üzere çıktığımız bu yolda çok çalışacağız. Sınıfsal karakterimizle sömürüye, devrimci ve yurtsever bilincimizle kapitalizme ve emperyalizme karşı duracağız. Karanlık geçidin ötesinde, ışığı bulana kadar, eğitim emekçilerine ve ülkemize umut olmaya devam edeceğiz.